Yahya Kemal hayranlığından yazarlığa: Ahmet Hamdi Tanpınar

Ali Yıldız yazdı...

featured

Tarihsel olarak, geçiş dönemi insanlarımızdandır Ahmet Hamdi, 23 Haziran 1901’de doğmuş; Osmanlı’nın son dönemlerine tanıklık etmiştir. Üç kardeşin en küçüğü olan Ahmet Hamdi’nin babası Hüseyin Fikri Efendi, kadı olduğu için, çocukluğu Ergani, Sinop, Siirt, Kerkük ve Antalya’da geçmiş; on dört yaşında iken, annesi Nesime Bahriye Hanım’ı, Kerkük’te yakalandığı tifüsten kaybetmiştir. 

Liseyi Antalya’da tamamlayan Ahmet Hamdi, 1918 yılında İstanbul’un yolunu tutar. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne başlar. Mehmed Fuad Köprülü, Cenab ŞahabeddinÖmer Ferit KamBabanzâde Ahmed Naim gibi tanınmış ünlü isimlerden dersler alarak; 1923 yılında ilan edilen cumhuriyetin, ilk öğretmenlerinden olur. Gençliğinden beri Yahya Kemal Beyatlı’ya duyduğu sevgi, onu önce şiire, daha sonraları diğer yazın türlerine yöneltecek, akademik eğitimi bu duygusunu ete kemiğe büründürecektir.     

1923’den başlayarak 1932 yılına kadar, Erzurum, Konya, Ankara liseleri ile Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü ve İstanbul Kadıköy Lisesi’nde öğretmenlik yapan Ahmet Hamdi, çıkarılan yeni kanununu uyarak, Tanpınar soyadını almıştır.

Ahmet Hamdi Tanpınar, yeniliklere açık bir karaktere sahiptir. Almanya’da yükselen faşizminden kaçarak, ülkemize sığınan bilim insanlarından etkilenmiş, klasik batı müziği ve plastik sanatlar alanında da kendini yetiştirmiştir. Bu yüzden, akademik yaşamı boyunca, edebiyatın her türüne eğilmiş; şiirle başladığı yaşamında, öykü, roman, deneme, çeviri, makale, eleştiri, edebiyat tarihi alanında eserler vermiştir. Çalışmalarına, siyaseti ekleyerek, bir dönem milletvekilliği de yapan Tanpınar’ın kitapları; özellikle akademik çevrelerce, üstünde en çok araştırma yapılan bir yazarımız olmuştur. 

Şiirlerini hece vezniyle yazan Tanpınar, roman ve öykülerinde gerçekçi bakışla, sosyal sorunlara eğilmiştir. 1953 tarihinden itibaren, üniversitesi tarafından, sinema, felsefe, sanat tarihi konularında düzenlenen kongrelere katılması için, İngiltere, Belçika, Hollanda, İspanya, İtalya, Almanya ve Avusturya’ya gönderilmiş; 1959 yılında, Rockefeller bursunu kazanarak, bir yıl boyunca, Avrupa’da edebiyat tarihi üzerine çalışmalar yapmıştır.  

ZAMANDA KAYBOLMAK  

Hayattayken, şiir ve romanlarıyla dikkat çeken Ahmet Hamdi Tanpınar; ölümünden sonra da, özellikle romanlarıyla, hep gündemde kalmış bir yazarımızdır. Doğu ile batı, geçmiş ve gelecek sorunu üzerine kafa yormuş, bu konuları işlerken de; felsefi, düşünsel, estetik açıdan, başarılı karakterler yaratmıştır. Şöyle der Tanpınar: “Bu firarî zaman, hâlsiz zaman, bana âdeta sanat için bir metod gibi göründü.” (1) 

En çok, Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanıyla anımsanan yazar, kitabının başat karakteri Hayri İrdal aracığıyla, II. Abdülhamit döneminden başlayarak, Meşrutiyet ve Cumhuriyet döneminin toplumsal çalkantılardaki insanın ikilemini, modernleşme karşısındaki bocalamasını, dün ile bugün arasındaki sıkışmışlığını, dört bölümde yansıtırken; dilinin ağırlığına rağmen, kurgusu, olaylara ince bir alaysamayla yer vermesi ve bir o kadar da gerçekçi anlatımıyla, Türk edebiyatının başucu kitaplarının arasına girmesini sağlamıştır. Roman, insanın iç dünyasına eğilmeye çalışmakta; kullanılan her öğe ise, yaşanılan dönemleri sembolize etmektedir. 

Eleştirmen Fethi Naci, en beğendiği yirmi Türk romanı arasına, birçok yazarı tek kitabıyla alırken; Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, üç romanına birden yer verir: “HuzurSaatleri Ayarlama EnstitüsüSahnenin Dışındakiler.” (2) Ayrıca saygın eleştirmenimiz, Tanpınar’ın romanlarındaki karakterlerden o kadar etkilenmiş olmalı ki, belleğinde oluşan çağrışımları sıralar: Albert Camus Yabancı, Samuel Beckett Godot’yu Beklerken, Edgar Allan Poe’nun kadın karakterleri, İvan Gonçarov’un romanına ismini veren Oblomov’u, Dostoyevski’nin Budala’sındaki ana kadın Nastasya Filippovna ile Ecinliler romanının başat karakteri Nikolay Stavrogin’i… (3) 

Fethi Naci, Tanpınar’ın Huzur romanı için, “Türkçede okuduğum en güzel aşk romanı.” (4) derken, Sahnenin Dışındakiler romanındaki Kudret Bey’in Sakine Hanım’a gidişini ve, “ (…) karşılaşmasını, düş kırıklığını ve şaşkınlığını anlattığı sayfalar edebiyatımızda kolay kolay erişilmeyecek bir mükemmelliktedir.” (5) diyerek övmüş, ardından eklemiştir: “Sahnenin Dışındakiler, yer yer dağınıklığına ve savrukluğuna rağmen, Türkçede yazılmış romanların en güzellerinden. Tanpınar’ın bu gücü, anlattığı insanı, hiç bir zaman yalınkatlığa düşmeden, bütün karmaşıklığıyla, bütün derinliğiyle vermesinden geliyor.” (6)

diye yazmıştır. Eleştirmenimiz, Tanpınar’ın betimlemeleri hakkında da: “Tanpınar kadınları da büyük bir ustalıkla anlatıyor; hem ruhsal çözümlemelerde o büyük ustalığını sürdürüyor, hem kadınların dış görünüşlerini anlatmakta. Tanpınar’ın kadın giyimi konusundaki dikkatini hiçbir erkek romancı”mızda görmedim.” (7) demiş, özgünlüğü dile getirilmiştir. Son olarak, Fethi Naci’nin şu saptamasına da, yer vermek gerekmektedir: “Tanpınar, gelişmeyi gösterirken değil çöküşü gösterirken, umudu ve beraberliği anlatırken değil umutsuzluğu ve yalnızlığı anlatırken, sevinci yazarken değil hüznü yazarken usta ve büyük. Hatta erişilmez.” (8)   

Kalp krizi sonucu, 12 Ocak 1962 günü henüz atmış yaşındayken, hayattan ayrılan Ahmet Hamdi Tanpınar, gençliğinden beri hayranlık duyduğu Yahya Kemal Beyatlı’nın yanına kaldırılmış, Rumelihisarı Âşiyân Mezarlığı’ndaki mezar taşına, Ne İçindeyim Zamanın şiirinin, ilk iki dizesi yazılmıştır, şiirin tamamı ise şöyledir:  

Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.

Bir garip rüyâ rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgârda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.

Başım sükûtu öğüten
Uçsuz, bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş;

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim… (9)

[email protected]

Notlar: 

1- Aktaran: Fethi Naci, 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme, Gerçek Yayınevi, İkinci Baskı: Ekim 1990, s. 152. 

2- A.g.e, s. 499-500. 

3- Bkz. A.g.e, s. 154, 156, 157, 158.

4- A.g.e, s. 72.

5- A.g.e, s. 159. 

6- A.g.e, s. 164.

7- A.g.e, s. 81. 

8- A.g.e, s. 151-152.

9- Ahmet Hamdi Tanpınar, Bütün Şiirleri, Dergâh Yayınları, Üçüncü Baskı, s. 23. 

AHMET HAMDİ TANPINAR

Bir Yol *

Birdenbire ayağa kalktı ve eliyle trenin penceresinden işaret ederek: 

– İşte, dedi, şu gördüğünüz küçük yol, şu iki ağaç arasında tepenin eteğine kıvrılan patika… Fevkalade hiçbir tarafı yok değil mi? Hemen her yerde bol bol rastgele bileceğimiz alelade bir şey… Bununla beraber nereye gittiğini, nereden geldiğini bilmediğim, bir dönemeçte kaybolan tozlu parçasından başka hiçbir tarafını tanımadığım bu yol benim hayatımda bütün bir sergüzeşttir. 

On beş seneden beridir ki bu yolda her ay bir, iki seyahat yaparım. Bu uzun şeridin iki yanında ve onun döne döne değişen ufkunda tanımadığım hiçbir şey yoktur. Yattığım yerden gözüme ilişen sivri bir kaya parçası, yalnız aydınlık havada ürperen tepesini gördüğüm bir ağaç, ne bileyim hatta daha alelade bir işaretle bütün ufku kendi kendime canlandıracak kadar bu yolların aşinasıyım; fakat yıllar var ki bu küçük yol parçasını, yol bile diyemeyeceğimiz bu dövülmüş kırmızı toprak genişliğini daima yeni, yepyeni bir şey gibi seyrettim. Onu her defasında görür görmez ürperdim, onda saadetlerin, hasretlerin, beklenilen şeylerin bütün güzelliğini ve şiirini duydum. 

Şüphesiz bunda ilk defa gözüme çarptığı günün hususiyetinin de mühim bir hissesi vardır. İstanbul’dan soğuk ve yağmurlu bir günde ayrılmıştım, ilk çocuğum on gün evvel ölmüştü, karım hasta idi, başka üzüntülerim de vardı. Kısacası kaderle diş dişe, yumruk yumruğa olduğum günlerden biriydi. 

Bilmem sizde de böyle midir; yolculuk benim üzerimde daima iyi ve unutturucu bir tesir yapar. Istıraplarımızın, üzüntülerimizin mekânla yahut hayatımızın tabii muhitiyle sıkı bir alakası olsa gerek. Bir muharririn dediği gibi, falan yerde en kesif şiddetinde olan bir acı iki yüz kilometre daha ötede ve başka insanlar içinde biraz daha hafif ve daha kabil-i tahammül oluyor. Bununla beraber acıdan acıya fark var. Ve benimki acıların en büyüğü, evlat acısıydı, üstelik de yağmur yağıyordu. Oh, size bu yağmurlu günlerin bende yaptığı aksülameli nasıl anlatmalı? Böyle günlerde ben değişir, büsbütün başka adam olurum. Başka bir adam, tam kelimesi değil… Bütün bir mazi, en kötü, en karanlık, en tamir edilmez taraflarıyla içimde canlanır, hortlaklarımla baş başa kalırım. Böyle zamanlarda hayat sanki bütün çeşmelerini kapatır, yalnız bir tanesi, azap ve üzüntünün kaynağı kalır ve ben onun bulanık aynasında bütün örnrün en kötü muhasebesini yapa yapa kendimi seyrederim. Bu sefer de öyle oldu; her zaman ayak basar basmaz gündelik üzüntülerimden sıyrıldığım, yalnız kendimin olduğum Haydarpaşa Garı bana bu sefer büyük ve karanlık bir lahit gibi geldi. Trene aynı ruh haleti içinde bindim. İzmit’e kadar hep aynı ıslak ve rutubetli hava içinde, tıpkı bir olukta seyahat eder gibi geldik. Hiçbir şey düşünmedim, hiç kimseyi görmedim, sadece vagonların üstüne ve pencerelerin camına değdikçe yağmurun çıkardığı sesi dinledim. Bir tabutta uyananlar, yeraltının mutlak sessizliğinde kendi nabızlarını ancak böyle dinlerler. Zaman zaman içimdeki boşluğu kısa bir şimşek gibi oğlumun hatırası deliyor, bir an için onun küçük ve mustarip yüzü, bir büyük örümcek gibi yağmurun dört bir tarafıma gerdiği kül rengi üzüntü ağlarının içinden uzanıyordu. O zaman ben bu hayalden kurtulmak için ellerimle yüzümü kapatıyor, biteviye yer değiştiriyordum. Sonra tekrar yağmurun sesine dalıyor, tekrar bu ince ve muzır ağın altında insana sıkıntının ve kâbusun bizzat kendisi gibi görünen, güneşsiz, renksiz hayalet manzaralara dalıyordum. 

İzmit’ten sonra uzun bir müddet yine böyle sürdü, sonra yağmur biraz diner gibi oldu, gök yükseldi; bulutların arasından çamur rengindeki dünyaya, başka renkler, iki gün süren bu kötü havanın unutturduğu sıcak kuvvetler girdi. Ve sonra tren yavaşladı. O zaman ben, bu küçük yolun üzerinde iki günden beri ilk defa küçük bir güneş parçasını, küçük ve aydınlık bir halı gibi serilmiş gördüm. Islak söğüt dallarına sevinçle yayılan ve sonra orada, yerde sıcak ve aydınlık bir müjde gibi biriken güneş… Ve aynı zamanda, bütün içimi altüst eden acayip akisli uğultu… O anda içimden geçenleri size nasıl anlatmalı? Bu, aylarca toprağın karanlığında kaybolan bir göğün birdenbire küçük bir tilizle mavi havaya ve aydınlığa kavuşması gibi bir şeydi. İşte o zamandan beri bu yol, birçoğu binlercesi gibi birkaç yüz metre sonra, küçük bir Anadolu köyünün inzivasında kaybolacağına hiç şüphe olmayan, bu küçük ve sade yol benim için mahiyetini değiştirdi. Saadetin, ruh muvazenesinin bir nevi sembolü, kapısında güneşin divan durduğu bir iklimin başlangıç noktası oldu; ve müthiş bir arzu ile, her şeyi, bütün üzüntü ve kederlerimi, bütün sevgi ve zenginliklerimi burada bırakıp inmek, bu küçük yolda yürüyüp gitmek istedim. 

Bana öyle geldi ki bunu yapacak olursam hayatımda her şey değişecek, bütün sefaletlerim, hasretlerim dinecek, yepyeni bir insan olacağım. 

O zamandan beri dokuz sene geçti. Ölen çocuğumun acısını zaman ve yenileri unutturdu. Küçük sefaletlerim ve sıkıntılarım düzeldi yahut yerlerine başkaları geldi. Her şey az çok değişti, fakat bu yolun benim içimdeki manası hep aynı kaldı. Onunla her karşılaşışımda hep aynı saadet hissi, beni dayanılmaz kuvvetiyle çekti, her defasında oracıkta her şeyi bırakıp inmek ve o yolun uzletinde kaybolmak ihtiyacını duydum. Hatta şu anda bile aynı ihtiyacın içindeyim. Ne yazık ki… 

Bu kaçınma ihtiyacına bakıp da beni, her an talibin yeni bir gadrine uğrayan, hayatı felaketlerle dolu biçarelerden sanmayınız. Herkes gibi ben de zaman zaman kaderin iyi veya kötü yüzüyle karşılaştım. Fakat düşünülürse ondan şikâyete büyük hakkım yok. İyi bir kadınla evlendim, epeyce kazanıyorum, hayatım kendi çizilmiş yolunda düzgün ve rahat gidiyor. Bununla beraber ondan memnun değilim. İçimde kendi hayatımı yaşamadığım kanaati var. Daha samimi olayım ister misiniz? Bu yaşadığım hayat, o kadar benim değil ki herhangi bir saatinde birisi gelip de bana “Haydi kalk, sıran geldi, kendi kendin ol!” diye bağırsa sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi inanıp koşacağım. Bu his bende o kadar kuvvetli… Herhangi bir kalabalıkta kendimden başka herkes olmağa razıyım. Ah, bir elbise değişir gibi hüviyetini değiştirebilmek, lalettayinim içinde kaybolmak, bir avuç kum içinde bir kum tanesi olmak ve böyle olduğunu dahi bilmemek. Ne bileyim, bir maske, bir numara, bir sicil varakası, bir manivela, bir çark, bir düğme, her şey olmak, yalnız… 

Felaketim şu ki, ben zaman zaman kendini bulan adamım. Niçin gülüyorsunuz? Beni bir budala zannetmeyiniz. Bu gülüşünüzden sizin, bu azabı tanımadığınız anlaşılıyor. Kendi kendini bulmak… Bu hakikat en korkunç bir şeydir, fakat aynı zamanda güzel ve dikkate değer bir eğlence de olabilir. Bir sarhoş tasavvur ediniz ki kadeh elinde ve sofra başında birdenbire uyanıyor, kendisini ve etrafını görüyor, eşya ile, zaman ile kendi arasındaki alakanın istihzasını geçiyor; bu bedbahtı zannetmem ki bir daha kolay kolay kendinden geçirebilesiniz, elveda alkolün unutturucu cenneti… Bu uyanış şüphesiz ancak bir dakika veya bir saniye için olabilir; fakat bu saniye, bir uçurum başında birdenbire gözleri açılan bir adamın ürpermesiyle doludur. 

Bakınız, bu ilk önce nasıl oldu: Daha henüz çocuğumuz ölmemişti. Bir kış gecesi karım ve çocuklarımla beraber oturuyorduk. Ben yazı yazıyordum, oğlum ayaklarımın dibinde oynuyor, karım biraz ötede, zannedersem bir şey örüyordu. Küçük kızım onun dizlerine abanmış, elinin hareketleriyle beraber gidip gelmeğe çalışıyordu. Odamız sıcak ve sakindi. Bu aile ve ev dediğimiz acayip kuruluşun o cins anlarından biriydi ki dışarıdan aydınlık ve buğulu penceremize, odanın içinde ara sıra gidip gelen gölgelerinize bakan herhangi bir yolcuya ufak bir kıskançlık hissi verebilir ve boş geçmiş ömrü için onu acı düşüncelere daldırabilirdi. 

Nasıl oldu, ben de bilmiyorum; birdenbire olduğum yerde çok uzun bir uykudan uyanmış gibi doğruldum ve etrafıma şaşkın şaşkın bakınmağa başladım. İnsan, eşya, bütün etrafımdakiler benimle alakalarını kesmiş gibiydiler, her şey, hepsi bana yabancı oluvermişti. Bu kadar senelik karımı, kendi çocuklarımı, evimi, odanın her biri vaktinde hayatımın bir hadisesi olmuş eşyasını, velhasıl elimdeki işe ve üstümdeki elbiseye kadar hiçbir şeyi tanımıyordum. O anda bir aynada kendi yüzümü görsem belki onu da tanıyamazdım. O kadar kendi hakikatimde, rüyalarımın hakikatinde uyanmıştım. Bu ne Baudelaire’in çift odasına, ne de Quincey’nin afyonun cennetinde gördüğü rüyalardan realiteye dönüşüne benziyordu. Bu daha sade bir şey, uzun gafletinde birden uyanan ruhun kendi kendisine tertip ettiği bir nevi cürmümeşhuttu. Hakikatin, bütün bunların benim içimle, günlerin sefaleti altında haberim olmadan için için kaynayan asıl benliğimle ne alakası olabilirdi? Bu siyah, uzun saçları geçmiş güzelliğinden muhteşem bir yadigâr gibi duran, bitkin yüzlü kadın kimdi? Bununla beraber onun kendi karım olduğunu, bu çocukların kendi çocuklarım olduğunu biliyordum. Fakat böyle olmalarını bir türlü kabul edemiyordum. Kendi kendime mütemadiyen koskoca on seneyi, bu kapanık odada, bu acayip ve manasız eşya arasında, bu şimdi bana yabancı birer sembol gibi görünen çehreler arasında nasıl geçirdiğimi soruyordum. Nihayet dayanamadım, lalettayin bir mazeret uydurarak sokağa fırladım. Bugün olmuş gibi hatırımdadır: Soğuk,  aydınlık bir kış gecesiydi, sokaklarda hemen hemen kimse yoktu, durmadan dinlenmeden, kendi kendime “Niçin, niçin böyle oldu, niçin böyle olsun?” diye sora sora yürüyordum. Bir müddet sonra yoruldum, küçük bir kahveye girdim. Tanımadığım birtakım adamlar tütün ve nefes kokan bulanık hava içinde gülerek, bağırarak konuşuyorlar, oyun oynuyorlardı. Ben de bir köşeye çekildim. O zamana kadar gece vakti evimden dışarıya ancak sinema, tiyatro gibi şeyler için çıkardım. Zaten böyle bir itiyadı bir türlü anlayamamıştım. Fakat şimdi yadırgamıyor, hatta bir nevi sıcaklık duyuyordum. “Burası bizim arafımız olsa gerek…” diye düşündüm, sonra yavaş yavaş etrafımdakilere bakınmağa başladım. 

Bir insan yüzünün en manalı bir âlem olduğunu, ben o geceye kadar anlayamamıştım. Hayat dediğimiz o girift oyunun, aktörlerini bu kadar kuvvetle benimseyeceğini, onların her hal ve tavrına kendi akışının damgasını bu kadar kuvvetle vuracağım hiç düşünmemiştim. Yüz buruşuğunun, göz altındaki herhangi bir çizginin, dudak kenarındaki bir kıvrımın, ne bileyim, konuşmadan evvelki bir saniyelik bir tereddüdün, küçük bir el işaretinin, manasız ve ehemmiyetsiz bir bakışın, bir gülüşün, bir omuz düşüklüğünün bütün bir ömrü en ince, en karışık, en nüfuz edilmez taraflarından anlatacak birer emare, birer işaret olduğunu hiç düşündünüz mü?  

Karşımda bana arkasını dönmüş, tavla oynayan bir adamcağız vardı. Orta boylu, zayıf, başı tepesine doğru açılmış otuz, otuz beş yaşlarında bir insan; her gün sokakta, dairede, lokantada rastladığımız insanlardan biri. Başı, biraz kalkık omuzlarının arasına sonradan yapıştırılmış gibi gömülü, sırtı biraz öne bükük, ikide bir kontrolsüz bir hareketle sağ elini alnına doğru kaldırıyor, sanki görünmeyen zehirli bir böceği kovalıyordu. Bu sinirli, zayıf el ile beraber bu kemikli başın ikide bir böyle arkaya doğru gidişi ne korkunç, ne zalim bir şeydi! Bir iki defa yanındakilerle konuşmak için yüzünü benden yana doğru çevirdi. 

Ne karışık bir çehresi vardı. Geniş alnı, gözlerinin ve dudaklarının kenarı, kırışık ve çizgi içindeydi. Bununla beraber yalnız bir bakışını tuttuğum gözleri ne kadar genç ve iri idi. Müthiş bir hareket bolluğu içinde, kızararak, konuşarak, şansa lanet ederek oynuyordu. Birdenbire zarları bıraktı. Müthiş bir şey olmuş gibi bir an durdu, düşündü, sonra hafif bir omuz kaldırışıyla ayağa kalktı, yukarıda bahsettiğim el işaretiyle fikrisabitini bir kere daha kovdu. Oyun arkadaşıyla hesabını görerek, yine başı omuzlarına gömülü, kendi içine katlanmış hüviyetiyle, fakat bu sefer nispeten daha sakin bir yüzle kahveden çıkıp gitti. Niçin oyun ortasında zarları bıraktı? Ayakta neyi düşündü ve neye karar verdi? Niçin bir dakika evvel omuzları o kadar çökük ve mahkûmdu ve neden kahveden çıkarken bütün hüviyetinde bir nevi sükûnet ve kayıtsızlık vardı? Muamma. 

Tam karşımda ayak ayak üstünde oturan bir başkası hiç durmadan sol ayağını sallıyor, bir taraftan da mütemadiyen tırnaklarını kemiriyordu. Ne garip bir adamdı bu! Küçücük yüzü, insana bir çekmece hissini verecek kadar kilitli idi. Kim bilir kaç uzun tahammül ve zillet senesi bu yumruk kadar küçük yüzden, bu acayip ve sır sızmaz maskeyi çıkarmıştı. Bir başkası konuşurken ellerinin ve kollarının mübalağalı işaretleriyle kendisini adeta dört bir tarafa dağıtır gibiydi. Size o gece gördüklerimin hepsini anlatmağa kalksam bu geceyi beraber geçirmemiz lazım gelecek. Hâlbuki yolumuzun sonuna yaklaşıyoruz. Kimdi bunlar, nasıl adamlardı, hangi cehennemden buraya fırlamışlardı? Böyle bin türlü, akla hayale gelmez hareketlerle hangi korkunç düşünceden, hangi zalim ısrardan kurtulmak istiyorlardı? 

Bütün bunları düşüne düşüne eve döndüm. Bu sessiz ıstırabı, bu adeta tabii addedilen cehennemi görmek beni biraz teskin etmiş, kendi hayatımla aramda biraz evvel bozulmak üzere olan muvazeneyi iade etmiş gibiydi. Bununla beraber o muvazeneyi bir daha hiçbir zaman bulamadım. Olan olmuştu. Artık bundan sonra bu, bende bir itiyat oldu. 

Hayatımın üzerinde düşünmeğe başlamıştım. Bütün iradem, bütün gayretim bir daha o eski sükfıneti bana iade ettiremedi. Gündelik hayatımla arama, yaşanmamış rüyaların azabı girmişti. Hayat oyununu en büyük ciddiyetle oynamağa hazırlandığım bir anda geçmiş yıllar, karşıma dikiliyor ve benden hesabını soruyordu. O günden sonra artık bir an bile yalnız değildim; soframda, yatağımda, çalışma masamda bir misafir, dişleri hiddet ve kinden kısık, gözlerinde boşa gitmiş bir örnrün bütün bıkkınlığı toplanan bir zavallı vardı ve bana pişmanlığın şuuruyla kısılmış sesi durmadan fısıldıyordu: “Ömrünü, ömrünü ne yaptın?” Ve ben bütün uzviyetimde bir yılan gibi gezen bu zehirli sesin tembihi altında yapacağımı unutuyor, anı ve mekânı unutuyor, başta kendim olmak üzere her şeyden, yaşanmış ömrümden, gelecek senelerimden, bütün etrafımdan nefret ediyor, kaçmak, kaybolmak, kurtulmak istiyordum. 

Artık uyku bile benim için bir şifa değildi. Çünkü onda da rüyaların zalim ısrarı vardı. Size bu rüyaları nasıl anlatmalı? Hemen her safhasında vaktiyle sevilmiş bir genç kızın, şimdi nerede olduğunu, nasıl bir talihle yaşadığını bilmediğim sarı saçlı, büyük mavi gözlü, nergis boyunlu genç bir kızın bir nevi “laytmotif” gibi dolaştığı bu rüyalar… Bu, hasta kafanın kendi vehim ve gölgelerinden yarattığı değişici ve korkunç âlem…

İşte bu yol, bu küçük acayip yol, ben bu ruh haletinde iken karşıma çıktı ve benim için birdenbire yepyeni bir hayat imkânının, kendi kendimi bundan sonra olsun gerçekleştirebilmek imkânının bir nevi müjdesi gibi oldu. 

Evet, pekâlâ biliyorum ki, bir gün ben her şeyi bırakıp bu küçük yola dalarsam, onun bittiği yerde bütün saadet ve hasretlerimi, eski yaşanmış rüyalarımı bulacağım, temiz, yepyeni, mesut bir adam olacağım. 

Bunu biliyorum, fakat yapamayacağımı da biliyorum. Hâlbuki bir ömür yaşanmağa değer bir şeydir.

Her Ay, nu. 2 Mayıs 1937, s. 144-151

* Ahmet Hamdi Tanpınar, Hikâyeler, Dergâh Yayınları, 9. Baskı: Ekim 2011, s. 77-85.

Yahya Kemal hayranlığından yazarlığa: Ahmet Hamdi Tanpınar

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

  1. Merhaba
    Derin araştırma ve bilgiler için teşekkürler, okumaktan keyif aldım. Başka yazarları da tanımak isterim.

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!