Ya unvan ya ölüm! Geri ülkelerde üniversite hastaneleri…

Uzak bir ülkenin küçük bir tıp fakültesinde, 'düzenin adamı' bir öğretim üyesi vardı. O’na kısaca 'A' diyelim. Bırakın öğretim üyeliğini, doktorluk için gerekli asgari bilgi ve beceriden bile mahrum olmasına rağmen siyasi/ailevi bağlantıları sayesinde 'Hoca' ve bölüm başkanı olabilmişti.

Ya unvan ya ölüm! Geri ülkelerde üniversite hastaneleri…

Prof. Dr. OKAN BÖLÜKBAŞI

Uzak bir ülkenin küçük bir tıp fakültesinde, “düzenin adamı” bir öğretim üyesi vardı. O’na kısaca “A” diyelim. Bırakın öğretim üyeliğini, doktorluk için gerekli asgari bilgi ve beceriden bile mahrum olmasına rağmen siyasi/ailevi bağlantıları sayesinde “Hoca” ve bölüm başkanı olabilmişti.

Ancak bu mevkisini korumasının yegane yolunun, rektörün en has hafiyesi olması ile mümkün olabileceğini bilecek kadar kurnazdı. Şüphesiz bu görevi lȃyıkıyla yerine getiriyordu.

Eğitim öğretim faaliyetlerindeki hȃl ve davranışları ise “vahim”di. Eğer zor bir vaka, asistanlar tarafından kendisine takdim edilmiş ve ne yapılması gerektiği sorulmuş ise bulabildiği en iyi çözüm daha büyük bir tıp fakültesi hastanesine hastanın nakli, olurdu.

Asistanların ya da öğrencilerin soru sormalarını engellemek için, ki bu durumda cehaletinin anlaşılması tehlikesi vardı, devamlı asabi ve saldırgan bir yüz ifadesi ile dolaşırdı. Soru soranı da karşı bir soru ile azarlar, bağırıp çağırır, hatta hakaret ederdi. Karşıdan görenler, o an sinirinden patlayacağını zannederlerdi. Bu hali, karşı tarafı sindirir, sorunun ne olduğu böylece unutulurdu. Meseleleri çözmek, bölümdeki genç uzmanlara kalırdı.

“A” ve “B” ÇATIŞMASI

Aynı bölümde bir diğer öğretim üyesi daha vardı. Ona da kısaca “B” diyelim. B, bu kliniğe A’ dan sonra atanmıştı. Bir şeyler yapmaya çalışan, öğrencilere ve asistanlara kıt olanaklara rağmen yardımcı olmaya çalışan insancıl biriydi. Zamanla A’nın ehlileşeceği ve köşesine çekileceği umudu ile çalışırdı. Aldığı maaşı hak etmeli, gece gündüz çalışarak ülkesinin bilimine kendi çapında katkıda bulunmalı idi. Buna gerçekten inanıyordu. Oysa fazla iyimser ve tecrübesizdi!

Biraz  saf diyebileceğimiz B, asistanlar ve diğer çalışanların A’nın hakaretlerini nasıl sineye çektiklerini de anlayamıyordu. Bu konuda, yani onurlarını, haysiyetlerini korumaları konusunda, onları yüreklendirmeye kalktığında aldığı cevap, her zaman için boş bakışlar ve sessizlik olurdu. B’nin o zamanlar anlayamadığı şey şuydu; çocukluktan itibaren susmaya, boyun eğmeye, sineye çekmeye alışmış insanlar (Sorgulama yoluyla öğrenme yetileri gelişmemiş, ön yargıların sınırladığı duvarların arkasına hapsolmuş, öğrenme yöntemlerini; diyalektiği-cedeli bilmeyen bu olgunlaşmamış insanlar) diplomaları ya da unvanları ne olursa olsun, bu alışkanlıklarını tüm yaşamları boyu sürdürmek zorunda kalırlar. Onlar fikir üretemezler ve haksızlıklara baş kaldıramazlar.

Güya yüksek eğitimli ve seçkin mesleklere sahip görünen bu tip insanların oluşturduğu toplumların geleceği her zaman için karanlıktır.

ASİSTAN SEMİNERLERİ!

Bu çalışma ortamının getirdiği günlük sorunların devamlı gerdiği B’nin, A’ya duyduğu tepki bir keresinde doruk noktasına çıktı. A, B’nin katılmasını istemediği asistan seminerleri yapıyordu. Seminerler, bölümdeki diğer öğretim üyesi olan B’ye haber verilmeden yapılıyordu. Çünkü B, sunulan her bilgiyi sorgulayan ve ülke gerçekleri ışında kullanılabilirliğini tartışan bir zihin yapısına sahipti. Bu tartışma yöntemini eğitim toplantılarında da yaparak asistan ve öğrencilerin gelişmesini ve bilimsel tartışma ortamlarına da alışmalarını istiyordu. Bu durum, A tarafından kendi otoritesine bir başkaldırı ve tehdit olarak görülüyordu. Kendine güvenemeyen kişi, başkaları üzerinde tahakküm kurma ve onları yetkisiz kılma ihtiyacı duyar. Bir sebep daha vardı. A ve B nin üyesi olduğu bölüm dahiliye, beyin cerrahisi, radyoloji  ya da patoloji gibi başka bölümlerle yapılması gerekli büyük eğitim toplantıları ya da vaka takdimleri (Teşhis konulamamış ya da çok nadir görülen ilginç vakaların tüm yönleri ile tartışıldığı toplantılar) yapmak zorundaydı. Zaman zaman diğer bölümlerin hocaları, uzmanları asistanları ve öğrencilerinin katıldığı, büyük amfide yapılan tartışma-konferans (kliniko-patoloji toplantısı) oturumları oluyordu. Burada, herkesin gözü üzerinizde iken, anında, önemli sorulara cevaplar vermek ya da hazırlık için zaman olmaksızın (irticalen), yeni bir tedavi yöntemi hakkında orada hazır bulunanlara karşılaştırmalı bilgiler vermeniz beklenirdi. A, bunların hiçbirini “kıvıramaz”dı. O yüzden bölümün bu tür toplantılar yapmasını, mümkün olduğunca, yasaklıyordu. Eğitim nasıl olacak mı dediniz? Soran ya da denetleyen kim?

İLAÇ ŞİRKETLERİNDEN YEMLENME

Küçük ülkelerde ilaç şirketleri devletlerden çok daha kuvvetlidir. Bu ülkede de durum böyle idi. Ülkenin ulusal sağlık politikasına, uluslararası ilaç tekelleri karar verirdi. Bu tekellerin temsilcileri, sadece ilgili bakanlıkların kodamanlarını değil çıkarlarına uygun davranan doktorları da deyim yerindeyse yemlerlerdi. Bu adam satın alma taktikleri seyahat desteği, basit hediyeler şeklinde olabildiği gibi bazen doğrudan maddi girdi şeklinde de olabilirdi. Bu işlerde aslan payını, bölüm başkanları alırdı. Tahmin edilebileceği gibi A’nın en büyük becerisi bu türden menfaat edinmekti. Bu alanda çok başarılı olduğu gerçeğini kabul etmek gerekir. Hasta başına, reçeteyi yazan doktorlara büyü “ayni” yardım yapan şirketlerin ilaçlarını tercih ederdi. Bu tip ilaçlar çok pahalı olup nadir görülen ciddi hastalıkların tedavisinde kullanılır. Aslında A bırakın bu hastalıklara teşhis koymayı, isimlerini bile doğru telaffuz edemezdi. Ama, hediyesi yüksek ilaçları yazabilmek için aslında hiç de böyle hastalıkları olmayan hastaları kliniğe yatırıp, gereksiz ilaç uygulamalarını yapacak ölçüde fütursuz ve ahlaksızdı. Klinikteki asistanlar ve uzmanlar da, sessiz kalarak, bu suça iştirak ediyorlardı (Suçun işlenişini görmek ama gözlerini kapayıp başını öte yana çevirmek, o suç eylemine katılmak sayılır- Roma Hukuku). Terbiye ve ahlak düzeyleri ile insani gelişim özellikleri, bu durum için uygundu.

Bir defasında, klinikte yapılan seminer esnasında, B tesadüfen odaya girdi (Ona haber verilmemişti). A ve etrafında halka şeklinde asistanlar, uzmanlar oturmuş, başları önde, bir şeyleri içlerinden sessizce okuyorlardı (Bir tür “Zikir” hali). Okudukları şey, eski ve yanlışlarla dolu bir tıp kitabından rastgele seçilmiş bir bölümdü. Rastgele, çünkü A belli bir hedefe yönelik eğitim/öğretim planlaması yapabilecek çapta bir hoca, hatta anaokulu hocası bile değildi. İlkokullardaki “Sessiz İçinden Okuma” seansı gibi hepsi aynı anda, ama tabii ki içlerinden, aynı bölümü okuyorlardı! Ülkenin en iyi üniversitelerinden gelen asistanlarla, en iyi yerlerde ihtisasını tamamlamış uzmanlar bu kepazeliği (sessiz kalarak) onaylıyor ve “oyuna” katılıyorlardı.

ÜNİVERSİTE HASTANESİNDE MANKURT OLMAK!

İşte tam da o zaman B, ilk kez, bir şeyleri anlamaya başladı. Olayın O’nu, A’yı, asistanları, bu küçük üniversiteyi aşan, ama çok aşan, tüm ülkeyi ilgilendiren temel bir zihniyet sorunu olduğunu fark etti. B, kendini çok küçük ve çaresiz hissetti. Bu ülke muhtemelen bir mankurt salgını istilasına uğramıştı. Evet, kesinlikle böyleydi.  Acaba mankurtluk bir yavaş virus enfeksiyonu mu idi?(1) Belki de toplum tekrar tekrar enfekte oluyor, bu nedenle mankurtlaşıyor ve B gibi bazıları ise bir çeşit genetik direnç nedeniyle etkilenmiyordu.

Böyle korku filmleri vardır. Filmin kahramanı, herkesin zombileştiği bir bölgede onlara yakalanmamak için kaçmak ve saklanmak zorundadır. Filmin sonuna doğru, seçenekleri giderek tükenir ve gerilim kaçınılmaz olarak yükselir. O da zombi olacaktır. Ne yapmalı? (Çernişevski de on dokuzuncu yüzyıl Rusya’sında böyle hissediyordu)(2). Rusya bu yollardan geçmişti ve son 200 yıl içinde tanımlanan sorunlara ilişkin muazzam bir bilgi birikimi elde edilmişti. Çoğunluğun mankurt olduğu ülkelerde, mankurt sürülerine katılmamaya direnebilen bir avuç insan nasıl dayanır? Tabii ki çok büyük baskılarla yüzleşmek zorundadırlar.

BİLE BİLE ÖLÜME GÖNDERİLEN GENÇ HASTA

Her neyse, B giderek daha çok felsefe, toplumbilim ve tarih okumaya başladı çünkü toplumun bu kronik davranış bozukluğunu anlamak istiyordu. Doktorluk mesleğine genç yaşta Vietnam benzeri bir askeri çatışma bölgesinde başladığı ve “araf” civarında bol “deneyim” kazandığı için, zaten oldukça “melankolik bir ruh yapısına sahip B, artık Styx (3) nehrinin güvenli kıyısından kendi isteği ile ayrılmıştı. Öğrenmek istiyordu; öğrenmenin bedeli de buydu işte. Yolculuk (İster felsefi deyin ister ruhani) devam ediyordu. Ancak şu ana kadar öğrendiği gerçekler yeni soruları cevaplamaktan uzaktı. O zamana dek, bu basit gerçeği yani toplumun çoğunluğunun mankurtlaştırılmış olduğu gerçeğini, fark etmemişti. O günden sonra, yavaş yavaş o ülkede bilimsel bir şeyler yapılabileceğine ilişkin şevkini kaybetmeye başladı; dar yaşamsal hedeflerine ve araştırmalarına odaklandı.

Yağmurlu bir öğleden sonra, laboratuvarının penceresinden dışarıyı seyredip dalgın, dalgın tüm bunları düşünürken telefon çaldı. Bir başka hastanedeki arkadaşı, yakınını gönderiyor ve muayene etmesini rica ediyordu. Bir süre geçmesine rağmen, hasta gelmedi. Daha sonra, bölümdeki uzmanın anlattığına göre, aslında hasta gelmiş ama kapıdaki isimlere bakıp, ünvanı daha büyük olan A’yı tercih etmişti. Üstelik bunun için yüklü bir ücret ödemişti (Oysa B, bu gibi durumlarda, karşılıksız yardımcı olurdu).

Gelen hasta, otuzlu yaşlarında bir kadındı. Başı ağrıyordu. A, basit birkaç ağrı kesici yazıp hastayı evine göndermişti. Ancak birkaç gün sonra hastanın yakınmaları şiddetlenmiş ve tekrar A’ya başvurmuştu. Baş ağrılarının muayenesi çok dikkatli yapılmalı, acil müdahale gerektiren tehlike işaretleri hakkında bilgi ve tecrübe sahibi olunmalıydı. A, bu donanımlara sahip değildi. Hastadaki tehlike işaretlerini fark etmemişti. Tesadüfen orada bulunan uzman, durumu fark etmiş ve hastaya gerekli tıbbi incelemeyi yapması için A’dan izin istemişti. A, kerhen onaylayınca, ancak yapılabilen incelemede beyin kanaması saptanmıştı. Hasta her an ölebilirdi. Durumdan haberdar olan A, hastayı “Lütfen” hastaneye yatırdı ve asistanlara emanet etti. Oysa beyin damar balonlaşması olasılığına karşı ivedilikle girişimde bulunması ve bu duruma yönelik gerekli acil tedaviye başlaması gerekirdi. Tabii ki A, bu bilgilerden de mahrumdu. Hasta, birkaç gün içinde komaya girdi. Paniğe kapılan A, her zamanki gibi, hastayı daha büyük bir merkeze nakletti. Ancak artık çok geçti. Hasta, oraya ulaştıktan çok kısa bir süre sonra, ameliyat edilemeden öldü.

KURUMSAL BİR ÜNİVERSİTE ÖZLEMİ

Bu olaydan iki ay kadar sonra B’nin yanına bir adam gelerek kendini tanıttı. Ölen hastanın kocasıydı. Kendisi bir öğretmendi. Muayene için geldiklerinde, daha iyi olur düşüncesi ile, ünvanı B’den yüksek olan A’yı tercih ettiklerini bu işe kendisinin neden olduğunu, böyle olmasa, yani B’yi seçse, muhtemelen karısının hayatta olacağını bildiğini ve büyük bir vicdan azabı duyduğunu söyledi. B, hiç tepki vermeden sessizce dinledi. Sonra, oldukça sakin ve kuru bir sesle, beyefendi siz, eşinizin kaderinde trajik bir rol oynadınız. Ünvanı seçmekle, ölümü seçtiniz. Bilemediniz ki geri kalmış ülkelerde ünvanlar anlamsızdır….

Bir ülkenin toplumsal gelişmişlik düzeyini, halkının ulusal tarih bilinci, geleneklerine ve kültürel kimliğine sahip çıkışı gibi göstergelerden kestirebilirsiniz. Üniversitelerindeki akademik törenler, atamalar da dikkate alınan ölçütler ya da akademik tören açılışlarında yapılan konuşmalar bile, kabaca, dünya devletlerini gelişmişlik açısından sınıflandırmak için kullanılabilir. Örneğin aşağıdaki açılış konuşması, bir üçüncü dünya ülkesinin fason üniversitesinde olmaz. Bu konuşma, 1946 ‘da, Sheffield Üniversitesi açılışını yapan şair J. Masefield tarafından yapılmıştır: “Bir üniversiteden daha güzel olan çok az dünyevi olay vardır.  Öyle bir yer ki burada cehaletten nefret edenler bilgilenmekte, gerçeği algılayanlar ise başkalarına da bu gerçeği göstermek için çaba harcamaktadırlar. Öğrenciler ve araştırmacılar, bilgiyi ararken birbirleri ile kenetlenmiş olarak fikirleri tüm incelikleri ile değerlendirirler; sıkıntı içindeki ye da sürülmüş düşünürlere kucak açarlar ve nihayet düşünce ve öğretinin vakarını en üst tutup ve bütün  bunlar için mihenk taşları oluştururlar. Bir üniversiteden daha dayanıklı olan çok az dünyevi olay vardır. Dinler tarikatlara ayrılabilir veya aykırı düşüncelerle sarsılabilir, hanedanlar yok olabilir; fakat üniversite, yüzyıllar boyunca devam eder. Yaşam nehri, üniversitelerden geçer ve düşünürlerle araştırıcı, hiçbir zaman ölmeyecek olan yeni fikirler üretmek ana amacı etrafında birleşirler. –Doğru seni özgür kılacaktır- ve üniversitenin görevi, sonuç ne olursa olsun doğruyu aramaktır.”

GELİŞMEMİŞ ÜLKELERDE ÜNİVERSİTE

Gelişmemiş ülkelerde ise, üniversitelerin amacı doğruyu aramak falan değildir. Araştırma olanağı ya da ödeneği yeterince yoktur ya da göstermeliktir. Bir şeyler yapmaya çalışanlar ya da bulanları hemen derdest eden, süren ya da cezalandıran bir “gayrı-resmi düzen” vardır. Kurallar ya da kanunlar neredeyse tamamen, kişiye özel ve duygusaldır. Tecrübesiz kişilerin düzenin nasıl işlediğini anlaması epey zaman alır. Tabii ki kişinin yetiştiği ortam ve kurnazlık düzeyi uyum ve “Hayatta Kalma” şansını belirleyici olacaktır. Bu süreç zor ve acı vericidir. Kurnaz, hemen “olayı” çözer ve kendinden istenildiği gibi davranarak, rahat eder. Bu gibi ülkelerde hiç çalışmadan ve hiçbir şey bilmeden geçinip gitmek ve emekli olmak mümkündür. Yeter ki, cahil ve kıskanç akademik amirlerle ters düşülmesin.(4) Genç akademisyen, gerekli ilişkileri, istenen asgari ölçütlerde sürdürür, suya sabuna dokunmaz ise geçinir gider. Akademik unvanlara, kavuşur. Cahil ülke halkına, kendini bilim adamı falan gibi yutturup bu şekilde menfaat sağlayabilir. Ancak ülke dışına çıktığında saygınlığı sıfırdır. Uluslararası kongrelerde arkalara saklanır, akademisyen kimliğini, utandığı için gizler. Bilgili ve üretken bir bilimci ise, kendini yer bitirir. Düzen, ilerlemesine, kendini geliştirmesine izin vermez. Kısa sürede körelir. Kabuğuna çekilir. Bireysel çabalarla ufak tefek uluslararası başarılar elde etse bile arkasını getiremez.

Günümüz bilimi, ancak, kurumsallaşabilmiş ortamlarda ve devamlılık gerektiren bir takım işi olduğundan bu tip başarılar giderek söner ve unutulur. Bu noktada Britanya eski Başbabakanı Benjamin Dizraeli’yi hatırlayalım: “Individuals may form commities but institutions alone, can creat a nation” demişti (4). İngilizler, bunu başaran ilk ulus oldu.

Yazının girişindeki şairin yaptığı açılış konuşmasından aktarılan alıntı tesadüf değildir. Bireysel başarılar, kurumsallaşma sağlanamaz ise ulusal başarılara giden yolu açamaz.

Bu, kültürde de sporda da bilimde de böyledir. Çünkü arkası gelmez, gelemez. Kısmen Doğu Avrupa ve Çin hariç, hemen hemen tüm Asya’da buna örnek olarak verilebilir.

Bu “sanal” üniversitelerde idari ve akademik denetimi sağlayan mekanizma, mükemmel işleyen bir “haberalma” ağıdır. Her üniversitenin doğrudan rektöre bağlı bir hafiye örgütü (Tabii ki gayriresmi) vardır. Tüm akademik yükseltmelerde temel kararların alınmasında, bu teşkilatın sağladığı “jurnaller” çok önemli bir rol oynar. Adli olaylarda ve idari düzenlemelerde olduğu gibi akademik dünyada da tüm kurallar, gelişmiş ülkelere benzemekte ve hatta yer yer onlardan daha da katı gibi görünmektedir. Ancak bu düzen, tümüyle, zavallı arkasızlara uygulanmak içindir.

Çıkar gruplarının üyeleri, zavallılara karşı acımasızca uygulanan akademik kanunlardan bağışıktır (Immune).

Bu kanunların sınırı da yoktur kişi doğru dürüst konuşmaktan aciz birisi bile olsa (Hatta bazen, “temyiz” kudretinden yoksun bir kişi olabilir) ONLAR HER TÜR kural, kanun ve yaptırımdan muaftır, yeter ki uygun kılıf bulunsun.

Ülkedeki devlet örgütü yeterince gevşemiş, sulanmış hatta çökmüş ise bu halde uygun kılıf kullanmaya da gerek kalmaz.

DİPNOTLAR

(1) Mankurt; ünlü Kırgız yazarı Cengiz Aytmatof’un Gün Olur Asra Bedel romanında anlatılan bir Türk efsanesi. Avarlar, baskınlar sırasında kaçırıp köle yaptıkları Kırgız esirlerini anlatır. En değerli köleler, “Mankurtlar”dır. Sadece güçlü ve sağlam yapılı esirler arasından mankurt elde edilir. Bu seçilmiş esirlere özel işkenceler uygulanır. Uzun işkence süreçleri sonunda hayatta kalabilen esirler, mankurt olur. Mankurtlar, verilen her zor görevi, üstelik en zor doğa koşullarında yerine getiren ancak neredeyse hiç bir maliyetleri olmayan eşsiz kölelerdir. Çok az yer ve giyim ya da barınma için pek bir şeye gereksinim duymazlar. Çok güçlü ve dayanıklıdırlar. Sadece efendilerinin emirlerini yerine getirirler. Önceki hayatlarını, toplumlarını hatta ana, baba, çocuk ya da eş gibi yakınlarını bile tanımazlar (Mankurtlaştırma).

(2) Yavaş virus enfeksiyonu: Virusun vücuda girişi sonrası uzunca bir süre kuluçka aşamasında kaldığı ve uzun yıllar sessiz kaldıktan sonra harekete geçip genelde beyni etkileyen, sonucunda konakçının ölümüne yol açan, viral hastalıklar.

(3) On dokuzuncu yüzyıl Rusyasında ortam bu yazıda anlatılan ülkelere benziyordu. Aydınlar bir çıkış bulmak için çabalıyor ve halkın çaresizliği ve cehaleti karşında dehşete kapılıyordu. Gogol, ülkedeki kaos ve ümitsizlikten bunalarak Rusya’da hala çok meşhur olan şu sözleri söylüyordu: “v rasiyi yest dve prablema; dorogi i duraki.” Rusya’nın en önemli iki sorunu yolların (berbat) durumu ile salaklardı! Çernişevski, Ekim Devrimi’nin aydınlatma fişeği olan kitaplarında (Nasıl Yapmalı/Şto Delı?) bir çıkış yolu arıyor, aydınları da eleştiriyordu. Blaise Pascal, Pensées (1670)’de ne diyordu: “İnsan bir saz gibidir, doğadaki en güçsüz şey; ama düşünen bir saz. İnsanı ezmek için evrenin tümüyle silahlanması gerekmez; onu öldürmeye hafif bir rüzgâr esintisi ya da bir damla su yeter. Evren insanı ezdiğinde bile, insan kendisini yok eden evrenden daha soylu olurdu; çünkü insan öldüğünü de bilir, evrenin onun üzerindeki üstünlüğünü de. Oysa evren bunların bir tekini bile bilmez. Öyleyse bütün değerimiz düşünceye bağlıdır. Başımızı dik tutabilmemiz için gereken destek noktası düşüncedir, bütünüyle doldurmayı hiçbir zaman başaramayacağımız zaman ve mekân değil. Öyleyse iyi düşünmeye çalışalım: ahlakın ilkesi budur işte.” (Boris Kagarlitski, Düşünen Sazlık adlı eserinde, Rusya’nın toplumsal mücadele süreçlerini ve sonuçlarını Pascal’in izinde anlatıyordu.

(4) Styx: Helen mitolojisindeki kutsal yeraltı nehri. Ölen kişinin ruhunu bir kayıkçı karşı tarafa geçirir. Karşı taraf, korkunç yeraltı dünyasıdır.

(5) Bu akademik “amir” tabiri gayet uygun. Geri ülkelere yakışıyor. Çünkü bu ülkelerde bilim olmadığından, bilim hariç “her şeyin” olduğu bu üniversitemsi (Quasi universitatem?) kurumların yönetici zorbalarına Arapça anlamı emreden, buyuran olan bu isim fiil, tam olarak uyuyor.

(6)Bireyler, “kurullar” oluşturabilir; ancak bir “ulus”, sadece KURUMLAR (Enstitüler ve enstitüleşme) vasıtasıyla doğar.

Prof. Dr. Okan Bölükbaşı

veryansintv.com