Özsevi Eröz yazdı…
Ankara’nın efsane Yüksel-Karanfil-Engürü tayfasından bir arkadaşımla küçük bir konuşmamız oldu. “Hatırlıyor musun?” diye sorduk birbirimize, “Pazar günü sıkıntısını?”
Artık kesintisiz her şeyi takip ettiğimiz, her gün önümüze listelerle gelen “Bunu beğendiyseniz bunu da izlemelisiniz” ya da “Bu ürüne bakanlar bunları da incelediler” gibi önerilerin olmadığı; mahallede, sokakta, şehrin uygun bir alanında insanların anlattıkları hikâyelerinden, ses tonlarından, hava durumuna göre bile değişebildiğini sezinlediğiniz ruh hâllerinden onlarla iletişime girebildiğimiz zamanlar…
Vaktinden çok önce yaşlanmış başka bir talihsiz kuşak gibi, aradan otuz yılı aşkın zaman geçtikten sonra, “Tek bir günde bile afakanlar basıyordu o zamanlar. Şimdi çıksak da kiminle konuşacağız? Sokaklar öldü” diye konuşmuştuk. Oysa artık sokaklar hiç olmadığı kadar kalabalıktı; insanların gidecekleri yerler, satın alabilecekleri şeyler, katılabilecekleri etkinlikler çoğalmıştı. Yıllar önce bir pazar öğleden sonrasını dolduramayan hayat, artık kendisine ayrılan zamanı oburca tüketiyor, ne doyuyor ne de hazmedebiliyordu.
O eski pazar günlerini hatırlayınca, bu iştahın ne zaman açıldığını, önümüze konulanlarla birlikte neleri yuttuğumuzu da düşünmeden edemiyor insan.
AVM’ler yok, belli caddeler var, bu caddelerde pazar günleri kapalı olan seyrek mağazalar var. Sushi’yi geçtik ton balığı, Kolombiya kahvesi, kakule, yeşil çay duyulmuş; nargileciler, Simit Cafe’ler, bakery’ler, beş kişinin doyabileceği iki kişilik serpme kahvaltılar henüz icat olmuş değil… Yılların esnafı, belki bir ya da iki dönerci ve pideci, bir de Çiçek Lokantası harici “restaurant” bulunmayan, okullarda hafta sonu spor kursu kavramının bilinmediği zamanlar… En popüler yerlerin isimleri, kışları ayazdan sığınıldığında içleri gibi sıcak: çayevi, biraevi, kitapevi.
Arkadaşımla ben ikimiz de ‘sokak’tanız, Yüksel’deniz. Bunun anlamı, kimsenin birbirinin soyadını, nerede oturduğunu, babasının işini bilmeden, neredeyse haftanın her günü bir-iki saat bile olsa sokaktakiler arasında bulunmak. Birbirine hiç benzemeyen insanlar, bir araya gelmek için herhangi bir gerekçe aramadan aynı yerde bulunabiliyorlardı. Şehrin insanları henüz müşterileri oldukları yerlere göre ayrılmamışlardı. Metalcisi, pavyon çalışanı, anarşisti, dini bütünü, şairi, nevrozlusu, öğrencisi, gay’i… her çeşit insanı olan kalabalık bir topluluk. Birkaç yıl boyunca gittiğinde her biriyle birçok sohbet ettiğin için insan ansiklopedisi hâline gelen bir ortam. Pazar günü hariç.
‘Pazar sıkıntısı’ belki de kimimizin nemli yeşil ormanların içindeki köylerden, kimimizin kışları ılık ve yağışlı deniz kenarından geldiğimiz bozkır başkentte, eksi on beş derecede donduran ayazda uzun süre ‘aynı şarkılar’ı duyacağımızı anlamanın sıkıntısı.
Bütün hafta memuriyete ya da okula gitme zorunluluğuna çiviyi çakan, sonra da seni pazar günleri evde Tele Kutu izlemeye zorlayan, -Allah rahmet eylesin Cenk Koray’ı da sevdiren- Tele Kutu cıngıl sesi. Akşamları “Parliament Sinema Kuşağı” ve “Alacakaranlık Kuşağı” programının sesi. Kuşaktan kuşağa gezinen bir alacakaranlık. “Başınızı emme basma tulumba gibi sallamayacaksınız”; “Evet-Hayır” yarışması. Ne evet ne de hayır diyemeyen yarışmacılar. Dedikleri: “Olabilir”. Şimdilerde ellilerime geldiğim ve kendim seçerek dinlemediğim halde tüm sanat müziği şarkılarını bilmeme sebep olan ‘sanat musikisi’ programları: “Kaderimde hep güzeli aradım / İçimdeki sazlar başka, söz başka” psikolojisi…
Pazartesi sendromunu hiç duymamış bizler için pazartesi, salı, çarşamba, perşembe ve cumanın toplamı, komple sendromlu bir gün: PAZAR! Yokluk içinde yok yere seni önündeki haftaya itekleyen, aynı zamanda milli bir temizlik; bir çamaşır yıkama, ütüleme ve banyo yapma günü. Ev içinde aile olmanın yılda elli iki kez kutsandığı kutsal gün!
Pazar günü sıkıntısı, nasıl anlatsam, hani bazen başınıza kötü bir şey gelecekmiş gibi hissedersiniz ya? Öyle bir şey. Aslında başınıza kötü bir şey gelmiştir, anne babanız, size bakanlar hiç bahsini etmemişlerdir.
Çok gerilerde, neredeyse bebek çocukluğunuzdan hayal meyal sokağa çıkma yasakları, polisin, jandarmanın yolda kimlik sorması, “Şiiişştt”ler, “Suuus”lar, beyaz güvercinler, siyah beyaz tek kanallı televizyonda üniformalı yaşlı bir adam konuşurken evdeki küfürler, annenizin “Çocuk duyuyor” ikazları, bütün bir şehrin üzerinde rakı kokusu…
Bütün bunların üzerinden yıllar geçmiş, üniformalı adamlar televizyon ekranlarından çekilmiş, yasakların bir kısmı kalkmış, sokaklar yeniden kalabalıklaşmış ama insanın içine yerleşen o açıklanamaz sıkıntı kendisine başka günler, başka gerekçeler bulmuştur. Bir ülkenin siyasal hayatında yaşananların, onları yaşamış insanların hafızasından silinmesi de kendi kendine gerçekleşecek bir iş değildir. Üstelik çocukluğunuzda maruz kaldığınız baskıyı açıklayacak bir sözcük bile bilmiyorken, ileride ondan kurtulduğunuzu nasıl anlayacaksınızdır?
Bastırılan çocuk aklınızla bastırılmışlığı anlayabildiğiniz, bütün bunların Rock Hudson-Doris Day filmleriyle geçiştirildiği yılların ardından dünyaca meşhur hamburgercilerde ekmek arası peynirli köfte yemeye, Ankara Tunalı’da ilk kez açılan Amerikan kot markası mağazasında sokaklara taşan sıralarda beklemeye başlamışsınızdır. Sokaklarda kimlik soranlar, evlerde sesini alçaltanlar, konuşulmasından korkulan şeyler henüz hafızalardan silinmemişken önünüze bambaşka bir hayatın kapıları açılmıştır. Dünya ile tanışacak, dünyayı giyecek, dünyayı yiyecek, dünya ile aynı şeyleri isteyeceksinizdir. Yıllarca neyi söyleyip neyi söyleyemeyeceğinizi öğrenerek büyümüşken artık neyi satın alıp alamayacağınızı öğrenmeye başlayacaksınızdır. Mağazaların vitrinleri, yeni markalar, yeni alışkanlıklar, erişebildiğiniz ve henüz erişemediğiniz bütün o şeyler hayatınızda giderek daha büyük bir yer kaplayacaktır.
Bir yanda örgütlenmenin, bir araya gelmenin, itiraz etmenin, hatta bazı şeyleri yüksek sesle konuşmanın bile uzun yıllar korkuyla hatırlandığı bir toplumsal hayat, öte yanda dünyanın bütün nimetlerine kavuşacağımızın vaat edildiği bir ekonomik düzen. İnsanların hayatlarında birbiri ardına yeni seçenekler beliriyor, yeni ihtiyaçlar üretiliyor, dün adını bile bilmediğiniz şeyler bugün sahip olmanız gerekenlerin arasına giriyordu. Bütün bu yenilikler, geride bırakılan yılların hesabını görmeyi, insanların birbirleriyle ve toplumla kurduğu ilişkilerdeki tahribatı onarmayı gerektirmiyordu. Alışverişin, eğlencenin, yeni hayat tarzlarının kendilerine mahsus bir telaşı vardı; olup bitenlerin üzerinde durmaya pek vakit bırakmayan bir telaş.
Üstelik bunun için kimsenin sizi zorlamasına da gerek yoktu. Televizyonda gördüğünüz, vitrinde beğendiğiniz, komşunuzda, arkadaşınızda karşılaştığınız her yenilik, çok geçmeden kendi hayatınızdaki eksikliklerden biri hâline geliyordu.
Sonraları çocuklarınız olduğunda “Bugün de böyle geçsin,” diye yeni kafeler, yeni mağazalar, yeni AVM’ler… Her şeyin bir yenisi, her yeninin bir başka yenisi… Bir zamanlar sokaklarda yan yana gelmeleri bile sakıncalı görülen insanların çocukları, artık birlikte vakit geçirmek için para harcayabilecekleri yerler aramaya başladılar. Evden çıkmak, bir yerlere gitmek, insanlarla karşılaşmak giderek satın alınabilir bir faaliyete dönüşmüştü.
Hep böyle boş geçiştirmeler, artık kimsenin sıkılmasına izin vermemeler…
Bir zamanlar insan ne yapacağını bilemediği için sıkılıyordu. Şimdi ne yapması gerektiğini söyleyenlerin çokluğundan kendisine sıra gelmiyor. İzleyeceği filmi, okuyacağı kitabı, gideceği lokantayı, yiyeceği yemeği, hatta kendisini nasıl geliştireceğini bile başkalarından öğreniyor. Can sıkıntısı neredeyse giderilmesi gereken bir kusur, boş vakit ise derhal değerlendirilmesi gereken bir kaynak sayılıyor. İnsanın hiçbir şey yapmadan geçirdiği bir öğleden sonrası bile artık kendi hâline bırakılmıyor; mutlaka bir faydaya, bir deneyime, bir kişisel gelişim faaliyetine dönüştürülmesi gerekiyor.
Şimdi artık otuz yıl öncesine göre müzikte bile ne doksan ne yüz kırk civarı BPM’ler olmalı. Standart olmalı, herkes her şeyi severek, isteyerek, iştahla yapmalı. Yeni yeni hobiler edinmeli, derin dondurucumuzu doldurmalı, kahve alırken Grande’yi bilmeli ve ah şu yumurtalı karnabahara da “Keto Buffalo Cauliflower Bites” diyebilmeliyiz! Eğlenmeli, gezmeli, tüketmeli, mümkünse bütün bunları başkalarına göstermeli, başka insanların ne yaptığından haberdar olmalı, her yalnızlığımıza yeni bir alışveriş imkânı yetiştirmeliyiz. Yeter ki bir an olsun kendi hayatımızın üzerinde düşünmeye kalkışmayalım.
Sazlar başka, söz başkayken en makulü “olabilir” demek miydi? Olup bitenleri görmezden gelmenin, nihayetinde hiçbir şeye şaşırmamanın makbul insan olmanın şartlarından sayıldığı yıllarda, memleketin başına gelen her felakete biraz daha alışmış, her seferinde biraz daha susmuş, sonunda kendi hayatımıza bile seyirci kalacak kadar uslanmış mıydık?
Arkadaşımla bütün bunları konuşmadan ayrılmıştık o gün. Annelerimizin bize söylediği, “Sıkı can iyidir, çıkmaz” diye bilinen bayat espriyi de yine buluşup, “Hangi kuşlar gelmiş, hangi ağaçlar çiçeklenmiş?” diye gezineceğimiz güne sakladık.
