Zaman'ın arsız muhabiri: Kullanışlı aptalım!

Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında yargılanan vatansever asker ve sivillere yönelik "kara propaganda" haberleriyle nam salan Zaman gazetesi muhabiri Hanım Büşra Erdal, kendisi için kullanılan "Kullanışlı aptal" sözünün haklı olduğunu itiraf etti.

Zaman'ın arsız muhabiri: Kullanışlı aptalım!

Kapatılan Zaman gazetesinin eski yargı muhabiri Hanım Büşra Erdal'ın, denetimli serbestlik hakkını kullanarak tahliyesini istedi. 3 yıl 8 aylık tutuktuluk süresini doldurduğu için tahliyesi için başvuran Erdal'ın bir de "pişmanlık" mektunu yazdığı iddia edildi.

Expression Interrupted’de yayınlanan mektupta, kaldığı koğuşta Fetullah Gülen'in yiğeni tarafından saldırıya uğradığını, kendisini Nazlı Ilıcak'ın kurtardığını öne sürdü.

Mektupta Erdal, "Geçmişte Yıldıray Oğur’un kendisi ile ilgili kullandığı “kullanışlı aptal” lafıyla dalga geçmiştim. Gün gelecek, o lafın şahsım için hafif kaldığı şeklinde bir hissiyatta olacağımı asla tahmin etmezdim. Kullanılmanın, aptallığın en acı şeklini yaşamış, görmüş oldum" ifadelerini kullandı.

Erdal'ın hedefi olan askerlerden emekli Albay Mustafa Önsel, pişmanlık mektubu için sosyal medya hesabından şu ifadeleri kullandı:

"2011'de C.evine girerken, "Sakarya Savaşında %40 kaçtı. Biz savaşanların torunlarıyız. Kaçanların ve işbirlikçlerin torunları ile savaş başlıyor" demiştim. Büşra, Zaman'da "Albaydan millete hakaret" diye başlık atmış; Bir duruşmada atmadığım su şisesini attı diyerek "Yaralamaya teşebbüsten" yıllarca 6,5 yılla yargılanmama sebep olmuştu Duruşmalarda bize aşağılayıcı bakışlarını unutmam. Ancak ifadelerinde samimyse affederim Bu da c.evinden çıktıktan sonraki eylemlerinden belli olur!

Kendisine herhangi bir cisim atmadığım duruşma salonundaki onlarca kamerayla sabittir! 'Yaralamaya teşebbüsten' yıllarca 6,5 yılla yargılanmama sebep olmuştu. Duruşmalarda bize bakarken ki aşağılayıcı bakışlarını unutmadım. Ancak ifadelerinde samimiyse affederim... Bu da cezaevinden çıktıktan sonraki eylemlerinden belli olur!"

Hanım Büşra Erdal'ın mektubunun satırbaşları şöyle:

"Yargıtay, geçtiğimiz aylarda “FETÖ üyeliği” gerekçesiyle verilen 6 yıl 3 ay hapis cezamı onadı. Denetimli serbestlik uygulamasıyla tahliye hakkımı kullanabilmem için geçmesi gereken 3 yıl 8 aylık süre dolduğu için de tahliye talebinde bulundum. Ancak Cezaevi Müdürlüğü, “Örgütten ayrıldığına dair idaremize yazılı ya da sözlü bir beyanda bulunmamıştır” diyerek talebimi reddetti.

GÜLEN'İN YEĞENİ BANA SALDIRDI

Bu kararı görünce ilk olarak, cezaevinde devlet gözetiminde tutulduğum koğuşta Fethullah Gülen’in yeğeninin saldırısına uğramam aklıma geldi. 2018’in Ekim ayıydı. Nazlı Hanım ile birlikte kaldığımız koğuşa getirilen… isimli bu kişi ile daha ilk başta anlaşılmazlıklar, düşünsel farklılıklarımız ortaya çıktı. Devamında bu kişi gözümü korkutmak, beni sindirmek için üstüme yürüdü, omzumdan itekledi, tacizkar tavırlar sergiledi. En sonunda ise, avluda müzik dinleyerek yürüdüğüm sırada şahsımı, bedenimi hedef alarak iki kez büyük cam bardaklardan attı. Birinde bardak, duvardan geri sekip ayak bileğime çarptı. Betona çarpan cam bardağın sesine koşan infaz koruma memurları ve Nazlı Hanım beni kurtardı. Şahıs, kameranın ve memurların gözü önünde –çünkü ilk bardak sesini duyan memurlar koğuşa koşarken, ikinci kez atmaya davrandığını pencereden görünce ‘yapma’ diye bağırmışlardı- yaptığı bu şiddet eyleminden sonra disiplin cezası verilerek koğuştan alındı. Bütün bunlar sadece 2 haftada olup bitti...

Ben, 15 Temmuz darbe girişimi gibi korkunç bir eylemin gerçekliğini, kötülüğünü, acımasızlığını görmüş, o güne kadar ‘dini cemaat’ bildiğim bu yapı ile düşüncelerimi, yolumu ayırmıştım. Ve bu kötülüğü nasıl yapabildiler? Kendilerine inanan sıradan anadolu insanını nasıl göz göre göre ateşe atabildiler? Bütün bunların üstüne nasıl hiçbir şey olmamış gibi devam edebiliyorlar? …vs. Bu sorular ve cevapları ile kendimi onlardan en uzağa koymuşken, işte o uzaklıktayken dahi ‘Gülen’ soyadlı birinin saldırısına uğradım, aşağılandım. Bu saldırının benim için simgesel bir anlamı oldu.

Geçmişte ‘cemaat’ diye bilinen bu yapı ile ilişkim kolejinde okumak ve Zaman gazetesinde çalışmaktan öte olmadı. Özellikle 90’ların ikinci yarısında farklı yaşam tarzlarına, farklı görüşlere sahip sınıf arkadaşların, öğretmenlerin olduysa, Refah partili gurbetçi çocuklarıyla dolu, İzmir’de, İzmir’in renklerini taşıyan bir kolejde cemaati tanıdıysan ve sempati düzeyinde bir ilişkin varsa arka plandaki gizlenmiş kötülüğü göremiyorsun. Gün geliyor, sempatinin de etkisiyle aşırı, sorgusuz sualsiz bir şekilde bu yapıyı savunabiliyorsun. Benimkisi öyle oldu. Ancak 15 Temmuz ile birlikte hakikatı görebildim, düşüncelerim değişti.

15 TEMMUZ'DAN SONRA...

Bugün hala “örgütten ayrılmadı” şeklinde bir iddiayı şahsıma hakaret olarak alıyorum. 15 Temmuz darbe girişiminin, sonrasında ortaya çıkan gerçeklerin, itirafların, organize kaçışların üstüne hala bağım devam etseydi bu en başta özbenliğime, ailemin verdiği özsaygıya, babamın ben daha çocukken kurduğu çocuk kitaplığıma, okuduğum kitaplara, sevdiğim yazar/şairlere, demokrasi bilincime, hayatımı anlamlandıran tüm değerlere ihanet olurdu. Bu inancıma, kendime ihanet olurdu.

'KULLANIŞLI APTALIM'

Meslek hayatı ‘darbe karşıtlığı’ üzerinden ilerlemiş bir gazeteci olarak savunduğum, yanında durduğum bu yapının darbeci çıkması benim için şoke edici, utanç verici olmuştur. Mahkemede başım dik, onurla savunabildiğim bir meslek hayatı bırakmadılar. Geçmişte Yıldıray Oğur’un kendisi ile ilgili kullandığı “kullanışlı aptal” lafıyla dalga geçmiştim. Gün gelecek, o lafın şahsım için hafif kaldığı şeklinde bir hissiyatta olacağımı asla tahmin etmezdim. Kullanılmanın, aptallığın en acı şeklini yaşamış, görmüş oldum. Bugün ne kadarının gerçek ne kadarının gerçek dışı olduğunu bilemediğim bazı önemli yargı süreçlerinde ben habercilik yaptığımı düşünürken onlar haberlerim üzerinden birilerine kötülük yapmışlar. He ne kadar bunun bilincinde değildiysem de hakkına girdiğim insanlar olduğunu görüyorum. Ve hayatımın geri kalnında bunlarla anılmak, bu yük benim en büyük utancım olacak.

Bu ülkede bu utancı bırakarak kaçıp gittiler. Kara bir leke bırakıp kaçıp gittiler. Kandırıp kaçıp gittiler, kullanıp kaçıp gittiler. Ben ise gözaltı kararı çıktığı gün polise gidip teslim oldum. 4 yıldır hapisteyim ve 8 aydır da tek başıma bu hücrede kalıyorum. 4 yıllık bu yalnızlıktan çok şey öğrendim ben, bu sessizlikten en çoğunu…

CEMAATİ MASUM SANDIM

Zaman gazetesini ben kurmadım, ben yönetmedim. Yayın politikasını, manşetlerini ben belirlemedim. Bunları yapanların hepsi dışarıda. Ben Zaman’da sadece muhabirlik/yazarlık yaptım. Hukuk fakültesi öğrencisiyken adım attığım adliyelerde geçti tüm meslek hayatım. Gazeteciliği çok sevdim. Mesleğimi yaparken de ‘cemaat’ diye bildiğim bu yapıyı masum sandım, açık açık savundum. Şimdi de tüm bu konularda yanıldığımı, hata yaptığımı açık açık söylüyorum. Artık onlarla birlikte anılmak istemiyorum....

Beyanım budur…

Hanım Büşra Erdal"

Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında yargılanan vatansever asker ve sivillere yönelik "kara propaganda" haberleriyle nam salan Zaman gazetesi muhabiri Hanım Büşra Erdal, kendisi için kullanılan "Kullanışlı aptal" sözünün haklı olduğunu itiraf etti.

Kapatılan Zaman gazetesinin eski yargı muhabiri Hanım Büşra Erdal'ın, denetimli serbestlik hakkını kullanarak tahliyesini istedi. 3 yıl 8 aylık tutuktuluk süresini doldurduğu için tahliyesi için başvuran Erdal'ın bir de "pişmanlık" mektunu yazdığı iddia edildi.

Expression Interrupted’de yayınlanan mektupta, kaldığı koğuşta Fetullah Gülen'in yiğeni tarafından saldırıya uğradığını, kendisini Nazlı Ilıcak'ın kurtardığını öne sürdü.

Mektupta Erdal, "Geçmişte Yıldıray Oğur’un kendisi ile ilgili kullandığı “kullanışlı aptal” lafıyla dalga geçmiştim. Gün gelecek, o lafın şahsım için hafif kaldığı şeklinde bir hissiyatta olacağımı asla tahmin etmezdim. Kullanılmanın, aptallığın en acı şeklini yaşamış, görmüş oldum" ifadelerini kullandı.

Erdal'ın hedefi olan askerlerden emekli Albay Mustafa Önsel, pişmanlık mektubu için sosyal medya hesabından şu ifadeleri kullandı:

"2011'de C.evine girerken, "Sakarya Savaşında %40 kaçtı. Biz savaşanların torunlarıyız. Kaçanların ve işbirlikçlerin torunları ile savaş başlıyor" demiştim. Büşra, Zaman'da "Albaydan millete hakaret" diye başlık atmış; Bir duruşmada atmadığım su şisesini attı diyerek "Yaralamaya teşebbüsten" yıllarca 6,5 yılla yargılanmama sebep olmuştu Duruşmalarda bize aşağılayıcı bakışlarını unutmam. Ancak ifadelerinde samimyse affederim Bu da c.evinden çıktıktan sonraki eylemlerinden belli olur!

Kendisine herhangi bir cisim atmadığım duruşma salonundaki onlarca kamerayla sabittir! 'Yaralamaya teşebbüsten' yıllarca 6,5 yılla yargılanmama sebep olmuştu. Duruşmalarda bize bakarken ki aşağılayıcı bakışlarını unutmadım. Ancak ifadelerinde samimiyse affederim... Bu da cezaevinden çıktıktan sonraki eylemlerinden belli olur!"

Hanım Büşra Erdal'ın mektubunun satırbaşları şöyle:

"Yargıtay, geçtiğimiz aylarda “FETÖ üyeliği” gerekçesiyle verilen 6 yıl 3 ay hapis cezamı onadı. Denetimli serbestlik uygulamasıyla tahliye hakkımı kullanabilmem için geçmesi gereken 3 yıl 8 aylık süre dolduğu için de tahliye talebinde bulundum. Ancak Cezaevi Müdürlüğü, “Örgütten ayrıldığına dair idaremize yazılı ya da sözlü bir beyanda bulunmamıştır” diyerek talebimi reddetti.

GÜLEN'İN YEĞENİ BANA SALDIRDI

Bu kararı görünce ilk olarak, cezaevinde devlet gözetiminde tutulduğum koğuşta Fethullah Gülen’in yeğeninin saldırısına uğramam aklıma geldi. 2018’in Ekim ayıydı. Nazlı Hanım ile birlikte kaldığımız koğuşa getirilen… isimli bu kişi ile daha ilk başta anlaşılmazlıklar, düşünsel farklılıklarımız ortaya çıktı. Devamında bu kişi gözümü korkutmak, beni sindirmek için üstüme yürüdü, omzumdan itekledi, tacizkar tavırlar sergiledi. En sonunda ise, avluda müzik dinleyerek yürüdüğüm sırada şahsımı, bedenimi hedef alarak iki kez büyük cam bardaklardan attı. Birinde bardak, duvardan geri sekip ayak bileğime çarptı. Betona çarpan cam bardağın sesine koşan infaz koruma memurları ve Nazlı Hanım beni kurtardı. Şahıs, kameranın ve memurların gözü önünde –çünkü ilk bardak sesini duyan memurlar koğuşa koşarken, ikinci kez atmaya davrandığını pencereden görünce ‘yapma’ diye bağırmışlardı- yaptığı bu şiddet eyleminden sonra disiplin cezası verilerek koğuştan alındı. Bütün bunlar sadece 2 haftada olup bitti...

Ben, 15 Temmuz darbe girişimi gibi korkunç bir eylemin gerçekliğini, kötülüğünü, acımasızlığını görmüş, o güne kadar ‘dini cemaat’ bildiğim bu yapı ile düşüncelerimi, yolumu ayırmıştım. Ve bu kötülüğü nasıl yapabildiler? Kendilerine inanan sıradan anadolu insanını nasıl göz göre göre ateşe atabildiler? Bütün bunların üstüne nasıl hiçbir şey olmamış gibi devam edebiliyorlar? …vs. Bu sorular ve cevapları ile kendimi onlardan en uzağa koymuşken, işte o uzaklıktayken dahi ‘Gülen’ soyadlı birinin saldırısına uğradım, aşağılandım. Bu saldırının benim için simgesel bir anlamı oldu.

Geçmişte ‘cemaat’ diye bilinen bu yapı ile ilişkim kolejinde okumak ve Zaman gazetesinde çalışmaktan öte olmadı. Özellikle 90’ların ikinci yarısında farklı yaşam tarzlarına, farklı görüşlere sahip sınıf arkadaşların, öğretmenlerin olduysa, Refah partili gurbetçi çocuklarıyla dolu, İzmir’de, İzmir’in renklerini taşıyan bir kolejde cemaati tanıdıysan ve sempati düzeyinde bir ilişkin varsa arka plandaki gizlenmiş kötülüğü göremiyorsun. Gün geliyor, sempatinin de etkisiyle aşırı, sorgusuz sualsiz bir şekilde bu yapıyı savunabiliyorsun. Benimkisi öyle oldu. Ancak 15 Temmuz ile birlikte hakikatı görebildim, düşüncelerim değişti.

15 TEMMUZ'DAN SONRA...

Bugün hala “örgütten ayrılmadı” şeklinde bir iddiayı şahsıma hakaret olarak alıyorum. 15 Temmuz darbe girişiminin, sonrasında ortaya çıkan gerçeklerin, itirafların, organize kaçışların üstüne hala bağım devam etseydi bu en başta özbenliğime, ailemin verdiği özsaygıya, babamın ben daha çocukken kurduğu çocuk kitaplığıma, okuduğum kitaplara, sevdiğim yazar/şairlere, demokrasi bilincime, hayatımı anlamlandıran tüm değerlere ihanet olurdu. Bu inancıma, kendime ihanet olurdu.

'KULLANIŞLI APTAL'

Meslek hayatı ‘darbe karşıtlığı’ üzerinden ilerlemiş bir gazeteci olarak savunduğum, yanında durduğum bu yapının darbeci çıkması benim için şoke edici, utanç verici olmuştur. Mahkemede başım dik, onurla savunabildiğim bir meslek hayatı bırakmadılar. Geçmişte Yıldıray Oğur’un kendisi ile ilgili kullandığı “kullanışlı aptal” lafıyla dalga geçmiştim. Gün gelecek, o lafın şahsım için hafif kaldığı şeklinde bir hissiyatta olacağımı asla tahmin etmezdim. Kullanılmanın, aptallığın en acı şeklini yaşamış, görmüş oldum. Bugün ne kadarının gerçek ne kadarının gerçek dışı olduğunu bilemediğim bazı önemli yargı süreçlerinde ben habercilik yaptığımı düşünürken onlar haberlerim üzerinden birilerine kötülük yapmışlar. He ne kadar bunun bilincinde değildiysem de hakkına girdiğim insanlar olduğunu görüyorum. Ve hayatımın geri kalnında bunlarla anılmak, bu yük benim en büyük utancım olacak.

Bu ülkede bu utancı bırakarak kaçıp gittiler. Kara bir leke bırakıp kaçıp gittiler. Kandırıp kaçıp gittiler, kullanıp kaçıp gittiler. Ben ise gözaltı kararı çıktığı gün polise gidip teslim oldum. 4 yıldır hapisteyim ve 8 aydır da tek başıma bu hücrede kalıyorum. 4 yıllık bu yalnızlıktan çok şey öğrendim ben, bu sessizlikten en çoğunu…

CEMAATİ MASUM SANDIM

Zaman gazetesini ben kurmadım, ben yönetmedim. Yayın politikasını, manşetlerini ben belirlemedim. Bunları yapanların hepsi dışarıda. Ben Zaman’da sadece muhabirlik/yazarlık yaptım. Hukuk fakültesi öğrencisiyken adım attığım adliyelerde geçti tüm meslek hayatım. Gazeteciliği çok sevdim. Mesleğimi yaparken de ‘cemaat’ diye bildiğim bu yapıyı masum sandım, açık açık savundum. Şimdi de tüm bu konularda yanıldığımı, hata yaptığımı açık açık söylüyorum. Artık onlarla birlikte anılmak istemiyorum....

Beyanım budur…

Hanım Büşra Erdal"