Buket Müftüoğlu yazdı…
Türkiye, tarihinin en kritik eşiklerinden birinden daha geçmektedir. Bugün önümüze getirilen kimi siyasal girişimler, yalnızca günlük siyasetin olağan tartışmaları olarak görülemez. Bunlar, doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesiyle, ulus-devlet yapısıyla, vatandaşlık tanımıyla ve Gazi Meclis’in varlık gerekçesiyle ilgilidir. Tam da bu nedenle, Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında oluşturulan ve etnik temelli bir siyasal tartışmayı meşrulaştırma tehlikesi taşıyan yapıların mahiyeti dikkatle incelenmelidir.
Çünkü mesele, sanıldığı gibi yalnızca bir “sorun çözme arayışı” değildir. Mesele, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin millet kavramını etnik kökenlere göre ayrıştıran bir dile çekilip çekilmeyeceğidir. Mesele, anayasal vatandaşlık bağının yerine etnik aidiyetleri siyasetin asli unsuru hâline getiren bir anlayışın yerleştirilmek istenip istenmediğidir. Mesele, Cumhuriyet’in kuruluş ilkeleriyle hesaplaşmak isteyen iç ve dış odakların, Meclis üzerinden yeni bir siyasal zemin kurup kurmadığıdır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, etnik temelli bir siyasal mühendislik projesi değil, ortak vatanda birleşmiş vatandaşların egemenlik düzenidir. Bu devletin temelinde “ümmet”, “aşiret”, “cemaat” ya da “etnik topluluk” siyaseti değil, vatandaşlık bağı vardır. Anayasa’nın 66. maddesi de bu tarihsel ve hukuksal gerçeği açık biçimde ifade eder: Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür. Bu tanım etnik değil, siyasal ve hukuksal bir tanımdır. Cumhuriyet’in kurucu aklı tam da burada ortaya çıkar. Devlet, insanları kökenlerine göre ayrıştırmaz; ortak bir ulusal kimlik ve anayasal vatandaşlık bağı içinde birleştirir.
Bugün ise bunun tersine işleyen tehlikeli bir siyasal dil ile karşı karşıyayız. Türkiye’de vatandaşlık temelinde çözülebilecek meseleleri etnik aidiyet eksenine çeken, toplumsal dokuyu parçalı bir zemine taşıyan yaklaşım, yalnızca iç siyasetin ürünü değildir. Bu yaklaşım, uzun yıllardır bölgeyi yeniden şekillendirmek isteyen dış merkezli stratejilerle de örtüşmektedir. Bu nedenle kavramların nasıl kurulduğu, hangi amaçla dolaşıma sokulduğu ve hangi siyasal süreçlere zemin hazırladığı hayati önem taşımaktadır.
Tam da bu noktada şu gerçeğin altını çizmek gerekir:
Türkiye’de yaşanan sorunlar etnik değil, yönetim ve uygulama kaynaklıdır. Adaletin eşit işlemediği, hukukun tarafsız algılanmadığı, gelir dağılımının bozulduğu, eğitim kalitesinin düştüğü ve devletin denetlenebilirliğinin zayıfladığı bir ortamda, sorunları etnik başlıklar altında tanımlamak, çözüm üretmekten çok sorunun yönünü değiştirmektir.
KAVRAMLAR ÜZERİNDEN SİYASET: “EŞİT YURTTAŞLIK” TARTIŞMASI
Son dönemde özellikle dikkat çeken kavramlardan biri de “eşit yurttaşlık” söylemidir. İlk bakışta kapsayıcı gibi görünen bu ifade, Türkiye Cumhuriyeti’nin zaten var olan anayasal düzenini tartışmaya açan bir içerik taşımaktadır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nde vatandaşlık zaten eşittir. Anayasa karşısında herkes eşittir. Vatandaşlık bağı tektir ve nettir. Bu nedenle bu tür kavramsallaştırmalar, mevcut hukuki zemini güçlendirmekten ziyade, yeni ayrışma alanları üretme riskini barındırmaktadır.
TARİHSEL ARKA PLAN: COĞRAFYA ÜZERİNE KURULAN PROJELER
19.yüzyılın son çeyreğinden itibaren Ortadoğu coğrafyası, yalnızca doğal bir yaşam alanı değil; stratejik tasarımların konusu haline gelmiştir. Bu bağlamda Theodor Herzl tarafından kaleme alınan Der Judenstaat, belirli bir coğrafyanın tarihsel referanslar üzerinden siyasal hedef doğrultusunda yeniden tanımlanabileceğini ortaya koyan ilk modern metinlerden biri olarak kabul edilmektedir.
20.yüzyıl boyunca bu yaklaşım, uluslararası güç dengeleriyle birleşmiş; Ortadoğu giderek etnik, mezhepsel ve jeopolitik parametreler üzerinden yeniden tasarlanan bir alan haline gelmiştir. 21. yüzyılın başında ise bu eğilim daha sistematik hale gelmiştir. The Iraq Study Group Report ile Irak’ın federal yapısı tartışmaya açılmış; Blood Borders başlıklı çalışma ile bölgenin etnik temelde yeniden yapılandırılmasına ilişkin dikkat çekici senaryolar ortaya konmuştur.
RAND Corporation ve benzeri kuruluşların analizlerinde de Irak’ın kuzeyinde oluşan yapının kurumsallaşması ve bu modelin çevre ülkelere olası etkileri değerlendirilmiştir. Bu çalışmalar bağlayıcı resmi belgeler olmasa da, uzun vadeli stratejik yönelimleri anlamak açısından önemlidir. Ortaya çıkan genel eğilim, Ortadoğu’nun ulus-devlet yapılarından ziyade kimlik temelli bir yaklaşımla yeniden tanımlanmak istendiğini göstermektedir.
ETNİK SİYASET VE YENİ ANAYASA BAĞLANTISI
Bugün TBMM çatısı altında yürütülen tartışmalar yalnızca iç politika meselesi değildir. Türkiye’nin jeopolitik konumu ve bölgesel gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, anayasa tartışmalarının daha geniş bir stratejik çerçeve içinde ele alındığı görülmektedir. Bu bağlamda iktidar blokunun bu süreci sürdürme konusundaki ısrarı, yalnızca iç politik tercihlerle değil, küresel dengelerle uyumlu bir yönelim olarak da değerlendirilmektedir.
SİYASAL PARTİLER VE TARİHSEL SORUMLULUK
Cumhuriyet’in kurucu değerlerini temsil eden siyasal parti olan Cumhuriyet Halk Partisi kadroları, SHP dönemimde 1989 yılında, yayımladığı Güneydoğu Raporu ile Türkiye’nin en hassas toplumsal meselelerinden birine ilişkin önemli bir çalışma ortaya koymuştur. Bu rapor, Cumhuriyet’in temel ilkelerine zarar vermeden, sosyolojik gerçeklikleri dikkate alan ve toplumsal bütünlüğü koruma amacı taşıyan bir yaklaşım olarak Türk siyaset tarihinde yerini almıştır.
Ancak gelinen noktada, partinin kuruluş felsefesinden uzaklaştığı yönündeki eleştiriler; özellikle gençlik ve vatansever seçmen nezdinde karşılık bulmakta, bu durum yeni siyasal arayışlara zemin hazırlamaktadır.
SONUÇ: YENİDEN KURULUŞ RUHU
Türkiye’nin ihtiyacı yeni ayrım başlıkları değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı güçlü bir hukuk devleti, adalet ve üretimdir.
Ancak bugün mesele yalnızca yönetim kalitesi değil; Cumhuriyet’in kurucu felsefesine sahip çıkma meselesidir.
Çünkü bu coğrafyada ayakta kalabilen tek irade, Kuvayı Milliye ruhudur.
Ve bu ruhun siyasal karşılığı bu topraklarda bir kez küllerinden doğmuştur, o da Cumhuriyet Halk Partisi’dir.
Bugün büyük kitlelerin her ne yaşanırsa yaşansın Cumhuriyet Halk Partisi kadrolarına inanç ve bağlılık göstermesinin temelinde işte bu gerçek tarih yatar.
Kuruluş felsefesine,
Kemalist düşünceye,
tam bağımsızlık ilkesine,
ahlaki ve siyasal temizliğe yeniden sarılan bir anlayış, bu coğrafyada yalnızca bir partiyi değil,
Türkiye’nin geleceğini yeniden ayağa kaldıracaktır.
Çünkü Türk Milletinin genetik hafızasında bir vatanın küllerinden doğuş hikayesi ilk günkü heyecanı ile hâlâ canlı durmaktadır.
Bu ülke, bu coğrafyada yönünü asla kaybetmez, çünkü ATA’sı Nutuk’u, Türk Milletine yazmıştır.
Bu milletin pusulası da tarihi de sağlamdır.
Ne mutlu Türküm diyene…