Ahmet Bozdağ yazdı…
Küçük yaşlarda mahalle aralarında ve okul bahçesinde arkadaşlarımla doyasıya futbol oynadığım günlerim aklıma geliyor. 5’e 5 veya 7’ye 7 yapılan maçlar küçücük ilçemizde, dünyanın en heyecanlı spor müsabakasına sahne oluyordu. Stadyumlarındaki devasa tribünler yoktu. Taç çizgisinin dışında sınıf arkadaşlarımız veya mahallenin küçük çocukları toplanıp müsabakayı büyük bir heyecanla izlerdi. Taç çizgisi dediğim de ya küçük taşları arka arkaya koyarak hafif yamuk yumuk giden bir düzenek ya da tebeşirle çizilmiş, her üstüne bastığımızda biraz daha silinen toz parçasıydı. Sabahın köründe soğuk havada ellerimiz dona dona okula gider, teneffüs aralarında okul çıkışı maç yapacağız diye sözleşir ve büyük bir heyecanla o saatin gelmesini beklerdik. Her teneffüs takım arkadaşı kim olacak tartışmaları yapardık.
“Rüstem bizden olacak oğlum, biz daha zayıf kaldık”
“Yok ya pışık… Volkan’ı aldınız ya siz Rüstem’i bırakmayız”
“Mızıkçılık yapmayın Volkan bizde ama sizde de Gökhan abi var, bir kere Gökhan abi topu alınca kaptırmıyor, ya Rüstem’i de verin ya da oynamayalım”
“Tamam be tamam al onu da al”
Her teneffüs kesin bir oyuncu karşı takıma gider ya da bizim takıma gelirdi. Akşam saatine kadar ufacık kadro defalarca değişirdi. Okul çıkışında koşa koşa eve gider, çamur oldu diye dayak yiyip uyuduğumuz, annemizin henüz dün yıkadığı, en afilli eşofmanları bulur, bir çırpıda giyip, geri koşa koşa sahaya giderdik. Akşama tekrar bir dayak mı? Kimin umurundaki? O sahada ihtişamlı görünmek gerek, rakibe kıyafetlerle bile korku salmak gerek. Kiminin üzerinde lacivert üstüne kırmızı çizgilerle desenler oluşturulmuş modanın kıskanacağı türde eşofman olurdu, kiminin üzerinde 10 numaranın 0’ı hafif silinmiş Ronaldinho forması. Kimsenin aynı takım forması yoktu, ama işin garibi maç içinde kimse takım arkadaşını karıştırmazdı. Çünkü takım arkadaşını saha içinde görmek için aynı forma rengine ihtiyaç yoktu, bir ses bile onu görmeye yeterdi.
Rüstem: ‘Ahmet, pas pas pas’
Hop, Ahmet Rüstem’i görür pası verir Rüstem acımasızca bir şut çeker ve gol olurdu.
Maç başlamadan önce en büyük soru işareti kaleye ilk kimin geçeceği konusunda başlardı. Hiç bir zaman sabit kaleci olamaz. Bu mahalle futbolunun kültürüne ters bir şey. Her yenilen golden sonra kaleci değişir ve tüm takım sırasıyla o kaleye geçmek zorunda kalabilir. Kaleye geçmemek için herkes terinin son damlasına kadar gol yememeye çalışırdı. Çünkü kalecilik o sahadaki en sıkıcı işti. Düşünsenize taç çizgilerin dışında sınıfın kızları sizi izliyor, küçük çocuklar acaba hangi abi gol atacak diye heyecanla bekliyor ve sahada olan siz, gol atarak hava atarcasına bir sevinç gösterisi yapmak için sabırsızlanıyorsunuz. Kim bu fotoğraf karesinde kalede olmak ister ki? Seçimler yapılıp kaleci sırası belirlendikten sonra maç başlar ve her 2 dakikada bir kaleci ‘hadi oğlum değiştirelim’ diye defansta bekleyen arkadaşlarına psikolojik baskı yapardı.
‘Ya dur oğlum daha 2 dakika oldu, hem gol de yemedik, gol yiyince ben geçeceğim’
‘Ama çok sıkıldım Aziz, gel hadi değiştirelim 5 dakika oynayayım sonra geri geçerim gol yemezsek’
‘Olmaz gol yiyince geçeceğim bana ne’
‘Of ya, tamam’
Gol atmak önemliydi, gol atmak itibar demekti, gol atmak kızların size ışıltılı gözlerle bakması demekti, gol atmak kahraman olmak demekti ama gol yememek daha önemliydi. Çünkü o golü atmak için kalede olmamak gerekiyordu. Eğer kaledeyseniz boş boş, top gelecek de, ben topa dokunacağım diye beklersiniz. Futbol taktiklerinin pek işlemediği, kanat organizasyonları olmayan, sistem futbolunu pek anlamayan çocuklar için kaleye topu götürmek bir hayli zor iş. Bu durumda kaleci olmak daha zor iş.
Yaşım 30’a geldi ama o futbol sahneleri hala hafızamdan silinmedi. Bir gece oturup düşündüm, o kaleye geçmemek için gösterilen çaba gerçekten ilginç. Oysa kaledeki arkadaşında seninle aynı duygularla o sahaya geliyor, o da en güzel elbiseleri giyiyor, o da çok heyecanlı. Düşündüm ve dedim ki sanırım en şerefli iş o kalede sıkılmak pahasına da olsa, o golü yememek için uğraşmak olabilir. Kaleci gol yemek istese her türlü hile yapar, bir şekilde o top kale çizgisini geçer. Ama bunu yaptığına hiçbir zaman şahit olmadım. Oysa gol yese çıkıp kendisi oynayacaktı, o hayal ettiği heyecanın içinde kendini bulacaktı ama hiç hile yapmadı.
Yaşım 30…
Türkiye’nin siyasi sahnesinde çok bir değişiklik göremedim. 22 yıldır iktidarda olan bir parti ve 22 yıldır onların düzeninde hareket eden bir muhalefet var. Sahaya dizilenler takım elbiseleri üzerine çeken, son model saatlerle poz veren, son model Mercedes’inin yanına Audi cip ekleyen ve ekranlarda sürekli laf kalabalığı yapıp gol atmaya çalışan siyasiler.
Türkiye’nin 2000’li yıllarından sonra yaşadıklarına gözümle şahidim, 2000’den önce de okuyarak algılamaya çalışıyorum. Eskiden de değişen bir şey yokmuş. Hep aynı oyun, aynı sahada devam ediyormuş. 2000’li yıllardan sonra bu ülkenin yaşadığı onlarca felakete rağmen kimse sahadan kendini alıp kaleye geçmeyi düşünmedi. Çünkü kaleye geçmeye hiç birinin bir tarafı yemedi.
Onlar gol atsalar bile kaleye geçmemek için her türlü hileyi yaptılar. Çünkü kalecilik sıkıcı işti, kalecilik şerefli işti. Kaleci kaleden çıkacağını bile bile gol yememek için şereflice mücadele ederdi. O şeref onlarda hiçbir zaman olmadı. Onlar sahanın ortasında sağa sola koşarak düzenlerine devam eden bir sistem yarattılar. Çünkü sahada para vardı, itibar vardı, şöhret vardı, pohpohlanma vardı, ışıltılı gözlerle izlenmek vardı, acaba bugün ne diyecek diye bekleyen, acaba bugün maaşımıza zam yapacak mı diye bekleyen, fakir bir halk vardı. Ağızlarından çıkan sözden sonra onları takdir edeceğini bildikleri insanlar vardı. İtiraz görmediler, çünkü seyircinin sahaya geçip futbol oynamak gibi bir derdi hiçbir zaman olmadı. Seyirci izler, hoşuna gidecek hareketleri görmek isterdi. Onlarda oyunu kuralına göre oynadı. Seyirciye istediğini verdi, kaleciyi kalede yalnız bıraktı. Kaleci darbe gördü, kaleci ekonomik krizi boğazına kadar yaşadı, kaleci devlet içine çöreklenmiş örgütleri gördü, terörü gördü, şehirlerde patlayan bombaları gördü, yüzlerce şehit gördü, her seçim öncesinde nefret politikalarını gördü, şerefli Türk askerinin koluna kelepçe takılıp hain ilan edildiğini gördü, yargının bittiğini, yasanın ortadan kalktığını, hukuk denen kavramın keyfine göre ağızdan çıkan bir emir olduğunu gördü.
Kaleci bu ülkede şehit kanı akıtanların davullarla zurnalarla karşılandığını gördü, kaleci çuvalları gördü, notaları gördü. Kaleci bir yüzük olan parmağından milyon dolarlık servetlere ulaşan siyasileri gördü. Ve gördü onların destekçilerini. Yıllardır bu ülkede, televizyonlarda, meydanlarda birbirlerini düşürmeye çalıştıklarını söyleyen ama arka tarafta kol kola iş yapan, ihaleler düzen, parasına para katan muhalefeti gördü. Bunlar siyaseten söylediğimiz şeylerdir diyen utanmazları gördü. Kaleci ruhunu kemiren, bedenini kemiren, bu ülkeye dair insanların umutlarını kemiren o makam sahiplerinin, şeref sahibi olmadığını gördü. Kimse kaleye geçmek istemedi herkes kendi düzenini 10 numara 5 yıldız ilerletti. Oysa kaleci kalede bir başına ve çaresiz kaldı.
Yaşım 30…
O kalede kendimi bildim bileli Türk milleti var!
Çok güzel bir yazı, teşekkür ve tebrik ederim. “Kale de Türk Milleti var” bitişi çok şahane. sevgiler.