1. Haberler
  2. Analiz
  3. Türk’ün parayla imtihanı

Türk’ün parayla imtihanı

featured

Av. Göksel Kırar yazdı…

Türk, parayla hiçbir zaman barışamadı. Çünkü para bu ülkede alın terinin karşılığı değil,  iktidarın lütfu oldu. Üreten değil, yanaşan kazandı; biriktiren değil, kollanan zenginleşti. Bu yüzden para, üretimin değil; konumun göstergesi hâline geldi.

Doğu’da tarih boyunca akla hayale sığmayacak zenginliklere sahip devletler olduysa da, Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçen ilk yaşlı kıta olmuştu. Batı’da mülkiyet, yalnızca sahip olmak değildi; geleceğe tutulmuş bir teminattı. Sıradan insan, kapısını kilitleyip uyuduğunda, sabah o kapının hâlâ kendisine ait olacağını bilerek uyudu — elbette bu düzen, sömürünün, sınıf çatışmasının ve uzun mücadelelerin içinden süzülerek oluştu. Emeğin karşılığı, sancılı bir tarih sonunda birikimle birleşti; para, herkes için değilse bile geniş kesimler için hayatı düzenleyen bir araca dönüştü.

Doğu’da ise zenginlik hiçbir zaman tam anlamıyla huzur vermedi. Osmanlı’da servet, devletin gölgesinde büyür, yine o gölgede erirdi. Veren elin, geri alma ihtimali daima vardı. Bu yüzden para, üretmenin değil; sakınmanın, gizlemenin ve göz önünde olmamayı öğrenmenin nesnesiydi.

Sonuçta bireysel hakları ve mülkiyet güvenliğini yaratıp kapitalizmin tarihsel gelişimi tamamlayan –şu ana kadar- Batı oldu. Çalışma saatleri belli olacaktı, tatil günleri, birikim, tatil yapma, seyahat özgürlüğü… Ezcümle ‘hayatın nimetlerinden yararlanma’ keşfedilmişti. Sadece krallara, soylulara, derebeylerine özgü değildi bu ‘zevk-ü sefa’ hakkı.

Tam bu noktada asıl soru beliriyor; Modern zamanlarda Türk, parayla nasıl ve ne zaman imtihan oldu?

Gölgede kalmış esaslı gerçeklerden birini hatırlayalım; Üçüncü Roma diye kabul edilmesine ve çok geniş bir coğrafyaya hükmetmesine rağmen, Osmanlı şatafattan, görkemli yapılardan kaçınmıştır. Günümüze kalan en baba sarayları, kagir yapıları, Boğaz’ın iki yanındaki yalıları bile, ancak Batı’ya kendini kabul ettirmeye çalıştığı bir şaşkınlık ve kompleks içinde bulunduğu ondokuzuncu yüzyıldan günümüze kalmıştır.

Anadolu’da, Balkanlar ya da hüküm sürülen Arap coğrafyasında, Batı’nın keşif ve ..fışkıran sanayi çağı ve öncesinden kalan saray, kale, süslü bir meydan, heybetli bir otel vs. göremeyiz. Çünkü zenginliği göstermek ve bununla övünmek, kabul gören bir anlayış değildi. Bunun tek temsilcisi hükümdardı, o da dört yüzyıl gayet mütevazi bir yerleşke olan Topkapı’daydı.

Sanayileşen ve bunun sonucunda toplumsal dönüşümünü ileriye taşıyan Batı’yı yakalamak için geç mi kalmıştık? Eğer öyleyse her şey göze alınabilirdi. Türkler için aklı geç gelir diyordu Batılı seyyahlar kitaplarında. Daha birçok olumsuz şey de söylenebilirdi belki ama öyle ya da böyle inatçı olduğu da gözardı edilemezdi.

Bu inadın sonucuydu Tanzimat, Kanun-i Esasi ve İttihad ve Terakki.

Doğu toplumlarında ateşle oynamanın, ölümü ensede hissetmenin eş anlamı “devrim”dir. Kurulu düzene ve otoriteye karşı çıkmak pek iltifat görmemiştir büyük büyük babalarımızdan ve dahi annelerimizden. Buna rağmen tarihin akışına doğru zamanda müdahale eden adamlar çıkmıştır. Ne mutlu bize ki onlardan biri “devrimci” Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarıydı.

Cumhuriyet, klasik şemada geride kalan bir ülkeyi, en kısa sürede ve süratle “modernleşmeye” çalıştı.

Tarım toplumundan, yani köylülükten kentliliğe, sanayileşmeye geçecektik.

Cumhuriyet’in hedefi açıktı: üretmek, sanayileşmek, kendi ayakları üzerinde duran bir toplum yaratmak. Ancak aradan geçen yüzyıla yakın sürede, parayla kurduğumuz ilişki ne üretimle ne de emekle tanımlanabildi. Para, bir araç olmaktan çıkıp bir iktidar biçimine dönüştü. Ve Türk’ün parayla imtihanı, tam da burada başka bir evreye geçti.

Her mahallede milyonerler yaratmak istedik bol bol. Dönemin CHP’sinin içinden yetişen ve toprak reformuna pek gönlü olmayan “liberal kanat” sayılan Mendereslerin gelişmişlik kıstası buydu. Milyonerler yetişiyordu, Türk insanı ticareti ve iş yaşamını öğrenirken; ancak milyoner yetiştirmek öyle kolay değildi, iş gücü lazımdı. Milyonerler için milyonların büyük şehirlere ilk göçü böyle başlamıştı. “Ekinde yok biçende yok yiyen de ortak Osmanlı”nın yerini, devlet baba’nın teşvik ve desteğiyle semirtilen ‘özel sektör’ümüz alıyordu yavaş yavaş, ucuz kredili, ithal ikameli ve vergi iadeli halleriyle.

Büyük burjuvanın emekleme dönemi, emeğin de kısa ama sert adımlarıyla uyumlu geçmişti seksenli yılların bolluğuna kadar. Kırılma ve gidilecek yön netleşmişti artık.

Türkiye,  “sistem”in yıllar içinde ‘hatırı sayılır’ yatırım yaptığı önemli bir ileri karakoldu ve öyle kolay kolay gözden çıkarılamazdı. Ekonomik krizler, ambargolar, gelir eşitsizliğinin neden olduğu çalışan kesimdeki milyonların ödeyeceği bedellere bunun için katlanılmıştı;

Burjuva değerleri tam hâkim olamadı topluma ve iş ilişkisine. Bu yüzden adam kayırmak milli sporumuz oldu, adamını bulmak zaten ata sporumuzdu.

“İşini bilen memur”u mazur görüyordu zengini seven Özallı iktidar. Kısa yoldan, paranın üstünden para kazanmanın aracısı “bankerler”, günümüzün kripto para çılgınlığının, sanal kumar sevdasının habercisiydiler adeta.

“Serbest piyasa”  o kadar serbestti ki, doksanlarda bankalar boşaltılıyor, hayali ihracatlar göz göre göre yapılabiliyordu. Hesap sorulması gereken siyasilerin Yüce Divan restleşmeleri sadece siyasi pozisyon alma adına yapılan göstermelik hamlelerdi. Doksanların savruk ortamında, finans da, kapital de Türk milletinin geneli için hayatta kalınacak kadar kazanmak anlamına geliyordu.

Kırsaldan kentlere gelmiş ama kentleşememiş kitleler içinse finans kapitalin bir diğer adı “rızkında çıkan” “bahtına düşen” kadardı. Maneviyatçı ya da seküler olsun, emekçi/çalışan kitleler hep aldatılan ve bedel ödeyen olmuştu.

“Yeni Dünya Düzeni”ne girilirken, Ortadoğu’nun en stratejik konumunda olan Türkiye’yi, “sistem”i sorgulayacak “sol” iktidarlara teslim edecek değillerdi elbette.

Aldatılmaya tepki gösteren Türk Halkına, adil düzen menşeili AKP derman olma iddiasındaydı. Madem kural-ahlak dinlemeyen üçkağıtçı bir düzen halkı soyup soğana çeviriyordu, öyleyse “kul hakkı”nın değerini bilen “Ahiret korkusu” taşıyan yenilikçi kanat Türkiye’ye sunulmalıydı.

Ağır bir ekonomik kriz sonrası gelen böyle bir iktidar, Ortadoğu’da yaşanacak dönüşüm için de biçilmiş kaftandı. Hem adında adalet vardı, kalkınma vardı. Ama olmadı; emeğin, ‘adil düzen’de  üretimin, paylaşmanın yerini zincirlerinden boşalmış bir açgözlülük aldı. Bu yolda kanun, kural, ahlak, ayıplama yoktu artık, her şey mubahtı.

ÇİFTE YENİLGİ

Türkiye’yi AKP yönetiyordu artık. Devletin ve ilgili kurumlarının tek sahibi oldu zamanla. Kamu ihale kanunu, iddaa kuponu gibi duruma göre değişiyordu. Her iktidarın kendi zenginini yaratması olgusu, Türkiye’de müthiş bir ahlaki çözülmeyle beraber ortaya çıkmıştı.

Dünya nimetlerinin geçiciliğine olan inanç, kolay paraya ve onun getirdiği güce ulaşıldıkça etkisini yitirmeye başlamıştı. Seküler parayı bulunca eşinden boşanır, biraz botokslanır sonra da daha genç bir eş seçimiyle “yeni hayat”ını göstermeye çalışırdı. Muhafazakârın parayı bulunca boşanmasına gerek kalmıyordu, ikinci hatta üçüncü paralel hayatı için tanıdık projelerden ev seçmesi yeterliydi.

Artık bir kere yukarıya çıkma fırsatını bulanın, dönüp aşağıya bakmasına gerek yoktu. Lüks tüketim bütün dünyada artarken, Türkiye bundan uzak kalacak değildi. Paranın kaynağını devlet sormuyorken, sokaktaki vatandaş mı soracaktı?

Zaten o vatandaş değil miydi dünya ortalamasının üstünde telefon değiştirip sosyal medyada gezinen, tv başında zaman geçiren. Eriyen orta sınıfın en büyük mahareti olsa olsa vergi borcunu daha düşük göstermek olabilirdi.

Kaldırıma düşmüş bir şeker parçasının karıncaları kendine çekmesi gibi, ne pahasına olursa olsun sınıf atlamak arzusuyla yanıp tutuşan bir güruh oluştu Türkiye’de.

Yere düşen o şekeri bugün medyada, eğlence sektöründe, mafya-siyaset-ticaret arasındaki dostluklarda, belediye teşkilatlarındaki avanta düzeninde görebiliyoruz.

Herkesin yerini bildiği ümmet düzeninde, yönetici sınıf ve varlıklıların ödevleri bellidir. Ayakların baş olmasına da izin verilmez. Bu öğretinin takipçilerinin, sınıf çelişkilerinden doğacak gerilimleri yönetmesine razıydı eski kapitalist düzen.

Geldiğimiz nokta gösteriyor ki, Türkiye’nin muhteşem zenginliklerinin talanına islami kodlu AKP de derman olmamıştır. Tam tersine, muhafazakârlık adı altında ucube bir tüketim alışkanlığı, bencillik ve kural tanımama daha da yaygınlaştı toplumda ve insan ilişkilerinde.

Muhafazakâr demokratların siyaset ve toplum bilgisi, Türkiye’yi yönetmeye yetmiyor artık.

Çürük elmaları ayıklama cesaretini hiçbir zaman göstermeyen, “social democracy”nin  makyajlı sunumu da yaşadığımız çözülmenin panzehiri değil.

Gençlere ve gelecek nesillere, üretmenin, çalışmanın ve dayanışmanın getirdiği zenginliğin hakça paylaşıldığı bir düzeni yaratmak zorundayız.

Türk’ün parayla imtihanı, ahlaklı bireyler yetiştirememesinden değil; ahlaklı kalmayı cezalandıran bir düzenin sürekliliğinden kaynaklanıyor. Bu ülkede para, hala emeğin, üretmenin değil; iktidarla kurulan mesafenin ödülü.(siyasi iktidar dışında kalan her türlü güç öznesi de dahil)

Hukuk, hakları değil gücü korudukça; emek, üretime değil sadakate bağlandıkça bu imtihan bitmeyecek. Türkiye’nin sorunu daha dindar ya da daha seküler olmak değil. Sorun, paranın iktidardan bağımsızlaştığı bir rejimi kuramamış olmamızdır. Devlet, zengin yaratmayı bir yönetim aracı olarak kullandığı sürece toplum çalışarak değil yanaşarak yükselmeye devam edecektir.

Üretmeden zenginleşmenin mümkün olduğu bir düzende, çalışmak erdem değil saflık sayılır.

İşte tam bu yüzden Türk, parayla barışamıyor.

Ve bu aşağılık düzeni değiştirmedikçe, Türk’ün parayla imtihanı da sona ermeyecek.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

  1. Tesekkurler …güzel anlatım….bu düzeni kim değiştirecek? Ülke yağmalandı..

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!