Yalnız kızlar başkenti

Zekiye Yaldız yazdı...

Yalnız kızlar başkenti

O ve ben titrek kalplerimizle, kışları fazla fatura gelmesin diye kombiyi en kısıkta yaktığımız, içimizi de dışımızı da ısıtamayan evlerimize girerdik titreyerek. Titrediğimiz kimselerce bilinmezdi. Öyle heybetli dururduk ki dışarda, etrafımızdan kaçışırdı yabancılar. Onun penceresi bir parka bakardı; biz, o pencereden geceleri “arkası karanlık ağaçlar”a… Köpekler karanlığa karanlığa havlamaya başladıklarında korkardık. Korkumuzu gidermek için bağıra çağıra şarkılar söylerdik. Ve hep gülerdik. En adi şeylere gülerek direndik. Nice fırtınalara direnmiş kalplerimiz, biri bize iyilik yaptığında şaşkınlıktan ne yapacağını bilemez, birbirine arkasını döner ağlardı. Pek ince olurdu incinmiş kalplerimize değen merhem dokunuşlarının gözlerimizden akıttığı yaşlar. Cildimizin pütürlerinden incecik yollar bulup akıp giden yaşları birbirimizden gizlerdik.  Alışık olmadığımız için o havada fazla kalamaz, havayı dağıtmak için hareketli bir müzik açar, deliler gibi dans ederek normalimizi bulmaya çalışırdık.

Fırtınaya alışıktı yüreklerimiz, bir türlü dingin bir liman bulup demirleyemezdik. Çalkalandıkça hayatta kalmak için deli dalgalarla savaşmak zorunda olduğumuzu bilirdik. Dinginliği bir sorun olarak kabul ederdik. Bizi yumuşatacak bir şeydi dinginlik, yumuşatıp pelteleştirebilirdi de, sevmezdik.

Birimiz aşka düşmeye meylettiğinde diğerimiz, tedirginlikle yeni yürümeye çalışan çocuğunu izler gibi onu izlerdi. Düşeceği an orda olmaktı tek derdimiz. Gerçi birbirimizi elinden tutup kaldırmazdık. “Kendi kendine kalkabilirsin.” demek için orda beklerdik. Yere düşen fazla da debelenmezdi doğrusu, uygulanmayacağı bilinen birkaç öğüdü dinleyip doğrulurdu.

Şehir dar gelir, İstanbul rüyası kurardık bazen. Gidip daha derinde boğulmak isterdik. Sonra, İstanbul’un efsunu bize ağdalı gelirdi, vazgeçerdik. Ağda, bizim sert tüylerimizi söker alırsa, gelecek fırtınalara dayanıksız kalmaktan, direnememekten korkardık. Ya kanatlarımız kırılırsa, uçamazsak tüysüzlükten? Ne severdik direnişi!   Sert soğuklar, sert yalnızlıklar, yerinden oynamış taşlarıyla üstümüze çamur sıçratan sert kaldırımlarıyla Ankara’ydı yuvamız. Tüylerimizi kabartan şehir. Bizi daima uçmaya hazır eden, sert dallarla yapılmış yuvamız…

Her deliğini (Eskiden yer altında delik gibi çay ocakları vardı. O dumanlı mağaralarda epey aramıştır gözlerimiz birbirini.) bilirdik, birbirimizi nerde, ne halde bulacağımızı bilirdik. Telefonda konuşulmayacak meselelerimizi konuşmak için iş çıkışı buluşur, iki saatte bütün planları yapar, çözüm önerilerimizi bitirir, evlerimize dağılırdık. En komik anlarımız vedalaşmalarımızdı. Güvenpark’ta dolmuşlara geldiğimizde konuştuğumuz en hararetli konuyu bile zınk diye kesip “Hadi iyi akşamlar!” deyip dolmuşlarımıza koşardık. Bir kere bile sarılarak vedalaşmadık. Başkalarıyla sarılıp öpüşerek, merasimlerle vedalaşırken dolmuşu kaçırma telaşından birbirimize bu iyiliği hiç yapmadık. Sonra hayal ederdik birbirimizin eve girişini: “Köpekler saldırmış mıdır acaba, korkmuş mudur?” diye düşünürdüm, ama “Eve vardın mı?” diye aramazdım. Çünkü böyle yumuşaklıklar bizi bağımlı kılar, özgürlüğümüz zedelenirdi. O da beni düşünürdü, bilirdim. Tabii ki söylemezdi. Nice zaman sonra, bir laf arasında geçerdi düşündüğü. “Seni kuyuya girer gibi o bodrum kata girerken hayal ettiğimde zengin olmak istiyorum.” demişti bir keresinde. Zengin olursa bir rezidansa taşınacaktım. Güvenlik de vardı hem, ooh! Bir de araba alırdık bana… O zaman işte, karanlığa kalınca dolmuşta acılarıma bıyık buranlardan tiksinmek zorunda kalmazdım. Taksiye bindiğimde olmayan bir sevgiliyle konuşuyormuş taklidi yapmak zorunda kalmazdım. Hem sıcak olurdu evimiz de… İnsanlar, kış günü kısa kollu oturuyormuş evlerinde. Termofor da koymuyorlarmış ayaklarının altına. Ayakları öyle, kendiliğinden, yaz günü gibi ısınıyormuş. Benim hayalim, ısınmaktan çok koltuğa uzandığımda gökyüzünü görebilmekti. Gözlerimi çeviriyorum ve yıldızlar orda! Ya da kuş tüyleri gibi bulutlar göğümü maviye boyuyor olsa! Canım göğe bakmak istediğinde apartmandan çıkmak zorunda kalıyordum.  Yattığım yerden göğü görebilmek dışında pek hayal kurmuyordum aslında. Göğe bakabilsem gerisi gelirdi. İnsan bir buluta binip nerelere gitmezdi ki istese?

Sinemayı, müziği, romanları, şiiri biliyorduk da şiir gibi yaşayamıyorduk işte. Çünkü çok sıkılıyorduk şiirimsi sözlerden. Kimseyi aldatmadık, hor görmedik, ama tahammül de edemedik. Bizim için incir çekirdeğini doldurmayacak meseleleri saatlerce anlatıyordu bazıları, bu anlatılanlara şiir diyen de oluyordu, onlara dayanamıyorduk. Dinler görünüp hayal kurardık öyle zamanlarda. Allah’tan kimsenin dinleme derdi olmadığından, herkes anlatmak istediğinden  küçük hilemiz pek göze batmadı. Hayaller de ne? Ben, romanımı yazmışım; o, filmini çekmiş. Filmini anlatırdı yolda yürürken. Bence filmi gişe rekorları kırmasa da festivallerde bütün sanat ödüllerini toplar. Konusunu anlatamam, bakarsın birisi çalar. Bir de “Aybaşına kaç gün var, dolmuş, çay, sigara, ekmek parası yetecek mi? Şu masanın hesabını ödesem kaç gün evden çıkmamam gerekecek?” düşünceleri bölmeseydi hayallerimizi! Kimseden yardım isteyemezdik başımız sıkıştığında. Hiçbir zaman vaktinde gelmedi zaten gelenler. “Elden gelen öğün olmaz o da vaktinde gelmez” derdi annem. Elden gelecek öğüne muhtaç olmayalım diye emeğin, direnişin coşkulu hazzında birbirine karıştı gülüşlerimiz.

Biz konuştuğumuzda etrafımızdakiler daha lafın dibini görmeden kaçarlardı. Gerçi, lâfımızın da, gözlerimize yerleşmiş kuyularımızın da dibi yoktu ki.  Korkuturduk duyanları, bakanları. Hakkari’ye göreve gitmişti bir keresinde. Birlikte gittikleri arkadaşı “Oralar çok güzel, ne kadar da otantik.” diye anlatmaya başlamıştı. Bizimki, burnunda sümüğü donmuş bir çocuğun fotoğrafını göstermişti tam o anda. “Otantik dediği bu işte!” diye. Lâfın dibi çocuğun dipsiz gözlerinde kaybolup gitmişti.

Ağırbaşlı ve kalabalık görünürüz uzaktan bakıldığında. Oo, kimbilir neler yapıyoruzdur bu özgürlükle. Kimse bilmiyor, bütün hayatımız o özgürlüğün bedelini ödemekle geçiyor. Olmak bilmeyen sabahları, çalmayan telefonları, “Banyoda düşsem kaç saate bulunurum?” korkuları, ay sonunu getirebilme hesapları…

Serap gitti buralardan. Yaptırdığı hayat antrenmanları aklımda. Düştüğümde nasıl kalkacağımı biliyorum, ama keşke bir köşeden bana bakıyor olsa.

Sert bir bacak antrenmanından sonra düşündüm bütün bunları. “Kasları güçlendirmek için titremeli o bacaklar!” diye bağırmasa hoca, aklıma gelmezdi aslında. İlk ayağa kalkışta titreyen çocuk bacaklarım kadar titreğim şu anda. Ama kalp kası başka. Bacak kasları taşlara basa basa, kalp kası yaslara yaslana yaslana gelişiyor. Gel olursa, bacaklarla görünür yollardan, kalple görünmez yollardan varılıyor.

Her şeye rağmen, Ankara’da bir kadın kendini annesi tarafından gözetleniyormuşçasına güvende hissediyor. Düştüğünde “Ah, yavrum!” diye kucaklamıyor da bu anne kendi kendine kalkmayı becermeni bekliyor. Yalpalaya yalpalaya da olsa doğrulmana izin veriyor. Ve seni yarım yamalak halinle de bağrına basıyor. Üzgünken güzel olmak zorunda değilsin, kanı kızılcık şerbeti niyetine içmek zorunda değilsin. İstanbul’un denizi kanını yutup mavi yapıyor oysa Ankara kaldırımları kanının lekelerinden kaçmıyor.

“Ankara Ankara.
Ey iyi kalpli üvey ana!” Cemal Süreya