Hasan Sessiz yazdı…
Tarih anlatısına sosyal-kültürel boyut katmak, tekdüze resmi dilden kaçmak için Hakan Kaynar’ın kitabı entelektüel dürtüyle, niyet olarak iyi bir girişimdir: Fakat başlık seçimi ve “rakı masası” metaforu, bu niyeti farklı kutuplarda farklı algılara yol açar.
Düşünce özgürdür; ama yazar/akademisyen, özellikle Türkiye gibi kutuplaşmış bir toplumsal iklimde, seçtiği sözcüklerin taşıdığı tarihî ve psikolojik ağırlığın farkında olmalıdır. Dolayısıyla “Rakı-Cumhuriyet” gibi bir başlık, akademik olarak “yaratıcı bir mecaz” olabilir, (bazı gönüllere dokunabilir) ama toplumsal bağlamda “simgesel kışkırtma” etkisi yaratma riskini taşır.
Taşıdığı risk; yani Simgesel kışkırtıcılığı ise, bir imgenin (Rakı) simge yanını, farkında olarak veya farkında olmadan, toplumdaki duygusal, ideolojik ya da kültürel “gerilim anlamalarına” dokunmuş olmasıdır.
…
“Bir anlatım biçimi” seçimine göre belirlenmiş olduğu anlaşılan bu adın, sahip olduğu göndereni, yani “100 Dublede Cumhuriyet Tarihi” ifadesi, doğrudan iki imgeyi yan yana getiriyor:
“Cumhuriyet” devlet, akıl, modernleşme, kamusal düzen, kurucu ideoloji.
“Rakı / Duble” bireysel zevk, özel alan, seküler yaşam biçimi, kasabalı/kentli eğlence kültürü, erkek meclisi, bazen de “bohem” bir zihin.
Bu iki imgenin bir araya gelişi, nötr bir seçim değildir.
Bu iki farklı yaşam biçimi algısının “sınır taşı” niteliği taşıyan bir söylemsel tercihtir.
Ne yazık ki yakın zamanlarda, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusuna, onun kurucu kadrolarına “bir kaç ayyaş” yada” sarhoş ” tanımlamasının yapıldığı günlerden geçmiştik.
Böylece “Rakı” sadece içki değil; mütedeyyin – seküler ikiliğinin kültürel sınırlarını gösteren bir simge haline gelmiştir. Dolayısıyla bu (“100 Dublede Cumhuriyet Tarihi”) başlık, “Cumhuriyet tarihini (yakın ya da uzak) rakı masasında konuşmak” fikrini çağrıştırma, Türkiye’deki kültürel kamplaşma hattını –bilinçli veya bilinçsiz– harekete geçiren bir “anlam” kapısına çıkarıyor.
Hakan Kaynar’ın kendi ifadelerine baktığımda, niyetinin “resmî tarih anlatısını gündelik hayat içinden, hafif bir ironiyle yeniden okumak” olduğunu görüyoruz.
Yani yazarın kastı, “Cumhuriyet” kavramını, küçümsemek ya da “ayyaşlık” imgesiyle değersizleştirmek değil; aksine, resmi metinlerde yer bulmayan kahkahaları, şarkıları, meyhane sohbetlerini, kadın-erkek birlikteliğini tarihe dâhil etmek olabilir.
Öyleyse ilk bakışta cesur ve iyi niyetli bir adımdır.
Ancak, toplumsal bellekte “rakı” sözcüğü uzun zamandır siyasal olarak “seküler elit kimliği” temsil ettiği için, bu başlık algı düzeyinde ideolojik bir saf belirleme sırasında bir kesime “çengel atmak” gibi okunabiliyor.
İçeriğinden bağımsız olarak, seçilmiş kitap adının seslendiği yön, zaten bu kültürel kodu “aidiyet” olarak hisseden kesim. Yani, yazarın niyeti masum olabilir, ama bu adın gönderme alanı ideolojik anlamlarla yüklü. Yani bir söz, bir söz dizimi veya imge, tarafsızlığını yitirmiş olabilir; okunduğunda/işitildiğinde veya görüldüğünde, insanların aklına yalnızca “nesnel anlamı” değil, belirli bir dünya görüşü, grup aidiyeti veya karşıtlık da gelebilir.
Ülkemiz ortak aidiyetin zayıfladığı, dil ve sembollerin bile kimlik göstergesine dönüştüğü, kültürel hatların “biz/onlar” diliyle örüldüğü bir dönemden geçiyor.
Bu durumda, “Cumhuriyet” kavramını kitabın başlığında “Rakı” ile güdümlemek, ister istemez birleştirici değil, ayıklayıcı (seçme, seçilme anlamında) gönderme de yapıyor. Çünkü “Rakı sofrası” herkese açık bir sembol değil; bazı kesimler için “benim yaşam biçimime saygısızlık”, bazıları içinse “özgürlüğün simgesi” olarak, algılanabilir.
Bu başlık yerine -binlerce-, kitabın jenerik düşünce anlamını kapsayacak bir ad, pekala bulunabilirdi. Bu nedenle hiçbir seçim rastlantısal değildir, her sembol bir “algı mühendisliği” etkisi üretir — istemeden de olsa.
İstendi mi? İstenmedi mi? Niyeti sorgulamak görevim olmadığı gibi, bunu merak da etmiyorum.. Bir kitaba ad olarak (“100 Dublede Cumhuriyet Tarihi”) seçilmiş bu başlık, gönderi düzeyinde üretilmiş yan anlamı ile “cumhuriyeti rakı mezesi yapmak!” olarak da anlaşılır.
HER YAZAR İÇİN, ÖZGÜR DÜŞÜNCESİNİ YAYABİLMENİN SORUMLULUĞU BİR ERDEMDİR
Her yazarın görevi, sadece “provokatif düşünmek” değil (“alışılagelmiş düşünme biçimlerini sarsmak, yerleşik kabulleri sorgulamak, zihni provoke etmek” anlamında) aynı zamanda toplumsal bütünlüğü zedelemeden düşünmeyi öğretmek de olmalıdır. Yoksa bilimsellik ya da akademik tavır altında ağzına geleni söylemek, hatta ayrıştıran, bozucu, yüzeydekiler için yüzeyden savruk söylem kullanmak, çağrıştırmak da her yazarın görevi değildir. Bunun farkında olmak gerçek bir aydına ait özelliktir. Toplum bütünü için, barışı, iç huzuru ve güveni dilemek bilgece bir yaklaşımdır.
“Özgürlük” bir haktır; ama “özgür olmanın” sorumluluğu da bir erdemdir.
CUMHURİYETİ BİLMEYENLERE, CUMHURİYET NEDİR? NE DEĞİLDİR?
Bugün bazıları Cumhuriyeti yalnızca takvimde bir tarih, bir tatil günü ya da bir meyhane adı olduğunu sanıyor olabilir.
Oysa Cumhuriyet, halkın kendi kaderini eline almasının adıdır.
Monarşinin reddidir. Kulluktan yurttaşlığa geçiştir. Kişiye değil, ilkeye bağlılıktır. “Ben bilirim”in değil, “Birlikte düşünelim”in düzenidir.
Cumhuriyet ortak bir bellek halidir! Yani, bu nedenle Cumhuriyet, bir rejim değil; bir bilinç, bir tavırdır.
Bilmekle başlar, korumakla sürer, geliştirmekle yaşar.
‘CUMHURİYETİ BİLMEMENİN BEDELİ’
Türkiye kuruluş iradesi olarak “Anayasal Cumhuriyet”tir. Asıl olan, halkın bağımsızlığıdır. Bu nedenle, Cumhuriyet sadece bir yönetim biçimi değil, bir varoluş iradesidir.
Onu bilmemek, ya da bilerek “Cumhuriyet” kavramının temsil ettiği imge ve simge görünümünü/bilinirliğini aşındırmak, temel anlamını saptırıcı “gösterilen” ler yüklemek, yalnızca tarihi (uzak veya yakın) değil, geleceğimizi de kaybetmektir.