Serkan Arslan yazdı…
Süveyda bugünde gelmedi. İlaçların verdiği yorgunluk ile beton bir duvar gibi bedenimi ördüm. Aklım yarının ne olacağı konusunda bir varsayımda bulunamadığı için belleğim sürekli ben buradayım diyor. Geçmişini hatırlamak zorunda bırakıldığımı artık hissediyorum. Hafızamdan gecen yapbozun parçaları kendiliğinden yerine oturuyor. Aklım bir oyunun içinde bana baş rolü verdi. Sağ olsun uzun zamandır çok uslu kalmıştım. Bir kadın parmak uçlarında geziniyor beynimin boş koridorlarında. Sonrası yok. Anımsamaya çalışıyorum. Islak bir ayrılık günü beliriyor önce gözlerimin önünde. Sevgililer neden güneşli günlerde ayrılmaz ki? Sarı bir sonbahar akşamında karşımda oturan bu kadın bana bir şeyler söylemeye çalışıyor. Yapbozun bir parçasını daha yerine yerleştirirsek bu bir veda konuşması gibi geliyor bana. Öyle olmasa benim burada ne işim var? Önünde duran çay bardağında dudaklarının izi kalmış. Yenisini istemediğine göre acelesi var. Oysa ki ayrılık aceleye gelmez. Ayrılık konuşması yaparken çay da içilmez. Rakı içmeden nasıl ayrılmak konusunda karşılıklı anlaşılır. İnsan ellerini nereye koyacağını bilmediği anlarda ne yapar bilmiyorum. Ama kalabalık bir yerde oturduğumuzu görüyorum. Yüzünü hatırlayamıyorum ama gözlerini görebiliyorum. O ince keskin kirpiklerinin ardında koca bir dağ karanlığı var. O konuşurken gözlerimi camdan dışarıya çeviriyorum. Yağmur bu akşama yakışır şekilde yağıyor. Garsonlar masaları gezip bir isteğiniz var mı diyor. Benim var. Pardon bakar mısınız? Aceleye getirilmiş bir idam fermanı istiyorum. Bol acılı olsun. Yoksa sürüngenler arasına karışacağım. Karşımda ki o karanlık dağ biraz ıslanmış gibi duruyor. Gözlerinde ki acıma duygusunu görebiliyorum.
‘İNSAN SEVDİĞİNE ACIMAZ’
Daha konuşmadığını fark ettiğimde hesapları kapattığını anladım. Yerimden kalkıp hesabı ödemeye gittim. Bu sırada çantasından çıkardığı küçük ayna ile gözlerindeki makyajını tazelemeye çalıştığını gördüm. Ne berbat bir oyunculuk sergilediğinin o da farkında sanırım. Geri döndüğümde dağın etekleri yeniden siyaha boyanmış gibi beni bekliyordu. Belini saran yağmurluğunu zafer kazanmış bir general gibi sıkı sıkı bağlayıp göğsünü dikleştirdi ve beraber yürümeyi teklif etti. Bu son teklifi kabul ettim. Yürüdüğümüz kaldırımlar yağmurla beraber cilalanmış bir tabutu andırıyordu. Sokak lambaları yağmur tanelerinin sahnesi gibi damlaların dans etmelerine yardımcı oluyordu. Islanıyorduk ama yürümeye devam ediyorduk. Bir an durup onu çok sevdiğimi söylemek istedim. Gidersen kaybolurum demek istedim. Ama yapamadım.
‘DÜNYA HALİDİR, DEĞİŞEBİLİR’
Newton’un üçüncü yasasını göreve davet ediyorum. Eylemsizlik adına sessiz kalmayı seçiyorum. Belki de yaşamın en etkileyici yasası budur. Başımıza gelen olaylar karşısında dünyamızın bütün değişebilir duygularına karşı değişim göstermeden yolumuza devam etmeliyiz. Ama hatırlamakta zorluk çekiyorum artık. O karanlık gözlerin yürüdüğümüz yolun sonunda gidip gitmediğini hatırlayamıyorum. Masamda duran kitabın bana ait olduğuna inanmak istemiyorum. Hatıralarım düşüncelerimi işgal etmiş durumda ve aklım bu oyun karşısında fazlasıyla çaresiz. Zaman ve konum içinde bulunduğu durumdan ayrı ilerliyor.
Geçmişimi hatırlamak için onu yeniden yaşamak zorunda olduğumu biliyorum.
Merakım kendime değildir, o karanlık dağın tepesinde güneş varken ne denli güzel olduğunu hatırlamak istiyorum.