Yavuz Bahadıroğlu’nu Münker Nekir Bekliyor!

Nazif Ay yazdı...

Yavuz Bahadıroğlu’nu Münker Nekir Bekliyor!
Yavuz Bahadıroğlu’nu Münker Nekir Bekliyor!

İslamcı yazar, zorlamalı tarihçi Yavuz Bahadıroğlu öldü ve Münker ile Nekir’i bekliyor artık!…

Çok okurduk yazdıklarını, İmam Hatipli yıllarımızda.

Hayrandık, betimlediği tarihi kahramanlara.

Manevi dünyadan maddi âleme bir şekilde ışınlanmış ve hayal ötesi örnek şahsiyetleri bize tanıtsın diye Allah tarafından görevlendirilmiş ruhani zat diye tasavvurumuza yerleştirdiğimiz isimdi o…

Tok ses tonuyla tane tane konuşması ama anlatımlarına heyecanını ilave etmeye çabalaması onu bizim gözümüzde efsaneleştirmişti.

Ancak… Gün geldi, maneviyatı her daim sömürülen, ona ve sahte edebiyatına kanan bizler, yıllar içinde uyanmaya başladık.

Uyananlar olarak, yalnızca bize boyun eğdirilmeye çalışılan din kaynaklarını değil; dindarı, muhafazakârı, dinciyi ve İslamcıyı mercek altına aldık.

Dinci çevredeki felaketi gördük.

Dinin, dindar iddialı yobazlar eliyle nasıl iptal edildiğini fark ettik.

İslam’ın değerlerini kendilerine malzeme edinen İslamcılardan bir tane bile adam yetişmemesinin nedenini araştırırken birdenbire yıllardır muhalif olduğumuz Atatürk’ün muhteşemliğinin şuuruna vardık.

Nurcular dâhil, içerisine girdiğimiz tüm dinci yapılarla ilişkimizi ve selamımızı kestik.

Ve şunu tekrarlayıp durduk: “Şimdiye dek boş inançların zehrini ruh damarlarımıza şırınga edeceğimize, keşke İslamcıların karakter üretmeyen, aksine sağlam cibiliyetleri çökerten ezberlerini bozacak yöntemler geliştirseydik”

İslam’a kene gibi yapışıp iliğini kemiğini emen dincilerden bir tane bile adam yetişmedi ve yetişmez tespitimizin iki ana nedeni vardı.

İlki, dinsel hüküm alanı olan fıkıhta; dinin aslına ihanet eden birçok sapkın fetva bulunması ve darülharp adındaki dinî ruhsatla insanların kişiliksiz kılınması idi.

İkincisi, edebiyata ve insanlığın ortak paydası olan sanata, yenilik ve ruh verecek hatta dünyadaki siyasal kutuplara alternatif söylemle seslenebilecek erdemli sloganların dinci güruh içinde üretilememesi ve sanat eseri denilebilecek yaratıcılığa sahip olunamaması idi.

İslamcıların sadece, tarihte samimi Müslüman aydınların ürettiği eserlere ve insanlık birikimine atıf yapan zavallılığın mümessili olduklarını bence dinciler de iyi biliyorlardı.

DARÜLHARP İNANCINDA TÜRKİYE

Fıkıhta özellikle kadınlar üzerine verilen sapıkça görüşler ile günlük işlerimize dair tutarsız ve aptalca gerekçelere dayalı hükümler, inananları oldum olası rahatsız ediyordu. Evlenme, boşanma, miras, hak hukuk sahasında 1400 yıl önceki Arap toplumunun ruhsal ve toplumsal genetiğine ya da refleksine göre oluşturulan uygulamaların, zamanımız şartlarına uyarlanmaması hepimizi inanç ve fikri anlamda zorluyordu.

Ortaçağ'ın kadın düşmanı tavrı ve onları adeta lanetli cadıya dönüştüren algısı, radikal İslamcıların dünyasında da başka türlü sergileniyordu.

Atatürk’ün, kadınların hak ve özgürlüklerine yönelik devrimleri Türk tarihinde yepyeni bir sayfa açmıştı ama bu süreç Ortodoks İslamcı kesimlerde olumlu karşılık görmedi. Çünkü kadın; kişiliksiz, tepkisiz, yani onursuz olduğu müddetçe makbuldü onların kabullerinde.

Bir de darülharp denen facia vardı İslam hukuku manasına gelen fıkıhta…

Darülharp ve darülharp şartları, İslam hükümlerinin hâkim olmadığı topraklarda, haram kabul edilen birçok fiilin helal kılınması demekti.

İslamcıların geneline göre Türkiye bir darülharp toprağıydı. O halde her türlü ahlâksızlık dincilerce mubahtı.

Mesela darülharpte yapılmasında sakınca olmayan birkaç etkinlik nelerdi?

Örneğin, kumar oynanabilirdi darülharpte, yani Türkiye’de…

Örneğin, faiz işletilebilirdi darülharpte, yani Türkiye’de…

Örneğin, zina ve seks şımarıklığında sınır ve yasak yoktu darülharpte, yani Türkiye’de…

Haydi son bir örnek daha, "Hile-hurda-hülle" caizdi darülharpte, yani Türkiye’de.

Üstelik din düşmanı olarak gördükleri laik değerli kesimle mademki bir nevi harp halindeydiler, o halde Muhammed Peygamberin müşriklerle yapılan bir savaş esnasında kullandığı argüman en sert şekilde Türkiye şartlarında kullanılmalı ve“El harbu hud’atün (Harp, bir hileden ibarettir)” deklarasyonu seslendirilmeliydi.

Eh ölmeden önce İslamcı yazar Yavuz Bahadıroğlu da böylesi bir tweet atmıştı. Üstelik seçimlerde nasıl davranılması gerektiğinin, yani İslamcılara yakışır ahlak pozisyonunun ibretlik dersini vermiş, aynen şöyle yazmıştı, 18 Nisan 2018 tarihinde: “Gün itibariyle seçim sath-ı mailine girdik. Cumhurbaşkanı seçiminin öne çekilmesi isabetli oldu. Harp hiledir. Allah hayırlı etsin.”

Bu mesajla ona göre artık görevini yerine getirmiş olmalıydı, çünkü zamanımızın mücahede (cihat etme) çeşitlerinden biri de sosyal medyayı karıştırmak, fitne fesada uğratmak ve saf zihinleri terörize etmekti. Yavuz Bahadıroğlu da ölmeden önce bunu becermenin hazzını yaşamıştı kendi kabulleri çerçevesinde…

Zaten bu kişi, 2017 yılında TVNet’te Atatürk ile manevi kızı Afet İnan hakkında kullanılan rezil ifadelerin geçtiği programın konuklarındandı. O iğrenç ifadelere itiraz etmemesi bile samimi bir dindarı Allah nazarında sorumlu kılacak cinstendi.

İSLAMCILARDA EDEBİYAT VE SANAT ÜRETİMİ KISIR VE ARIZALIDIR

Uluslararası ödül alan Müslüman ülke edebiyatçılarına dikkat edildiğinde, kimliklerinde laik yönlerin ağır bastığı görülecek ve İslam’ı kendilerine uygun şekillendirmeye yeminli İslamcılardan edebiyat üstatlarının çıkamayacağına şahit olunacaktır. Çünkü İslamcılar, hınç ve kompleks ürünleriyle sadece peşin hükümlü hüviyetindeki okuyucularına seslenebilir ve onlar üzerinde etkili olabilirler. Dindar temalı roman yazan kimi simaların, yandaşı oldukları İslamcılar sayesinde sermaye ve ün bakımından semirmeye başladıklarında dillerinin yılanlaşıverdiğini, gerçek yüzlerini saklayamadıklarını ve sonradan edindikleri kazanımlarını kin edebiyatına çevirdiklerini rahatça görebiliriz.

1970’lerde dindar formatlı Huzur Sokağı ile Hekimoğlu İsmail’in yazdığı Minyeli Abdullah benzeri kimi romanlar filmlere de uyarlanmıştı ama bunların bir edebi eser sayılamayacağında taraflı tarafsız herkes hemfikir olmuştu.

Zamanımızda da dindarların edebiyat ürünlerindeki tarz, hikâyesi ya bir dindarın zulme uğradığıyla ya Elif harfinden duygular çıkarılmasıyla ya Mevlana’nın Mesnevi’sinden esinlenme uyduruk bir seslenişle ya da modern çağın temsilcilerinden çaldıkları şablonların kahramanlarıyla çerçevelidir.

Dinsel içerikli filmlerde de nefsi terbiye eden bazı mutasavvıflar konu edinilir.

Halk tabakasının alay etmesine aldırmaksızın süfli mesleklerde çalışan şahısların alçakgönüllülükleri bu filmlerde ibretle vurgulanır. Fakat aslına bakarsanız, zamanımızda öylesi davranış biçimleri zaten yanlıştır, çünkü ortalık yerde pazarlama yapma işine işportacılık denir ve yasaktır, nefsi terbiye etmez ve muhtemelen terbiyeliyi arsız edebilir.

Bence seyirci ilgisi yönünden başarılı ama Müslüman kalitesinin ve İslam uygarlığının çöküşünü göstermesi bakımından anlamlı film Recep İvedik’tir. Senaryo diyaloglarında İslamcı söylem bulunmasa da, İslamcılığın sosyal düzenindeki kalite düzeyini ve bir dincinin gülme potansiyelini harekete geçirici yoz zekâ seviyesini Recep İvedik’te görmek mümkündür. Saf, salak ve pervasız ataklarıyla normal düzeni altüst eden Recep İvedik, dinî kaynaklarda haber verilen Yecüc Mecüc rolünü üstlenen dincilerin izdüşümüdür. Her dinci bir Yecüc Mecüc, her dinci bir Recep İvedik ve her dinci edebiyatçı bir Recep İvedik yaratıcısıdır.

Benim başarılı film olarak gösterebileceğim en gerçekçi dinî film “Takva” idi. Tarikat yoluyla İslamlaşmaya çalışan birinin hangi ruhsal badirelere düştüğünü işleyen film, alanında çekilebilecek tüm projelere örnek olabilecek nitelikteydi.

Dincilerin sanat yönüne kısaca bakarsak…

Hatırlayanınız vardır muhakkak... Zeugma’daki arkeolojik çalışmaları denetleyen bir kadın Bakan ile yanındaki tarih duyarlılığı noksan zevatın mozaikler üzerinde yürümelerini ve ayaklar altında kalan kültürsüzlüğü unutmamışsınızdır umarım.

Dinci çevrede sanata dair muhalif duruşa dinî gerekçelerin uydurulmuş olduğu gerçeğini de atlamamalıyız.

Risale-i Nur’da tiyatronun özelliğinden söz eden Said Nursi, tiyatro oyununda, daha önce ölmüş, şimdi hayatta olmayan kişilerin canlandırıldığına ve dolayısıyla reenkarnasyon inancının kuvvetlendirildiğine vurgu yapar[1]. 

Said Nursi başka bir kayıtta da tiyatronun “kebair” (büyük günah) olduğunu savunmaktadır.[2]

Yine Said Nursi, gölgeli ya da gölgesiz yani heykel/ büst[3] veya tuvaldeki resimlerin haram olduklarını belirtir.[4]

Tüm bu yobazca çıkışlar, Melih Gökçek’in “Sanatın içine tükürme” güdülerini nasıl beslediğini de göstermektedir.

Bugün, ölüm haberini aldığımız şu anda, geleneksel fıkhın kısır ve kusur doğuran hukuksallığından ve kalitesiz İslamcı edebiyatın zorlamalı mankenliğinden nasiplenen Yavuz Bahadıroğlu için son sözlerimizi söyleyeceğiz elbette.

Ölenin ardından kötü konuşulmaz, doğru, bunu biliriz.

Ama her ölenin iyi ve kötülüklerini hem Allah hem onun şahitleri olan kiramen kâtibin adlı melekler hem de tarih denen büyük namus asla unutmaz ve bir kenara yazar, bunu da biliriz.

Ayrıca yine biliriz ki, Allah bununla da yetinmez; varlığı tartışmalı da olsa görevleri bakımından vicdanı çağrıştıran Münker ile Nekir vasıtasıyla faturayı kulun önüne çıkarır.

Bu topraklarda vefasızlıkla ölenlerin önüne konacak faturanın şikâyetçi bölümünde ise, kendisine nankörlüğün affedilmeyeceği yazısı ve altında da Mustafa Kemal Atatürk’ün imzası olacaktır muhakkak.

[1]- Risale-i Nur Külliyatı/Sözler, s.677

[2]- Risale-i Nur Külliyatı/Şualar, s.504

[3]- Risale-i Nur Külliyatı/Mektubat, s.478

[4]- Risale-i Nur Külliyatı/Sözler, s.478