Süperman, Batman'e karşı

Temel Borga Budak yazdı...

Süperman, Batman'e karşı

Malumunuz üzere son günlerde post-modern mafyanın sosyal medya kanalları üzerinden her devrimimin özünü oluşturan adaletsizlik, eşitsizlik ve yolsuzluk başlattığı sözde devrimin etkileri tıpkı büyük bir kuraklık ortamında yağmuru bekleyen toplumların fırtına bulutlarına olan hasreti gibi büyük bir kucaklaşmaya dönüşüyor.

Bir çok roman, hikaye ve filmde tasvir edilen o sahneyi kollarını gökyüzüne açarak ilk yağmur damlalarının yüzlerine değmesiyle kelimelerle tarif edilmesi zor olan o duygu eminim ki sayfalardan, ekranlardan hepinize geçmiş ve bu mutluluğu hissetmenize sebep olmuştur.

Peki aynı video içerisinde kah Maximilien Robespierre, kah Descartes, kah V for Vendetta gömleğini giyip giyip çıkartan bu kişinin belirsizlikler ülkesinin histeri toplumu üzerindeki etkisini nasıl analiz etmeli, değerlendirmeli ve sebep-sonuç ilişkilerini nasıl öngörmeliyiz?

Öncelikle kendimize şu soruyu sorarak başlayabileceğinizi düşünüyorum; şaşırdık mı?

Ben bu satırları okuyan sizlerin doğrudan veya dolaylı olarak maruz kaldığı bu gerçekler karşısında en ufak bir şaşkınlık yaşamadığını ve hatta süreci alaycı bir tebessümle izlediğini düşünüyorum. Zira bu platformun değerli yazarları, analizcileri ve programcıları fragmanları atlayarak doğrudan şahit oldukları gerçekleri mekan, zaman ve kişileri de içerecek şekilde defalarca bizlere aktardılar. Onlara bir kez daha teşekkürü borç biliriz.

Peki VeryansınTV ekibi bu gerçekleri yüksek sesle haykırırken adı üzerinde veryansın ederken ve sizler ulaşabildiğiniz kişilerle bu gerçekleri paylaşırken yine aynı kitleler tarafından bir nevi sosyal linçe uğramadınız mı? Sorularla devam edelim.

Erdoğan gitsinde kim gelirse gelsinciler, neo-liberaller, 2. cumhuriyetçiler, her iki tarafın trolleri ve kutuplaştırmanın her iki tarafı, sosyal medyanın bağımlıları ve her dönemin kazananları tarafından bir şeyler olmakla suçlanmadınız mı? Peki neden?

George Orwell'in artık bir sosyal medya klişesi haline evrilmiş olan şu cümlesini kullanmak bu noktada zannedersem uygun olacaktır; “Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder.” devam edelim…

Yazılarımı paylaştığım arkadaşlarımdan gelen ilk geri dönüşler genellikle çok uzun, karmaşık ve takip edilmesi zor bir anlatımla karşılaştıkları yönünde oluyor.

Kendilerine defalarca anlatmaya çalıştım ama bir kez de sizlerin huzurunda tekrarlamak istiyorum; ben anlaşılmak veya birilerini ikna etmek için yazmaya başlamadım. Bu kelimeler benim veryansınım, ben yağmuru tarif etmek için değil yağdırmak için tuşlara vuruyorum.

Yine yazılarımı paylaştığım siyasilerin, partidaşlarımın bir kısmı tarafından siyaseti anlamamakla kendi politik geleceğimi kendi elimle yok etmekle suçlanıyorum.

Onlara da verdiğim cevabı yine sizlerin huzurunda tekrarlamak isterim; asıl siz bilgi toplumunu ve geleceği anlamıyorsunuz. Bu kısır döngü içerisinde kaldığınız ve genel başkanlarınız tarafından vurulan zincirlerinizi kırmadığınız sürece kaybeden siz olacaksınız.

Değerli VeryansınTv ailesi…

Öncelikle buraya kadar sabırla takip ettiğiniz için hepinize teşekkürler. Biraz giriş, biraz gelişme ve biraz da ruhumun yansımalarından dışavurum gerçekleştirdikten sonra sadede gelmek ve gelişmelere yönelik zihnimin bakış açısını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Yalnız peşinen belirtmek isterim ki; yazımız biraz uzun olacak.

Ben yazarken keyif aldım, umuyorum ki sizler de okurken aynı keyfi paylaşacaksınız.

Sizlerden bir ricam lütfen okumanız bittikten sonra Superman ve Batman karakterleri üzerinden kurguladığım metne yorum alanında veya sosyal medya da katkıda bulununuz.

Sizlerden gelen yorumları ve eleştirileri okumak bir yazar için hazzın himalayalarıdır.

Semavi bir ilah; SUPERMAN

Semavi etimolojik olarak sema dan gelen yani göksel anlamını taşımaktadır.

İnsanoğlunun gökle olan soyut ilişkisinin insanlık tarihini somut ilişkiden daha fazla şekillendirdiğini bilenler için bu bilgi büyük bir güç olsa gerek.

En nihayetinde kitabı olan dinler tanrılar ve peygamberlerin tamamı gökle ilgili olduğu gibi insan aklının inançla ilişkisi de fırtına yıldırım gibi göksel olayların neticesinde başlamıştır.

Büyük yıkımlar, büyük korkular, çaresizlik hallerinde ve kimi zamanda insanoğlunun büyük egosunun ölümsüzlük arayışı içerisinde umut arayışımızın bir sonucu, bir kurgusu belki de bizleri yaşamda kalmaya ve mücadeleye devam etmeye güdüleyen bir motivasyon olabilir.

İşte ilk Superman karakteriyle tam da böyle bir ortamın, tarihin en büyük ekonomik krizinin yani hepimizin “Büyük Buhran” olarak bildiği dönemin sonunda tanıştık.

Jerry Siegel ve Joe Shuster tarafından 1933 yılında kurgulanan bu yarı-tanrı süper kahraman aslen başka bir galakside gerçekleşen bir yok oluş savaşından dünyamıza sığınan bir mültecidir.

Gökten düşerek bizlere bahşedilen bu karakter her şeyi görebilme, duyabilme, süper bir güç, dayanıklılık hatta havasız ortamda yaşayabilme gibi üstün güçleriyle büyük bir buhran da yaşayan insanoğlununun kurtarıcısı olacaktır. Teşbihte hata olmaz diyerek; bu coğrafyanın Mehdi olarak beklediği kişinin kurgusal bir karşılığıdır.

Kuramcıların ifadelerine göre Nietzsche'nin “Übermensch” yani üstün insan kavramından kurgulanmış olsa da bu karakterin aslen insanla hiçbir ilgisi yoktur. Hatta tür olan insana karşı eleştirisi o kadar büyüktür ki bu eleştiriyi yan karakter “Clark Kent” üzerinden bariz bir şekilde ifade eder. Superman’in tezatı olan Clark Kent insanın tüm zayıflıklarını, korkularını  ve güçsüzlüğünü sembolize etmektedir. Bu iki karakter üzerinden net şekilde tanımlamaktadır ki insanoğlu yani insan aklı semavi güçler karşısında adeta böcektir.

Nereden başladık nerelere gideceğiz tadında bir yazı olacağını sizlere hissetirmeye çalıştım ama inanın daha başlamadık. Bu noktada sosyolojik bir not düşmek zorundayım. Çok keyif alacağınıza eminim olduğum için takipte kalmanızı tavsiye ediyorum.

2021 yılından Amerika’ya ve Amerikan halkına baktığımıza zaman çok farklı bir toplumla karşılaşıyor olsakta 1930’ların Amerikası henüz kentleşmekte ve yeni sanayileşmekte olan nüfusunun büyük bölümünün tarım işlerinde çalıştığı genç bir ülke, Avrupa’dan gelen katoliklerin egemenliğinin hayatın her alanında hakim olduğu coğrafyada din gündelik hayatı şekillendiren en önemli etkenlerden.

Liberalizm adeta havale geçirmekte olan ve yaşama tutunmaya çalışan bir bebek, ırkçılık öyle bir safhadaki siyahilerin birçok restorana girmesi, otelde konaklaması, toplu taşımada ön sıralarda oturması yasak. Komünizm yani büyük düşman daha ortada yok.

Henüz hikayenin başlangıcındayız.

1930’ların Amerikasını tasvir etmeye çalıştığım sosyolojik molanın ardından büyük buhrana geri dönmek istiyorum. Büyük buhran yılları şüphesiz ki modernizm çağının en büyük ekonomik krizidir. Ve başta 2. dünya savaşı olmak üzere insanlık tarihinin en önemli sosyolojik sonuçlarına sebep olmuştur. Fakat bu hikayenin içerisinde insanoğlu yoktur.

Yazar çıldırmış olmalı herhalde dünyanın en önemli krizinin ve savaşının içerisinde nasıl insanoğlu yoktur? Değerli okuyucular yanlış bir okuma yapmadınız. Tür olarak insan mutlak bir şekilde vardır. Ama medeniyet olarak insanoğlu bu hikayenin içerisinde yoktur.

Ben tarihçi olmadığım için tarihi kimi zaman kişiselleştirme hakkını kendimde görmem gerektiğine inanırım. Birkaç yazı öncesinde sizlere 1789 Fransız ihtilaline giden yolun kaldırım taşlarının Hollanda merkezli VOC, İngiltere merkezli Doğu Hindistan Ticaret Şirketi ve en önemlisi Fransız merkezli Compagnie des Indes Orientales tarafından döşendiğini detaylı şekilde aktarmaya çalışmıştım.

Modernizm öncesi en büyük ekonomik kriz olan “Mississippi Balonu” Fransız Devrimine sebep olurken insanoğlu yeni hikayesini eşitlik, kardeşlik ve özgürlük ilkelerine aydınlanmacılığı ekleyerek yazmaya karar vermemiş miydi? Peki neden vazgeçtik?

Tüm Avrupa aynen Superman kadar güçlü şekilde tasvirlenen hatta bir çoğu Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi olarak kendini yetkilendirerek, ilahi kuvveti de iradesine ekleyen monarklara karşı insan aklının yani insanoğlunun hikayesinden taraf olmadı mı?

Nasıl oluyorda neredeyse 200 yıl sonra Superman gibi bir kurgu karakter akıl toplumunda bu kadar büyük bir ilgi uyandırabiliyor ve insanların ihtiyaç duyduğu umudu karşılamak zorunda olan sistem göksel bir süper kahraman üretebiliyor?

Bu vakanın neredeyse 100 yıl sonrasında ikiz kulelere uçaklar çarparken nasıl oluyorda içerisindeki insanlar gökyüzüne bakıp kurtarıcı olarak süpermanin gelmesini bekleyebiliyor?

Olağanüstü durumlar karşısında, insanın tek koruma kalkanı olan insan aklından bu kadar uzaklaşabilmesi gerçekten hayret verici olsa da gerçeğin ta kendisi malesef budur.

Süpermanle devam edelim…

İnanç ve aklın, aydınlanma ve karanlığın mücadelesi Galileo Galilei’den bu yana korku, kaos ve umut üçgeninde şekilleniyor. Bu iki ana çekim merkezi ilginç bir şekilde sürekli birbirlerinin hikayelerinin içerisinde bir truva atı olarak yer almayı tercih ediyor.

Karşılıklı olarak metinlere sızma, metni dönüştürme hatta evrimleştirme bolca tanıklık ettiğimiz bir gerçeklik. Böyle bir durumun sonucunda hikayeye 1940 yılında yayımlanan 23. sayıda kim dahil ediliyor dersiniz?

Tesadüflere inananlar için bile bunlar büyük tesadüfler olmalı düşüncesi zihnin sınırlarını zorlarken, 2. dünya savaşının en vahşi çatışmalarının yaşandığı en sert döneminde tam da atomu parçalarken ilahi bir kahramanın karşısında şeytani bir karakter olarak tasvir edilen yarı bilim adamı, yarı süper zengin saf kötülük Lex Luthor ile tanışıyoruz.

Ve Lex Luthor’un yanına mitolojik bir sos eklenerek tıpkı Aşil’in topuğu gibi Superman’in de büyük bir zayıflığı olduğunu bize öğretiyor. İş bu ya bilimin bütün kötü güçlerini arkasına katan Lex Luthor, ilahi kahramanımızı yok etmek için “kriptoniti” keşfediyor.

Peki açık olarak sunulan bu kurgudan hedef kitleye aktarılmak istenen mesajın; Manhattan Projesi’nin yani atomu parçalayarak atom bombası üretmek insanlığın kriptonitidir olduğu önermesini çıkarabilir miyiz? Yoksa fazla mı zorladık? Düşünceniz nedir?

Bence bu hikayede her şey var. Sokrat, Platon, Aristo gibi devlerle beraber yürüyenlerin erdemli bilgi, erdemli kişi tanımlarından tutunda medeniyetimizin başlangıcından bu yana süregelen akıl-vicdan dengesi batı-doğu sentezine kadar en birincil kaygılarımızın toplamıdır.

Peki insanoğlunun kriptoniti sizce nedir? Korkudan beslenen kaos olabilir. Çünkü kaos ortamı ve belirsizlik insanlara hiç hayal edemeyeceği zorbalıklar yaptırabilir.

Açlıktan kırılan Rus askerlerin yamyamlıkları bilinen bir örnektir. Veya vahşetin binbir tonuna şahit olduğumuz Nazi Almanyası, topraklarından çalınarak köleleştirilen insanlar, soykırımlar, hatta Amerikan iç savaşı dediğim gibi tarihin sayfalarını kaosla ve korkuyla doldurduk.

Ama en tehlikelisi nedir diye soracak olursanız bence boşa çıkan umutların sonucunda elde kalan hayal kırıklığıdır. Yarım kalmışlıktır. Deniz Gezmiş’in darağacından hayata attığı o son bakıştır. Büyük İskender’in komutanları tarafından zehirlendiğinin farkına vardığı o andır.

Superman asla superman değildir, sayfalarca devam edebilirim.

Belki zaman bize fırsat tanır ve bir kitapta daha derinlemesine kazarız. Lakin bu yazımızın karakterlerinden birini ana hatlarıyla tarif etmiş olsakta artık cephenin diğer tarafında bizi bekleyen veya terazinin diğer kefesinde yer alan Batman’e yüzümüzü dönme vaktindeyiz.

Kara Şövalye Yükseliyor; BATMAN!

İlahi güç, gökten gelen ve süper kahraman olmayan tıpkı tanrı-kral monarklar gibi süper kahraman olarak doğan Superman’in kurgucuları bilime karşı o kadar büyük bir taarruza geçmişlerdi ki Normandiya çıkarması yanında sönük kalıyordu.

Tam bu sürecin ortasında yani 1940 yılında saf insan aklını temsil eden bir karakter olarak yarasa-adam hayatımıza giriş yaptı. Kara şövalye o kadar insan olmalıydı ki insana ait tüm çelişkileri ve travmaları bu karakterde bulabilmeliydik. Kendimizden parçalar bulmalıydık.

Tıpkı inanç karşısındaki bilimcilerde olduğu gibi Batman karanlık tarafa da yönelebilen bir kurguyu içermek zorundadır. Bu sebepten en son Christopher Nolan’ın üçlemesinde de gözlemlediğimiz üzere insanın olduğu yerde muazzam bir iç çatışmanın yaratılması zorunluluktur. Üçlemenin ilk filmi korkuyu, ikincisi kaosu ve sonuncusu umudu aktarmaktadır.

Nosce te Ipsum (Kendini Bil) felsefesinin gereği kendini bilme ve bulma yolculuğuna çıkmayan hiçbir ademoğlu kendinden daha büyük bir amaç uğruna kendini feda edemez.

Bu duruma sinema senaristleri “Kahramanın Yolculuğu” formülü diyorlar. Belki konseptin başka bir uyarlaması olan İmamoğlu’nun kitabından da hatırlarsınız. Fakat Batman’in hikayesini asıl ilginç yapan taraf aslen yardımcı kötü karakterlerin büyüklüğüdür.

Ra's Al Ghul başta olmak üzere; Bane ve Joker bu karakterler öyle büyük çelişkiler ve çatışmalar içerisinden geçmiştir ki çoğu zaman Batman ile bunlar arasında hangisinin daha kötü olduğu fikriyatında seyirci kararsız kalır. Tarihte olduğu gibi kazananlar tarafından yazılmayan senaryolarda tezatlar arasındaki çatışma ne kadar sert ve iyilik/kötülük kavramları arasındaki hat ne kadar ince olursa hikaye o kadar büyük olur.

Misal Ra’s Al Ghul’un önermesi Gotham Şehri’nin artık yozlaşmadan reform yapılarak kurtulamayacağıdır. Bunun için büyük bir yıkım gerçekleşmeli ve bu yıkımın üzerine yeni bir yapı kurulmalıdır. İşte son günlerin popüler tanımlaması olan yaratıcı yıkım budur.

Ya da Arthur Fleck’in yani Joker’in spin-off'u da beyaz perdeye  hikayesinden bakacak olursak; Joker modern insanın deliliğe ne kadar yakın durduğunun temsilidir. Joker saf kötülükle doğmamış, toplumun duyarsızlığı ve fanatikliği ve sistemin ürettiği ötekileştirmeden kaynaklanan travmalar Joker’i delirtmiştir. Birçoğu için Joker yakıp, yıkmakta haklıdır.

Doğu coğrafyasının toplumsal dayanışmasının vahşi sistemle aramızda yer alan son duvar olmasının bilinciyle bu topraklardan asla bir joker çıkmayacağına inanmakla beraber bugün ülkemizde jokerleşmek üzere olan jokerimsi kişileri her köşe başında bulabileceğinizi de belirtmek isterim. Bazı arkadaşların keyfi paşada yok ama halimiz malesef budur.

Velhasıl kelam; peki süper kahraman olarak doğmayan Batman nasıl süper kahramana dönüşmüştür? Tasvir edilen iç çatışmaları analiz ettiğimiz zaman Joker ile Batman arasında ciddi benzerlikler bulabilirsiniz. Bu yolun çatallaştığı noktada tıpkı mavi hap, kırmızı hap analojisinde olduğu gibi bir tercih mi söz konusudur? Kesinlikle hayır.

Batman, kara şövalye olmuştur zira Bruce Wayne ile delilik arasında gelenekten gelen bir dev durmaktadır. Biz bu kişiyi hikayede sadık uşak Alfred olarak görüyoruz. Aslen Alfred geleneksel toplumlarda postmodernizm öncesinde sıklıkla karşılaştığımız, toplumun yönünü belirleyen ve aynı zamanda toplumun hizmetkarı olan gereken erdemli, aydın kişileri temsil etmektedir. Fakat maalesef bu kişiler çağımızda postmodernizm tarafından tasfiye edildi.

Bir toplumda bu erdemli kişiler aradan çıkarıldığı zaman toplum popülizmden beslenen vasat demogogların oyun alanına dönüşür. Bunun sonucunda kutuplaştırma kaçınılmazdır.

Aklın yerini bir ucunu nefretin diğer ucunu abartılı coşkuların tuttuğu bir uçlar oluşur. Artık gökkuşağının bir ucu kızılötesi diğer ucuysa mor ötesidir. Ara renklerin tamamı kaybolur.

Jokerler ortak aklın kaybolduğu, duyguların esaretine mahkum olmuş bu toplumlardan çıkar.

Bakın Alfred toplumu Joker üzerinden nasıl uyarıyor;

“Bazı kişiler parayla, pulla satın alınamaz. Bunların mantıkla ilgisi yoktur. Bunlar ikna edilemez veya pazarlık yapılamaz. Bunlar sadece dünyanın yandığını izlemek isterler.”

Diğer yan kahramanları bir tarafa bırakacak olursak sadece Batman ve Joker üzerinden yaşadığımız toplumu değerlendirebilir miyiz? Biraz eksik olacaktır ama saf insan aklının delilik ve kahramanlık arasındaki gitgellerini en azından tanımlayabiliriz.

Peki nasıl oluyorda bir sistem aynı insan hammaddesinden iki farklı tür üretebiliyor? Eşitlik, kardeşlik ve adaletin kaybolduğu toplumlarda delilikle, dahilik arasındaki çizginin ne kadar inceldiğini ve tesadüflere kaldığını bu metinden çıkartmak mümkün müdür?

Şüphesiz ki bunlar cevabını bulmakta zorlandığım sorular. Bazı yazarlar bir sonuç hükmüne varmak için okuyucularıyla beraber bir yolculuğa çıkarlar. Bazıları için varılacak bir hedef yoktur, onlar yolculuğun kendisinden keyif alırlar. Benim yazılarımdan geriye neden sadece soru işaretleri kalıyor diye düşündüğüm zaman zorlu zamanlardan geçtiğimiz aklıma gelir.

Benim neslim Z kuşağı gibi gelenekten kopmuş bir dünyanın içerisine doğmadı biz aslen geleceğin adım adım şekillenmesine şahit olduk. Ve aynı zamanda hem şekillendiren hem de şekillenen bireyleriz. Dolayısıyla bu ara geçiş döneminin gelenek ve gelecek arasında köprüler kurma görevini bizlere yüklediğini düşünmekteyim. Şüphesiz ki ağır ve altında ezildiğimiz bir yük ve somuttan ziyade soyutla uğraşmak zorunda kaldığımız aşikar.

Düşman çoğu zaman gözle görülmeyen, dokunmayla hissedilmeyen yoğun bir güç. Sisler arkasında saklanmayı becerebilen kendini asla cepheye sürmeyen bir zeka tarihte izini sürebildiğimiz ama adını koyamadığımız bir fenomen.

Öyle bir dönemki Superman ve Batman'in epik savaşı sonlanmak üzere, öyle bir dönemki insanoğlu yeni galaktik yolculuğuna hazırlanmakta ve yine öyle bir dönemki bizleri önceki nesillerin vermek zorunda kalmadığı zor seçimler beklemekte.

Ve salt akıldan taraf olmak veya olmamak yani üçüncü tercih raflarda bulunmuyor.

Bu süreçte daha düşmanı bile tanımakta zorlanırken bakın bizler ne saçmalılarla uğraşmak zorunda kalıyoruz. Bütün bu kurgudan payımıza düşen üçüncü sınıf kopyalarla enerjimizi ve geleceğimizi tüketmekle meşgulüz. Ülkemizin üreten, çalışkan ve aydınlık insanları da dahil olmak üzere yüzyılın akıl tutulmasının sonlanmasını bekliyoruz.

Tepemizde hakim ve egemen olduğu sanrıları gören sahte bir tanrı kral, henüz yüzünü göstermemiş çapsız üçüncü sınıf bir pırasa adam ve deliliğin sınırında dolaştığını iddia eden bir poker. Poker kelimesini özellikle seçiyorum zira blöflerden beslenen bir poker oyuncusu gözlemliyorum. Elimizi güçlendirmesini beklediğimiz hukuk sessiz belki de çaresiz.

Emin olduğum tek gerçekse bu kısır döngülerinin içerisinde insan yok, biz yokuz. Bunların serüveninin tamamı vasatlıktan beslenen zekasız rant, çıkar, yozlaşma ve organize suç.

Ve en önemli soru hala ortada durmakta. Nisan’da ne olacaktı?

Bu kadar bilinmeyenli bir denklemi çözmek ve sisler arasına saklanan korkakları tespit etmek için hukuk devletine güvenmek ve bir o kadar da kendimize inanmak zorundayız.

Peki hukukun her bir köşesi işgal altındayken bu beklenti nasıl gerçekleşecek?

Bir taraftan belki yarın belki yarından da yakın bir vatansever savcının buradayım demesinin beklentisi içerisindeyken diğer taraftan da organize olmayan geniş kitleleri organize derebeylerine karşı tek vücut haline getirmenin mücadelesini vermekle mükellefiz.

Fazla iyimser bir bakış açısı gibi düşünülebilir;

Fakat konfor alanlarımızı terk etmek için daha mükemmel bir zamanlama olmayacağı düşünenlerden, böyle zorlu günlerin biz Cumhuriyetçiler için bulunmaz fırsatları da beraberinde getirdiğine inananlardanım. Fırsat ilerlemeyle mutlaka birleşecektir.

Zira 1950’den bu yana bitmeyen hayasızca akın bizlerden çok şey çalmıştır fakat cumhuriyete olan inancımızı asla söküp alamamıştır. Bilakis binbir badireyi atlatan bu toprakların, insanoğlunun yeni yolculuğuna katacağı çok fazla kişisi, değeri ve hikayesi olduğunu biliyor ve bu heyecanı hissediyoruz. Doğru zamanda, doğru mekandayız.

Lenin devrimin dıştan içe gerçekleşmesi gerektiğini savunurken, Gandhi; bozulan insanı düzeltmeden devrimin gerçekleşmesinin asla mümkün olmayacağını savunuyordu. Bu yüzden öncelikle bozulan insan düzeltilmeli ve devrim içten dışa gerçekleştirilmeliydi.

Hangisi haklı tartışmaları nesillerce süregelmiş olsa da Cumhuriyet devrimimizin dıştan-içe gerçekleştiği ve yarım kalan insan tarafının da artık tamamlanmak üzere olduğu ortadadır.

Bir musibet bin nasihattan iyidir bakış açısıyla değerlendirdiğimiz takdirde bu musibetin dıştan içe gerçekleştirilen devrimin içten dışa tamamlanması için katalizör olacağı belli, olasılıklar arasındaki en kuvvetli ihtimal analitik olarak budur.

Devrimin tamamlanmasıyla birlikte gökyüzüne kanat açacağımız günlerin şafağında durduğumuzun bilincindeyiz. İnanıyorum ki talihsiz serüvenler dizisinin sonucunda ayaklarımıza kadar gelen bu fırsatı değerlendirecek, tarihe neslimizin imzasını vuracağız.

Bir tarafta önceki nesillerin hatalı kararlarının bedelini ödemek zorunda kalan bizleri sağ iktidarların elinde ortaçağın en karanlık dönemlerine kadar gerileten bu sistemin aktörleri, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı yaşam formları diğer tarafta süslü pelerinlere sarılarak sokak sokak pazarlanan sahte kahramanların tanıdık hikayeleri, aşina yüzleri, sıradan cümleleri ve sonları baştan belli olan vasatlar. Bu dayatmalara mecbur değiliz.

Baştan aşağı kutuplaştırma üzerine kurulu bu sistemin aşil topuğu birliktelik, kriptoniyse cumhuriyettir. Birlikteliğimiz güçlendikçe, Cumhuriyetimiz yükselecektir. Bizler insanlık tarihinin her dönüm noktasında ayak izi bulunan devlerle, atalarımızla yürümeye hazırız.

Güç bizimle olsun...

borgabudak@gmail.com