'Ve demokratik olarak memleket satılıyor'

Aykut Tayfur yazdı...

'Ve demokratik olarak memleket satılıyor'

Değerli gazeteci Erdem Atay’ın geçtiğimiz günlerde Mihriban Ünal’la yaptığı söyleşiyi izlerken Ünal’ın, “aydın” vurgusu dikkatimi çekiyor. Türkiye’de konu edilen, tartışılan meseleler, normal akla sahip bireyler için öylesine tuhaf ki; söze, yazıya nereden başlayacağını bilemiyorsun. Okuyucuyu içine çekecek ilk cümleleri oluşturmakta zorlanıyorsun. Mantıksız bir soruya mantıklı bir yanıt verme güçlüğüne benzer bir durum…

Ortada bir gerçeklik var ve kitlelere bunu ifade etmek istiyorsun. Birileri seni uçurumdan aşağıya atmak istiyor. Her kafadan bir ses çıkıyor ve senin sesin boğulup kalıyor. Bir noktadan sonra gücünün tükendiğini hissedersin. Ne haliniz varsa görün mü, demeliyiz? Desek bile duyarlı ve gerçek bir aydın bunu içten söyleyebilir mi?

Bir şekilde ifade etmeye, açıklamaya mecbursun. Fakat muhataplarında bilinç ve anlama düzeyi ne seviyede?

Aydın sorunumuz, daha doğrusu sahte aydın meselesi Türkiye’de her zaman bir sorundu. Ancak yine de birbirinden kıymetli gerçek aydınlarımız ellerinden geldiğince, fırsat bulduklarında her platformda halka görmediklerini göstermeye çalışıyor ve uyarılarda bulunuyordu. Arada bir de olsa o değerli insanların ışığından faydalanırdık.  Artık yok!

Bugün gelinen noktada gazeteler ve Tahsin Yücel’in ifadesiyle; renkli kutuda (TV) boy gösterenler birbirlerine muhalif gibi görünseler de aralarında bilgi, fikir ve gerçekleri halka göstermemek konusunda fark yok. Hatta birbirlerine muhtaç, birbirlerini besler durumdalar. Tartışmalar birer horoz dövüşüne dönüyor, izleyenler bahisçi gözüyle görülüyor. İki taraf olarak yıllardır ekranlara çıkarılan bu insanlar halka yapılacak en büyük kötülüğü yapıyor. Zaten kadın, yemek, evlilik temalı yayınlar ve sonu gelmeyen dizilerle koskoca bir toplumun bilinç düzeyine vahşice saldıran medya, insanlarımızın düşünme yetisini yok etmek için senelerdir elinden geleni yaptı. Artık bilinen yöntemlerle bir şeyleri ifade etmek neredeyse imkânsıza döndü.

İnsanların kendini ifade etmede seçtiği yöntemler konuşmak veya yazıdır. Burada da sözcüklere ihtiyaç vardır. Sözcüklerin, cümlelerin hitap ettiğiniz kitlede bir etki yaratabilmesi için zihinlerde o sözcüklerin bir anlam ifade etmesi gerekir.

Sevgili Nihat Genç’in verdiği bir örneği anımsıyorum: “Bir genç, bilmediği yerde denize girecektir. Karşıdakilere bağırır, ‘burası derin mi?’ yanıt, ‘sığ orası, sığ!’ Genç adam bunu duyunca suya atlar ve kafasından yaralanır.” Belli ki bu kişi, “sığ” sözcüğünün anlamını bilmiyordu. Bunun bedelini ağır ödedi.

Türkiye’nin durumu giderek bu örneğe benziyor. Aydınların halktan kopukluğu meselesi değil bu. Horoz dövüşünün taraflarının zaten kendi kitlesi var. Bu insanların geçim kaynağı bu. Halk, onların birer yazar, aydın, fikir emekçisi olmadığını anladığı gün ancak bir şeylerin değişmesini umut edebiliriz. Ekonomiyi, üretimi, bilimi, sanatı, edebiyatı konuşan insanlara ihtiyacımız var bizim. Bu konuları yeni ve sağlam temele dayalı teorilerle destekleyen konuşmaları duymalıydık. İşte, iktidarın birkaç sene önce bıraktığı “açılım” safsatası bir zamandır muhalefetin gündeminde. Bunun tamamen iyi niyetle ele alındığını varsaysak bile böyle bir tartışmadan ne elde edeceksin? Konuyu gündeme getirip işleyenlere bakınca bunun iyi niyetten yapılmadığı da aşikâr.

Yine Nihat Genç, yıllar önce yaptığı bir konuşmada, ülkenin farklı yerlerindeki gençlerin, çocukların hayallerine değinerek, onlara yeni tatlar, yeni zevkler sunulmasını, bunu talep edecek kitlelerin oluşturulmasını, dile getiriyor. Bu yeni tat, doğunun ücra köşesindeki bir köyde babası çiftçi olan kız çocuğunun bir tiyatro sanatçısı olmayı hayal etmesidir. Yoksul bir aileden yetişen bir çocuk, yetiştiği kasabaya büyük bir fabrika açmanın hayalini kuracak, Karadeniz’den dünyanın en ünlü piyanisti çıkacak, ressamı çıkacak, bilim insanı çıkacak. Oysa siyaset ve medyadaki figürler ailelerin, çocukların, gençlerin bırakın hayalini gerçekleştirmesini, hayal kurmalarına bile engel oluyorlar. Bu insanlar, kendilerini dinleyenlerin, okuyanların zihninde hayal kuracak beyin hücresi bırakır mı? Aydın bir insan çıkıp konuştuğunda, yazdığında insanlar kendi köylerinin, kasabalarının ötesindeki tatları arayacak bilinçle tanışabilmelidir. Buradaki “tat” mecazi bir anlamda, ancak gerçek bir aydının, insanlara yeni bir lezzeti tanıttığı güzel bir örneği anımsıyorum: Nazım Hikmet, eşi Vera Tulyakova ile Kislovodsk’a gider. Yerel gazetelerde Nazım Hikmet’in şehre geldiği yazılınca büyük bir kalabalık, kaldıkları otelin önünde toplanır. Çocuklar da vardır. İnanılmaz bir sevgi gösterisiyle karşılaşır. Ardından sonu gelmeyen davetler başlar, ancak bunca etkinliğe yetişmeleri imkânsızdır. Çocukları ve kadınları da asla kırmak istemez. Bir süre sonra Vera’yla birlikte şehrin en uzak mahallerine kaçarlar. Sessizlikte huzur bulurlar. Karlı bir havada dolaşırlarken bu küçük ve merkeze uzak mahallenin bir caddesindeki kabalık dikkatlerini çeker. Yaklaştıklarında seyyar satıcının; “Patatese benziyor, yani tatlı patatese,” diyerek açıklamaya çalıştığı muzları gören Nazım Hikmet sevinçle birkaç kilo alır ve kalabalığa dağıtır. Nihayet muzun tadına bayılan kalabalık, satıcı kadının elindeki bütün muzları alır ve bu kez de onlar Nazım ile Vera’ya ikram ederler. (Bahtiyar Ol Nazım – Vera Tulyakova Hikmet, Yapı Kredi Yayınları Hülya Arslan Çevirisi)

Oysa bu sahte aydın tipi ve medyanın diğer saçmalıklar furyası geniş kitlelerle gerçek aydınların arasına set örmekte. Bunlar, arzu etmedikleri bir sonuçla karşılaşınca serzenişlere de başlarlar. Tahsin Yücel’in ifadesiyle: “…bir yandan da belleksiz bir toplum olduğumuz söyleniyor. Bilgiye bu denli kararlı bir biçimde sırt çevirenler insanda bellek mi bırakır?”

“Sığ” kelimesinin anlamını bilmeyen gencin başına gelenden daha kötüsü var önümüzde. Bu insanlar artık öyle bir kitle yarattı ki, kişiler “burası derin mi?” diye sormuyor. Uyarı yapanları da dinlemeyip, o sığ suya atlıyor. Sözcükler bir iletişim aracı olmaktan çıkıyor. Yalan söyleyen ve insanları kandırarak geçimini sağlayanlar daha ne istesin?

Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu partide ön saflarda yer alan bir kadın, ‘“Mustafa Kemal’in askeriyiz’ sözünü kabul etmiyorum,” dediği günlerde, oldukça popüler bir gazetecinin halktan insanlarla yaptığı yayında, yine partinin gazeteci kökenli bir yetkilisi bu kadına sahip çıkan bir açıklama yapıyor ve salondaki insanlar hep bir ağızdan “Mustafa Kemal’in askeriyiz,” diye bağırıyor. Topluluk hem Atatürk’e karşı olana sahip çıkıyor, hem Atatürk’e. Oysa sahip çıktığın kadın Atatürk’ün karşısında bu nasıl bir çelişki? Sonraki süreçlerde zaten Atatürk’e hakaret edenler, Atatürk’ün yaptıklarını sertçe eleştirenler, hatta isim vermeden onu katliamcı gibi gösterenler bu partide en tepelere geldi. Zaten genel başkanları da, ömürleri “Üniter Devlet” ve Türk Ordusu’na düşmanlıkla geçmiş insanlara, yazar, aydın diye sahip çıkmadı mı?

2000’li yılların başlarında AB’den sık sık Atatürk’ten, Kemalizm’den vazgeçin uyarıları gelirdi. Yakın zamanda böyle bir haber okuyan var mı? Niye gelsin, Atatürk’e sahip çıkan mı kaldı?

Bu arada dini söylemleriyle öne çıkan insanların, “sallıyorum bir ayet”, “liderimizin sünneti”, “Biz onun (Hz Muhammed) gibi olmayacağız,” diyenlere tepki gösterilmemesi de aynı sonuçtur.

 

Bu tuhaf duruma onlarca isim verilerek örnekler çoğaltılabilir, ayrıntıları tartışılabilir. Konu: Türkiye’nin aydın sorunudur.

 

2004 yılında rahmetli Attila İlhan, Hulki Cevizoğlu’na konuk olduğunda Cevizoğlu, Erol Manisalı’nın kitabında şunları okuyor ve soruyor; “‘İşte yeniden Tanzimat zihniyeti. Yeniden mandacılık. Üstelik bu hainlerin içinde kendisine solcu diyenler var. Hadi şeriatçıları, bölücüleri, liberalleri anlıyorum, ama bu namussuzlar; kendine solcu deyip, Türkiye’yi pazarlayanlar, al birini vur ötekine (…) Söylediklerini alt alta yaz, oku, ihanet belgesi çıkar.’ Bu sözler size mi ait?”

Attilla İlhan gayet sakin bir şekilde “evet,” diyor. Ve yine şunları söylüyor:

“Demokrasinin kendisini tuzak olarak kullanıyor Amerika. Medyayı, gazeteleri, televizyonları ve siyasi partileri ele geçiriyor. Birçok sivil toplum kuruluşuna imkân sağlıyor. Birçok üniversiteyi destekliyor. Bunları destekleyince hepsi onların fikirlerini savunuyorlar ve demokratik olarak memleket satılıyor.

Son cümleyi tekrar etmeden: Geçtiğimiz günlerde Tilki (Fox) adındaki TV. kanalı yine “demokratik” bir yayın yaptı. Bu programları yapan kişinin masasında Atatürk portresi var! Ve daha önce çağırdığı bir “uzmanına” da bir demokrasi tanımı yaptırmıştı, o yayında aynen şunlar söylendi: “Biz bilmiyoruz demokrasi’yi. Demokrasi, ‘ben çıkıp şunu diyebilmeliyim, ‘ben bu ülkeyi bölmek istiyorum….’”

Şimdi rahmetli Attila İlhan’ın son cümlesini tekrar edelim; “demokratik olarak memleket satılıyor.”

 

Geniş halk kitleleri yanlışları bile bile birilerinin sözlerini duymaya, dinlemeye, okumaya, hatta yetmez, bir de onları sosyal medya ve internet üzerinden de sıkı sıkıya takip etmeye devam etsin!?

Tüm bunları nasıl açıklamak gerekir? Ortaya koymaya çalıştığımız resmi var eden etkenler nelerdir? Bu sebeplerin sonucu diğer sebepler ve nihai durum; bireysel ve toplumsal davranışlar temelinde açıklaması ve çözümü nedir? Bu soruların yanıtlarını ne tek kişide ne de tek yazıda bulmak mümkün değil. Okuyucu, ekran karşısına geçtiğinde boş tartışmaları yapanların kullandıkları sözcüklere, ses tonlarına, mimiklerine, tüm beden diline birkaç dakika dikkat etsin. Bu insanları bir anlığına süzgeçten geçirin, bir farklılık sezdiğiniz anda, hipnotizmanın etkisinden kurtulur kurtulmaz her birey kendi özgür zihni ve “damarlarındaki o asil” kanıyla, o güzel yüreğiyle baş başa kalsın… bu yeter!

 

Son olarak;  Türk yazın dünyasına çeviriler, romanlar, öyküler ve denemeler kazandıran, öğrenciler yetiştiren değerli Türk aydını Tahsin Yücel, 2000 yılında farklı konuları bir araya getirip değerlendirdiği Salaklık Üstüne Deneme adlı kitabını yayımlar. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan bu çalışmada fikrimce, Tahsin Yücel salaklığı bilimsel olarak ortaya koymuştur. Romain Gary, Roland Barthes, Flaubert, Camus gibi yazarların tanım ve tespitleriyle bir sonuca ulaşmaya çalışmıştır. Saçmalıkların bir üst yapı olgusu fikri ortak kanıdır. Flaubert’in örneğiyle, “en olmayacak zırvaları, yüksek yöneticiler, yüksek din adamları, ünlü filozoflar üretir,” demiştir. “…saçmalık başka ürünlerde hiç bulunmayan bir özellik sunar: Tüketicisi kendisini üretici sanır. Salaklığın ölümsüzlüğü de öncelikle bundan kaynaklanır.” diyerek bitirir çalışmasını. Kitaba adını veren bu bölüme iki başlık seçmiştir Tahsin Yücel: “Salaklık Üstüne Deneme”, “Ya da Onu Yukarıda Arayın”.

Tahsin Yücel, 2012 yılında katıldığı bir televizyon yayınında da “salaklıktan beslenilmesin,” diyerek bitiriyor sözlerini.

Saçmalıklarla geçen zaman… Türkiye’nin ekonomi, eğitim ve bölgesel sorunları önümüzde duruyor. Bunca olumsuzluğa rağmen umudun kendisi nerede? Attila İlhan’ın cümleleriyle ifade edelim: “Türklerden ümit kesilmez (…) Fransızları böyle söyleyip kızdırırdım; tarihin hangi safhasında siz hep varsınız? Biz hep varız…”

Biz hep vardık, var olmaya da devam edeceğiz.