Ali Yıldız yazdı…
“Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar değerlidir.”
Böyle deniyordu. Denenmişti, olmamıştı; o halde yanlıştı. İç dinamikle olmadığına göre, dış dinamikle gelecekti; özgürlük de refah da. Darbeler dönemi kapanmış, reel sosyalizm çökmüştü. Herkesin şu liberal vaaza, âmin demesi isteniyordu:
“Laissez-faire, laissez-passer. / Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.”
Öyle de oldu, kamusal kazanımlar, haraç mezat satılmaya başlandı. Devlet et de satmaz, ayakkabı da üretmezdi. Her metanın belirleyicisi, piyasaydı. İlahi güç ondaydı. Zaten, Francis Fukuyama’ya göre, “Tarihin Sonu” gelmişti; liberal bir dünya kurulacaktı. Geçmişte, Avrupa Birliği’ne “Ortak Pazar” denildiği günlerde, “Onlar ortak, biz pazar” diyen solun bile, kafası karışmıştı. Artık, Emeğin Avrupa’sı vardı. Avrupa Birliği, cennetin diğer adıydı.
Baba Bush’un, “Irak’a Özgürlük Operasyonu” başlatmasının arifesinde, bizde de İkinci Cumhuriyetçilerin babası Çetin Altan, “Kapitalizmin, artık kendi müşterisini vurmayacağı bir aşamaya geçtiğini” muştuluyor, Dönek Kautsky’i mezarında ters çeviriyordu. Baba Altan, Irak teskeresinin oylanacağı günün öncesinde, “geçer, geçer” diyerek köşe yazısı kaleme almıştı ama, mücahitler henüz müteahhit olmamıştı, tezkereye Meclis’ten hayır oyu çıktı. Zamanı gelmişti, ABD diş biliyordu; Türkiye, başkanlık sistemine geçmeliydi. Ne Özal dönemindeki gibi, direnen komutanlarla ne de Meclis kararlarıyla uğraşamazdı. Kemalizm de ulus devlet de tasfiye edilmeliydi.
CARLY GROUP YA DA NEOCONLAR
Peki, “Baba Bush” olarak adlandırılan bu Cumhuriyetçi siyasetçi, aslında kimdi? George Helbert Walker Bush, 1989-1993 yıllarında ABD’nin 41. başkanı olmuştu. Halktan biri olarak sunulmasına karşın; sıradan kişiler ne ABD’ni ne de dünyayı yönetemezdi. Adayların görüntüsüne değil, arkasındaki güce bakmak gerekiyordu. Üstelik “Baba Bush”, hiç de sıradan bir kişi değildi. 1976-1977 yılları arasında, CIA’nın başındaydı. Ronald Reagan döneminde de başkan yardımcılığı yapmıştı. Reagan, gençliğinde western filmlerinde rol aldığı için, kimi zaman hafife alınırdı. Reagan, kovboy filmlerinde figüranlık yapmış olabilirdi ama; arkasında, CIA’nın başkanlığını yapmış, gerçek bir silahşor duruyordu.
“Baba Bush” o kadar iyi bir başkanlık yapmıştı ki, egemenler çok memnun kalmışlardı. Sonrasında, oğlu George Walker Bush da, ABD’nin 43. başkanlığına getirildi. Amerikalılar onları karıştırmamak için, “baba” ve “oğul” olarak anmaya başlamışlardı. Eski CIA Başkanı “Baba Bush”, yükselişini kurucularından olduğu Carly Group Şirketi’ne borçluydu. Salt o değil, hangi isimlerin yolu bu şirketten geçmişse, dünyanın her köşesinde zirveye tırmanmışlardı. 160 farklı firmayı bünyesinde barındıran Carly Group’un, en fazla yatırım yaptığı alan, petrol ve savunma sanayiydi. Belki de sayılı isimlerin aynı şirketten çıkması, sadece rastlantıydı. Şirket, çalışanlarına uğur getiriyordu. Yoksa işin sırrı, petrol ve silah ticaretinde mi saklıydı? Kimler çalışmıştı, Carly Group’ta:
ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Dışişleri Bakanı Colin Powell, General John Shalikashvili, eski Savunma Bakanı Frank Carlucci, Bush’un basın sözcüsü James Baker, Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, eski Hava Kuvvetleri Sekreteri Donald Rice, eski sırtlanlardan Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, Ticaret Bakanı Don Evans. Carly Group’un Avrupa başkanı olan, İngiltere eski Başbakanı John Major ile Başbakan Yardımcısı Lord Geoffrey Howe. Filipinler eski Cumhurbaşkanı Fidel Ramos ile, Güney Kore eski Başbakanı Park Tae Joon’ı, neoconlar çetesinin listesine eklemek gerekiyordu.
YÖNETİMDE, CİNSİYET ARAMAK
Avrupa örnekti, demokrasi için kadın eli şarttı. Nihayet, Türkiye’nin başına da bir kadın geçmişti: Başbakan Tansu Çiller. Gelir gelmez, AB ile ABD’nin isteğini geri çevirmemiş, imzayı atıvermişti. Avrupa Birliği’ne girmeden, Gümrük Birliği Anlaşması’nı imzalayan tek ülke Türkiye olmuştu ama, Çiller gurur duyuyordu:
“Dünyadaki son sosyalist devleti yıktık.”
Susurluk Skandalı’nın ardından, “Devlet için kurşun atan da yiyen de her zaman saygıyla anılır.” da demişti ama, olsun; o kadar kusur, kadı kızında da olurdu. Büyük Ortadoğu Projesi’nin mimarlarından, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice da bir kadındı, şöyle diyordu açık açık:
“Ortadoğu’da Türkiye de dahil, 22 ülkenin sınırları değişecek.”
Domino taşları, Afrika kıyılarından başlayarak devrilmeye başlamış, bir zamanlar Arap Sosyalizmi olarak adlandırılan kamucu ülke yönetimleri, sırayla parçalara ayrılıyor, BOP’un rotası doğuya yöneliyordu. Adına, “Arap Baharı” ya da “Arap Devrimi” diyenler de vardı. Ağızlarına aldıkları, her kelime kirleniyordu; bahar, devrim, barış, özgürlük. Cennetin diğer adı olarak empoze edilen Avrupa Birliği üyeleri, her seferinde Amerikan emperyalizminin kuyruğuna takılıyor; saldırılacak ülkelerin elinde, nükleer silahlar olduğu söyleniyordu. Atlantik ötesinden gelen savaş gemilerinin hangarları, barış yüklüydü. Nakaratları aynıydı:
“Sizi özgürleştirmeye geliyoruz.”
Özgürleştirmeye gelenlerin arasında, ABD’li kadın askerler de bulunuyor; Iraklılara işkence yaparken, öldürülen insanların cesetlerinin yanında, gülerek fotoğraf çektiriyorlardı. Dünyaya ve Türkiye’ye kadın eli değmişti; sırada bekleyenler, seviciler ve eşcinsellerdi.

SINIR KOMŞUMUZ AMERİKA
Her şey adım adım ilerlemişti. Önce İran petrollerini devletleştiren, toprak reformu yapmaya kalkışan Yazar ve Avukat Muhammed Hidȃyet Musaddık, 1951’de seçimle geldiği başbakanlıktan, M16 ve CIA provokasyonlarıyla, 1953 yılında alaşağı edilmiş, “vatana ihanet” suçlamasıyla 3 yıl hapis cezasına çarptırılmış, ölene kadar ev hapsinde tutulmuş, ölümünün protestolara neden olacağı korkusuyla, kendi evine gömülmüştü. Ülkesinden kaçan Şah Muhammed Rızȃ Pehlevȋ, yeniden iktidara getirilecek; İran petrolünü, tekrar batılı şirketlere açacaktı. Yıllar sonra ABD, CIA tarafından Musaddık’ı devirdiğini kabul etti. (1)
İran Şahı Pehlevȋ, saray eğlencesine dalmıştı, halkın tepkisi artıyordu. Amerika, bu kez Pehlevȋ’nin yerine, Yeşil Kuşak Projesi doğrultusunda, Sovyetlere karşı Humeyni’yi desteklemeyi tercih etti. Baş emperyalist için, dünyanın her köşesi, oyun alanıydı. O olmazsa, öbürü. Ölen insanların, karıncalar kadar değeri yoktu. Hepsi rakamlardan ibaretti. 1980 yılında başlayan ve sekiz yıl süren İran-Irak savaşında, 1 milyonu aşkın insan öldü. Müslümanlar, birbirlerine yıllarca, “Allah, Allah” nidalarıyla füze fırlatmış; savaşın asıl galibi, her ikisine de gizli gizli askeri malzeme satan, ABD olmuştu.
İran-Irak savaşı bitmişti, savaşlar devam etmeliydi. 1990’da, Irak lideri Saddam Hüseyin, Kuveyt’te saldırtıldı. Halepçe’de, Kürtlere kimyasal silah kullanmıştı. Saddam, kimyasal silahları nereden bulmuş, kimden almıştı?
Dile kolay, ABD’nin isteği doğrultusunda, Körfez Savaşı’na 35 ülkenin “koalisyon güçleri” katılmıştı. En önemlisi, algı ve pazarlamaydı. Körfez Savaşı’nı naklen yayınlamakla görevlendirilen “saygın” kuruluş CNN, bir yandan “Saddam’ın elinde, Avrupa’yı vuracak güçte füzeler var!” algısını yayıyor, diğer yandan da Patriot Füze ve Hava Savunma Sistemi’nin tanıtımını yapıyordu. ABD, teknolojide çok ilerlemişti, savaşlar artık televizyonlardan, naklen yayınlanıyordu. Arap ve Avrupa Birliği ülkelerinin tamamı, kuzey Afrika’dan Mısır ile Fas, hatta Güney Kore, Tayvan, Japonya bile, Patriot Füze ve Hava Savunma Sistemi almak için, sıraya girmişti. Türkiye, müttefiki olduğu NATO’ya güveniyordu.
Saddam’ın, Kuveyt petrollerini vurması, çevre felaketine neden olmuştu. Körfez’in tamamı, kararmıştı. CNN, petrole bulanmış karabatak kuşlarının içler acısı görüntüsünü yakalamış, diğer batılı televizyon kanalları da haberin üzerine atlamıştı. Yayınlar, aylarca sürdürüldü… Propaganda, dezenformasyon, medya manipülasyonu… Ne derseniz deyin, nasıl olsa gerçek ortaya çıktığında, her şey unutulup gidecekti. O zifte bulanmış, zavallı karabatak kuşları, koskoca bir yalandı. Görüntüler, Fransa’da yaşanmış başka bir felaketten alınmıştı.
Notlar:
1- https://tr.wikipedia.org/wiki/Muhammed_Musadd%C4%B1k