Utanç

Zekiye Yaldız yazdı...

Utanç

Bir anda gülüşüm dondu, kaldı. Günlerdir düşündüğüm, ama kabullenemediğim, “Yok, hayır, öyle değildir.” deyip kendimi teselli etmeye çalıştığım durum gerçek çıktı. Evet, ondanmış bu soğukluk, bu mesafe.

Murat’ın gözlerinde kıvılcımın söndüğü anı çok net hatırlıyorum aslında. Büyük bir coşkuyla kucaklaşmamızın ardından yaklaşık bir saat geçmişti ki, gözlerinin parıltısının sönmeye başladığını fark ettim. Konuyu anlamıştım anlamasına da kendime engel olamayacak şekilde delirmiş gibi hareket etmeye devam ettim. Konu benim coşkumdu. Coşkumun taşkın sularında boğuldu gitti Murat.

Aradan aylar geçmesine rağmen o an gözlerimin önünden gitmiyordu. Normal normal konuşmaya devam ediyorduk gerçi, ama uzaklık, mesafe giderek açılıyordu. Mıknatıs gibi birbirimize çekildiğimiz yerden hızla uzaklaşıyorduk. Mıknatıs tam da buluşmamızdan bir saat sonra kopmuştu. Göğünden kopmuş, hızla yeryüzüne yaklaşan göktaşının inişini izler gibi tedirgin, değmeden geçse diye dua edercesine o anı bekledim. Ruhun karanlıkta asılı kaldığı bir bekleyiş bu… En eğlenceli şakalara bile gülemediğin, acı bir safra gibi seni utandıran şeyi saklamaya, üstünü espirilerle, şiirlerle, şarkılarla örtmeye çalıştığın bir bekleyiş… Demlenme gibi bir şey. Demleme işlemi de acı suyu çıkarıp tat oluşturma değil mi? Ruhunun bildiği bir utancı bilince çıkarma da öyle bir demlenme işleminden geçiyor galiba.

Sonunda felaket kaçınılmaz oldu ve kafama göktaşı çarpmış gibi gerçekle yüzleştim. İnsanın kendisiyle yüzleşirken utandığı anlara denk gelmesi göktaşının yeryüzüne çarpması kadar şiddetli bir çarpılmadır. Bir daha eski kişi olamaz. O yüzden kendini kandırabilecek yalanlar bulanlar hakikatin peşinde koşanlardan daha mutlu yaşarlar hayatı; değişmek zorunda değildirler çünkü. Her değişim bir devrimdir ve devrim, doğum sancısı çekmeden gerçekleşmez.

Şimdi, yeni doğan “ben”le baş başayım. Bir bebek gibi işte, henüz etrafına hayretle bile bakamıyor. Rahmi terk etmiş olmanın kederiyle, yeni dünyanın yakıcı ışığının gözlerine değmesiyle sürekli ağlıyor ben bebek.

Bu “ben” utançtan doğdu. “Ben”in utancı, başka birini kendi gibi sanması ve bütün gizemini,  coşkuyla akan bir şelale gibi köpük köpük yapıp eteğindeki gölete akıtması. Ben şelalesi, “Bu akan su da benim devamım, benim akıttıklarım nasıl olsa.” yanılgısına düştü. Yanılgıydı evet, utanmalıydı yaptığından. Çünkü, taşıdığı suda, dorukların rüzgarını yemiş, boyu yüz metreyi geçmiş kara çamların, ladinlerin kokusunu almış, belki bir ayı ailesinin sohbetini dinlemiş, bir tilki bir kargayla kavga etmiş de sesleri sinmiş, kartal kanatları değmiş karların izi vardı. Oysa o, bütün bu rahiyayı köpürterek etrafa saçıyordu. Bir dere gibi yatağını bula bula ilerlemiyordu. Hemen oracıkta, kısacık bir yükseklikten düşüveriyordu aşağılara. Evet, utanmalıydı kendinden. “Dur” dedi bekçi gölet, “Sakin ol, saçma etrafa bunca güzel kokuyu.” Dinlemedi şelale, kimseleri yanına yaklaştırmadan coşup coşup taştı. Bir şelaleden akan suda ellerini yıkamak istesen de savrulur gidersin o yüzden sadece seyredebilirsin şelaleyi. Ellerini bekçi gölette yıkarsın. Ne balık yaşayabilir şelalede ne başka bir canlı. İşte öyle “ben şelalesi”. Çağıl çağıl sesinin çağıltısı, köpük köpük savruluşu etrafına pek çok izleyici toplasa da kimseyi yaşatmıyor.

Devrim yapıyorum ve şelalelikten dereliğe geçiyorum. Dere olarak büyüyecek yeni bebek ben. Sesimi biraz kısıp, coşkumun dozunu azaltarak bunu yapabilirim sanırım. Balıklar oynaşabilsin, sümbüller açabilsin, ekinler başaklanabilsin diye bu taşlara çarpa çarpa savrulan “ben”den, bu yükseklikten kurtulmam lâzım. Aşağılara inip yayıla yayıla, çayır çimen gezmem lâzım ki, toprağın derinlerine giren geleceğin zürriyetini oluşturacak tohumları sulayıp yeşertebileyim. Murat’ı boğdum gerçi ama belki bir serçe eğilir suyumdan içer. Belki de bu kadar naif bir canlı değil de bir günah keçisi büyük bir günah işledikten  az sonra  üstümden geçerek günahının ateşini serinletir.

İşlediğimiz günah ortaya çıktığında hepimiz üzgün oluruz.  Sorun bu üzüntü değil, üzüntüden nasıl bir ders çıkaracağımız. Sorun, üzgün olduğumuza göre şimdi ne yapacağız sorusuna verilecek cevap. Bence Allah bizden çok üzgün olmamız dışında bir şeyler yapmamızı istiyor. Belli bir süre utanarak yaşamak, üzgün yaşamak başka bir şeye evrilmediği müddetçe Allah için neden iyi olsun ki? Yaşamı besleyen kan, bence utançlardan, vicdan azaplarından alınan derslerle besleniyor. Yüzleşmesi, sorgulaması yapılmayan hayatlar umursamazlıkla devam ediyor. Kokusuz, acısız, baharatsız bir gaz umursamazlık; gevşetir, esnetir ve bitirir.

Doğal olmak biraz böyle, umursamazlık gazı gibi bir şey. Bir yere kadar iyi gelse de sonrası felaket olabiliyor. Tıpkı  buzullar eridiğinde felaketler geldiği gibi coşkulu insan kalbi de buzları eridiğinde felaket getiriyor.  Kalbin buzlarının eridiğini fark ettiğin halde müdahale etmeyerek o doğallık denen umursamazlık gazı  gevşekliğinde erimesine izin verirsen sevdiklerini boğan bir felakete dönüşürsün.

Dersimizi aldık; fazla doğallık ve coşku, düşünen insanı bağışlanmaz bir günah işlemek kadar yakan, utandıran ve kaybetmeye mahkum bırakan şeytanın en sevimli yüzlerinden biri.