‘7. Koğuştaki Mucize’ filmi ve ‘Eylül’ fırtınasında uçup giden hayatlar

Özlem Kalkan yazdı

‘7. Koğuştaki Mucize’ filmi ve ‘Eylül’ fırtınasında uçup giden hayatlar

12 Eylül 1980 Türkiye’nin unutamayacağı, ne denli yüzleşse de aklanamayacağı bir darbeyd Her senaryonun bir aktörü ve yönetmeni olduğu gibi her darbenin de mimarı ve uygulatanı var elbette. Darbe öncesi günde 15-20 cinayetin normal sayıldığı ülkede darbenin ertesi günü bu cinayetler bıçak gibi kesildi.

Kenan Evren’in “şartların olgunlaşmasını bekledik” sözü de tarihe geçti.

Dönemin ABD Başkanı Carter’a Ankara’daki elçiliklerden yollanan ”Bizim oğlanlar becerdi” mesajı darbenin kaynağını net olarak açıklamaya yeter de artar bile.

7. Koğuştaki Mucize

Bir toplumun huzuru ve psikolojisinin üzerinden dozer gibi geçip dümdüz eden 12 Eylül’de, saatler 03.59’u gösterip, demokrasiye çalınan son düdük için düğmeye basıldığı andan sonra 650 bin gözaltı, 210 bin dava, 7 bin idam cezası, 50 idam, işkencede öldüğü resmen belirlenen 171 insan, fişlenen 683 bin kişi kayıtlara kayıtlara geçti.

“Asmayalım da besleyelim mi?” dönemin ön sözü(!);17’lik Erdal Eren’in  darağacındaki bedeni de acımasızlığın sembolü olarak belleklere kazındı.

Sonuç: Dar bakışlı, hazcı, soyutlama yeteneğinden yoksun, bencil, apolitik bir toplumun kök salmasına ve de ezici çoğunlukla onaylanan gül gibi bir 82 Anayasasına(!) neden oldu!

Veremediğim/iz kesin rakam ise, kayıtlara geçmemiş ve solan ama asla bilinmeyen hayatlarla ilgili.

Bütün bunları yazmama vesile olup, bir dönemin defterini bana tekrar açtıran ”7.KOĞUŞTAKİ MUCİZE” filmi oldu.

Öyle ki 12 Eylül defalarca belgesellere dizi ve filmlere konu oldu ama acımasızlık, haksızlık, hukuksuzluk ve imkansızlık  bir filme ilk kez böylesine çengelli iğne misali tutuşturuluyor..

EGE KASABASINDAKİ DRAM

10 Ekim tarihinde vizyona giren, bu denli sıcacık saran ve hüzünlendiren filmi  biraz gecikmeli izlediğim için sonradan üzüldüm diyebilirim.

Sevindirici olan, 75 doğumlu ve yine gencecik bir yönetmenle karşı karşıya oluşumuz: Mehmet Ada Öztekin. Eski bir radyocu ve reklam filmi yönetmeni, aynı zamanda da yazar olan genç yönetmeni, 2010 yılının tartışılan filmi Kaybedenler Klübü nden ve yine popüler TV dizilerinden Kuzey ve Güney’den hatırlıyoruz. Çoğunlukla dizilerle tanıdığımız Öztekin’in 2107 yılında çektiği Martıların Efendisi’nden sonra ikinci uzun metrajlı filmi  7. Koğuştaki Mucize.

Güney Kore yapımı Miracle in Cell No:7‘den uyarlama olan film Aras Bulut İğnemli, Nisa Sofia Aksungur, Celile Toyon, İlker Aksum, Mesut Akusta, Deniz Baysal, Yurdaer Okur ve Sarp Akkaya gibi sanatçılardan oluşan iyi bir kadroyu bir araya getirmiş.

7. KOĞUŞTAKİ MUCİZE FİLMİNİN KONUSU

Genç bir adam olan Memo’yu, Ege’nin doğal güzellikleri içinde, dünya güzeli bir kız çocuğu  ile koşturup oynarken görüyoruz. Filmin ilk karesi bu ve daha ilk saniyede sıcacık akıyor içimize.

Hayvancılıkla hayatını kazanan Memo’nun hayattaki tek serveti 7 yaşındaki kızı Ova ve babaannesidir.

Dışarıdan bakıldığında her şey çok güzeldir ama Memo kızı ile aynı zeka seviyesine sahip bir zihinsel engellidir. Ova ise okulda ve arkadaş çevresinde babasından kaynaklı acımasız bir dışlanma ve alayın ortasındadır hep.

7. Koğuştaki Mucize

Memo’nun bir evlada mı yoksa bir arkadaşa mı sahip olduğunun ne denli bilincinde pek farkına varamadım; zira filme yaptığım tek eleştiri de bu. Aras Bulut İğnemli iyi bir oyunculuk sergilese de zaman zaman karakter dengesi bozuluyor.

Yıl 1983’tür. Henüz seçimler yapılmamış ve yüksek (!) demokrasiyle tanışmamıştır ülke. Askeri düzen, bayrak ve milli marşlarla bir gövde gösterisine dönüştürdüğü özel günlerde gövde gösterisi yapmakta; kasaba komutanının adeta Allah olduğu bu küçük kasabada apoletler, insanlar üzerinde sopa gibi sallanmaktadır.

Her şey Ova’nın bir dükkanda görüp alamadıkları küçük, kırmızı Heidi baskılı bir okul çantası ile başlıyor. Aynı çantayı Ova ile aynı sınıfta okuyan Albay’ın kızı da beğenir; amma ve lakin çanta, güç ve parayı bastıranın elinde kalır. Memo’nun çanta için direndiğinde Albay’dan gördüğü şiddet, kimin Allah kimin kul olduğunun yeterince betimlendiği bir sahne.

7. Koğuştaki Mucize’nin galası

Albay’ın kızı piknikte bir kaza sonucu ölünce, onu tesadüfen bulan Memo’nun üzerine yıkılır cinayet. Memo’nun kabusu, sadece devrimci düşünce suçlularının ya da sözde Anayasal düzeni bozmak isteyen bir avuç anarşistin (!) değil, gözünün üstünde kaşı olanın,arkası olmayanın da işkence ve kaba dayaktan nasibini aldığı o dönemin acımasızlığının da başlangıcı.

Apoletin verdiği cesaret ve cüret, kızının intikamı ile birleşince Albay Memo için kalemi tek başına kırıp idam sehpasını kurar! Onun için tüm yasal yollar ve umut bitmiştir. Ama mağdur ve masumdur. Bu arada filmin Güney Kore versiyonu olan orijinal halinde de yine bir dönem anlatılmakla birlikte bu kez polis şiddeti var.

Filmin gerek oyunculuk gerekse dramatik örgü bakımından en başarılı sahneleri cezaevinde geçiyor. Çocuk tecavüz ve tacizcilerinin cezalandırıldığı malumunuz ve en başta Memo da bundan nasibini alıyor.

Adi suçluların olduğu 7. Koğuş adeta herkesin şeytan taşlayıp arındığı KABE’dir. Herkesin vicdan muhasebesi yaptığı ama farklı fraksiyonlara rağmen insani dayanışma ve hakkın, hukukun asla ölmediği yerdir. Bir okuldur. Dergahtır.

Ve hepsi zihinsel engelli Memo üzerinden Babalık kavramını masaya yatırıyorl.

Oyunculuklar çok çok başarılı, ancak beni mest eden Askhorozlu Reis rolünde İlker Aksum. Masum kızına kıyan Baba’da sessiz oyunculuğu ile Mesut Akusta ve Askhorozlu’nun karısında Gülçin Kültür Şahin’e özel teşekkürlerimi sunuyorum.

Unutmadan filmin güzel müzikleri için bir teşekkür de Hasan Özsüt için.

Gayet başarılı bir film; şimdiden iyi seyirler!