Mehmet Alper yazdı…
Uran, Türk ve Orta Asya topluluklarında kullanılan çok önemli bir kavramdır.
En basit haliyle:
Uran, bir boyun/kabilenin savaş narası, parolası ve kimlik çağrısıdır.
Uran, “Ben kimim + kimdenim + kimlerle birlikteyim” cümlesinin tek kelimelik hali.
CVP’nin Uran’ı, “Cumhuriyet”. Bu partide kim cumhuriyet derse onun etrafında toplanılır.
Nihat Genç, Cumhuriyet kelimesinin hiç olumsuz anlamda kullanmamıştır mesela.
Cumhuriyetin çocuklarısınız dediğinde Akif’in “korkma”sını anlarsınız.
“Nitekim, çoğu uranlar, coğrafya -kabile birleșimiyle olușurlar. At yarışlarında binicilerin “uran çağırışı”, Manas Destanında şöyle tasvir edilmiştir:
“Uran soyadından biraz farklı. Onun adını söylemezsiniz, çağırırsınız, sanki He-man gibi “gölgelerin gücü adına” demiş oluyorsunuz. Töre de uran çağırıldığı zaman gelmeyen kişi toplumdan dışlanırdı. Onunla evlenme yasaklanırdı. Bu şimdilerdeki gibi aşiret mantığı gibi işlemiyor yanlış anlaşılmasın. Dış düşmanla mücadelenizde uran çağırılıyor. Ya da zulm olması lazım, yoksa yan baktın bizim çocuğa neden böyle yaptın, kadın doğumda öldü hastaneyi basalım şeklinde değil.
“Uran, kabile üyelerinin şiâr’ı , sıdır. Her kabilenin kendine ait -ve özgü- uranı vardır.
Örneğin, Nayman kabilesinin uranı <Kaptagay!>dır. Herhangi bir yerde biri <Kaptagay!> çağırırsa, her Nayman oğlu çağıranın yardımına koşar.”
Her boy’un ve kabilenin kendine özgü uranı olduğu gibi, Kırgız-Kazakların tamamı için de ortak uran vardir. Bu uran, ceddi âlâ’nın adından kaynaklanır…”
İşte CVP (ve diğer milli unsurların da) ortak uranı Mustafa Kemal’dir. Bunu çağırdığın zaman çağıranın etrafında toplanmak gerekir. Serkan Öz’de milli bir sıkışmışlık sezmiş, sürekli Cumhuriyet’in ötekileşmesinden sıkılıp ortak uran çağırmıştır. İnsanlar bu sıkışmışlık anlarında uran çağırabilir, ne taraftan çağırdığının önemi yok.15 Temmuz’dan sonra da genel merkezin üzerine asılmıştı. “Vay efendim sen niye Kaptagay çağırdın” denmez. Unuttuğumuz ne güzel şeyler var. Ara ara hatırlıyoruz yiğitler sayesinde.
Bu uran çağrısına katılırken bir angaryadan söz etmek mümkün değil. Benzer bir töre de çerkezlerde olduğunu duymuştum. Köyden bir erkeğin öldürülmesi halinde diğer tüm erkekler köyden ayrılıyor öldürenle hesaplaşana kadar. Bunu ihalelerin peşinden koşanların ve mal biriktirmeye meyilli olanların anlaması zor. 2 Nisan günü bir düğüne gelir gibi çağrıya karşılık verdi vatanseverler sanki. Birazdan belki genel başkanları mahkum edilecek, ancak cumhuriyet neşesi endişeyi bastırıyordu. Buna urban coşkusu diyebiliriz. Bu coşkuyu anladığımızda, evet ancak bu şekilde büyük taarruz öncesi horon çeken karadenizlileri anlayabiliriz.
Kolbaşı’nın dediği gibi biz de bu emek ve coşku hali yorgunluk verse de içselleşti, kemikleşti.
Yani biri çıkıp dese ki “Türkiye’yi çokuluslu şirketlerin yönetim merkezi yapacağım”. Hemen içimizdeki aynı cumhuriyet coşkusu alevleniyor. Bunun Serkan Öz’le de alakası yok. “Deliler kazanacak” diyor artık Erdem Atay. Tüm dünyada kazanana kadar bu coşkuyu korumak boynumuzun borcu. “Akbelen’de çok uluslu bir talan var.” dendiğinde artık zihinlerimizde İsmail Hakkı Atal konuşmaya başlıyor. “380 bin maden ruhsatı verildi, AKP iktidarı ülkeyi parsel parsel…” Ne zaman kalbe dokunan hikaye duysak, “doğunun , batının, kuzeyin bir köyünde yokluk içinden çıkmış bir vatan evladı hakim, savcı, mühendis, öğretmen, kaymakam… olmuş” deseler… İçimizi yine o aynı sevinç kaplıyor. Cumhuriyet iyi ki var diye şükrediyoruz.
İran, epştayn koalisyonuna direndiğini duydukça, içimizdeki ses: “Çanakkale Geçilmez” diyor.
Aynı sevinç, aynı ortak urban bölgeye yayılıyor… Milli mücadelenin top sesleri bugünkü füze görüntülerine karışıyor. İsrailliler ülkelerinden kaçarken İranlılar vatan sınırlarından içeri girerken Afyon’daki direnen Türk köylüsü geliyor aklımıza. Bunu bizden alamazsınız.
Bu ahlak anlayışı sözde değil. Her yerde bunu arayışımızın nedeni bu bence. CHP de bir yanlış gördüğümüzde diyoruz ki bu yanlış, içimizdeki coşkuya uymuyor bu hata. Hükümetin bir yolsuzluğunu bir gazeteci dile getirse, tamam diyoruz bu hatayı yapanlar hesap vermeden köye dönmek yok.
Serkan Öz davasına gelenlerin herhangi bir maddi amacı yok. Bir çıkar elde etmek için bu davaya destek vermiyorlar. Kırklareli’nden gelmiş, Edirne’den, Aydın’dan gelmiş. Ben akrabalarımdan daha fazla gördüm bu insanları son iki yılda. Hepsinin yüzü gülüyor. Sanki top sesleri başlayacak birazdan ve belki yarını göremeyecekler. Ama olsun doğru yerde durduk diye mutlular. Tıpkı horon çeken karadenizliler gibi. Davayı kaybedip ceza alıyorlar çıkışta mutlular, akıllarında ilk slogan “Mustafa Kemal’in askerleriyiz”. Karnınız aç, uyumadınız, zor şartlarda geldiniz biraz durun yahu yağmur yağıyor. Anlayamazdım Ankara’ya kaçarak gelen milli mücadele neferlerini. Gelsen nolacak sanki yolda yakalansan öleceksin. Neden bu kadar önemli gelmek. Geldiğin zaman davanın seyrini mi değiştireceksin sanki. Hayır! Bu ortak uran! Bağımsızlık. Bunu çağırdığın zaman dayanamıyor içimizdeki neşe. Biri çıkıp teslim olmayacağız dediği zaman,esir olmayacağız, sömürge olmayacağız dediği zaman bu vatanseverlerin bilinç altında farklı bir tepkiye neden oluyor.
“Aristoteles’e göre, ahlakilik hakiki dostluğun özünü oluşturur. O kadar ki, ahlakilik, sadece özel hayatın değil, kamusal, hatta politik hayatın da özü niteliğindedir Kamusal hayatta dostluk (dolayısıyla dayanışma) yoksa, toplumsal grupların çıkar çatışması kamusal hayatı dejenere edecek kertede baskın hale gelir. Aristoteles üç tip dostluktan söz eder:
1. İnsanların birbirlerine faydalı olmalarından doğan dostluk (iş arkadaşlığı, politik yandaşlık gibi).
2. Birbirinden hoşnut olmadan doğan dostluk (oyun, içki, dedikodu arkadaşlığı gibi).
3. Erdeme, bir iyiyi paylaşmaya, bir iyinin peşinde olmaya dayanan dostluk (ortak amaçlar için beraber çalışmadan doğan dostluk).
Aristoteles’in “gerçek dostluk” dediği 3. tip dostluktur ve bu tipi Aristoteles “kamusal dostluk” (civic friendship) olarak adlandırır. Kamusal Dostluk, ortak yarara hizmet eden bir nitelik göstererek, neticede politik topluluğun tesisini ve kendini devam ettirme olanağını sağlar. Bu ise, insanın diğerlerinin “iyi”sini de kendi iyisi gibi gözetmesini (korumasını ve kollamasını) gerekli kılar; eudaimonia, yani nihai ortak iyi de bu sayede vücuda gelir.” (**)
Nihai iyimiz Cumhuriyetimiz. Ortak uranımız Mustafa Kemal.
“Cumhuriyet halka ait olandır.” diyor Cicero. Halka ait olanları koruyacağız. “Serkan Öz’ün yerinde CHP başkanı, ADD başkanı olmalıydı.” Ama hayır. Uran soyadı değil ki, isminde geçenden tepki vermesini bekleyeceksin. İmkan ve kabiliyet değil ki bu bir coşku hali, imkanı olanın yaptığı bir şey olsaydı o zaman ilk köy ağaları ve ticaretle uğraşanlar kurtuluş savaşına katılırdı. Ankara’dan emir gelmesine rağmen gereğini yapmamak teröre karşı Tunceli’de anmaya karşı durmak; Plevne’den çıkmamak, teslim ol emrine karşı gelmek; silahlarını düşmana teslim et dendiğinde Anadolu’ya kaçırmak, Padişahın emirlerine uymak yerine Samsun’a çıkmak. Özür dile işi tatlıya bağlayalım, yanlış anlaşıldığını beyan et dendiğinde mahkemede “bir adım geri atmayacağım” demek. Bunların hepsi aynı cümbüşün sesleri. Bu sesleri duyduğunuzda yönünüzü bu seslerin geldiği yere çevirin. Uzaklaştığında ve artık duymadığınızda o zaman yenilmiş olacaksınız. Dünyanın güçleridir, çokulusludur, zengindir, kazanabilir. Tabi yenilebiliriz, ama biz görmeyeceğiz.
(**) Demokrasinin Sosyolojisi, Ali Yaşar Sarıbay, Sayfa 161