Ölüme isyan

featured

Serkan Arslan yazdı…

Kitaplar, anıları
İnsan, insanı hatırlatır…

Saat sabahın beşi ve ben kendimi duvardaki ayna ile konuşurken bulup gülümsüyorum. Tanışıklık verdiğim kendimden biraz daha bahsedersem aynadaki ben çekip gidecek gibi bakıyor. Uykusuzluğun insan üzerindeki etkilerini inceleye bir bilim adamı gibi tenimi yokluyorum. Göz altlarımda yorgun tepeler ve kızıl bir gökyüzünü anımsatan retinamın kefaretini sağanak yağmurlarla ödemeye hazırım. Hep böyle uykusuz muydu gecelerim. Hayır, hayır…
Uykunun yarı ölüm olduğunu öğrendiğim günden başladı isyanım. Evet bu bir isyanın ilk kalkışmasıydı. Geceleri rotasız seyreden düşüncelerimi uyku ile değiştirdiğimden, o gün ve sonrasında kendimi ölüme isyan etmek gibi bir eyleme adadım.

Şimdi adını bile bilmediğim bir karanlığın aydınlığa çıkmasından korkuyorum. Bu yüzden uykusuzluk uyumaktan daha dinlendirici geliyor. Süveyda’yı burada gördüğüm o ilk hastane günü içimde oluşan sis perdesi yerini karanlığa bırakmıştı. Ama bu kadarı benim için bile fazla. Bu alacakaranlık kuşağında beni terk eden aklıma çağdaş bir bilge gibi yanaşmaktan sıkıldım. Odanın kapısını açıp sessizce Süveyda’nın odasına doğru yöneldim. Belki o da benim gibi uyumuyordur, belki o da içimi kemiren bu çaresizliğin bir yolunu arıyordur. Ama odası karanlıktı. Hemşireler yarı baygın gözlerle dinleniyorlardı. Beni bu saatte ayakta görseler deli diye içeri atarlar diye düşünüp kendime güldüm. Ben zaten deliyim. Yok yok aklın başımda korkma Ahmed Arif.

Kuşlar çatılarda yerini aldı. Gün ağarmaya başladı. Kendimi kendimle telkin etmekle meşgulken Süveyda’nın dün söylediği iyiliğin kahramanı olma gayretim devam edecek.

Şimdi düşünüyorum da onun içinde bir kubbe varmış. Duası eksik diye ben onu insan yapımı sanmışım. Oysa ki ruhu Tanrının yeryüzüne bıraktığı topraktan yücelen eşrefi mahlukatmış.

Pembe Köşk Tımarhanesi aslında dört tarafı dervişlerle çevrili kubbesinde Süveyda olan insanlığın son mabediymiş. Burayı açık hava insanlık müzesine dönüştüren deliler bahçede yerini almaya başladığında vaktin bir hayli ilerlediğinin farkına vardım. Müzedeki tablolar gibi delileri seyrediyorum.

İşte büyük ağacın altında gözlerini ağacın dallarına dizilmiş yapraklarından alamıyor. Rüzgâr çengelini çakmış dans ediyorlar. Bir bacağını diğerinin üstüne atmış. Derinleri kazan bir maden işçisi gibi yaprakların arasından o ağacın gözdesine doğru bir şeyler arıyor. Derin kaygılı bir o kadar da içten bir umutla bakıyor. Sırt üstü uzanınca omuzlarındaki yük dağılım gitmiş. Ama kalkarsa yeniden o sancılı geçmişi yeniden yerini alacak gibi sırtını çimlerin üstüne yaslıyor. Beyaz teninde bir adam. Elinde bir tas diğer elinde bir kaşık var. Belki ağlarsam göz yaşların tası doldurursa kaşık ile boşaltırım diye kaşığını sımsıkı tutuyor. Bahçenin diğer tarafındaki deliler el ele tutuşmuş. Kadının saçları kıvırcık. Dudağında kırmızıya çalan bir ruj. Topuklu ayakkabılarla yürümesi zor olur diye eline almış. Kıvırcık sacları etrafa saçılmasın diye renkli tokasıyla onları tepesine toplamış. Elini tuttuğu adam bahçedeki çiçekleri kadına getirmek yerine, kıvırcık saçlı kadını elinden tutup çiçeklerin yanına getirmiş. Ama nedense gülümsemiyorlar. Kadın hüzünlü, erkek kaygılı gözlerle etrafa bakınıyor. Belki de bu son vedadır. Son çiçeğin keşfine katılmanın verdiği hüzündür. Bahçenin ortasında yalnız oturan bir adam var. Elinde bir kitap ile başını aşağıya doğru çeviriyor. Etrafına bağırıp kim lan bu kitabi yazan dallama, yanlış yazmış bu kitabı diye bahçeyi inletiyor. Herkesi başına toplamış. Yazılar tersten okumak bu kadar zor olmamalı diye yanındakine gel sende bak diyor. Kimse kitabı ters tutuyorsun diyemiyor. Arkasında duran bazı deliler edebiyat bitmiş azizim diyerek ona destek çıkıyor. Bence de azizim edebiyat can çekişiyor.

Ben de kendimi o kitapçının önünde o güzel kadını beklerken düşlüyorum. Sonunda Süveyda’nın çıkıp geldiği bir düşten kendimi alamıyorum. Elinde bir kitap ile sahaf dükkanından çıkıp karanlık bir dağın mor tepelerinden gözlerime bakıyor. Yerine koyamadığım ne varsa onunla yeniden aydınlığa merhaba diyorum. Yaban bir ormanın içinde ne yöne gideceğimi bilmeden onun peşine takılıp kayboluyorum. Kalbimdeki bu kara deliğin Süveyda ile alevlenmesine engel olamıyorum. Bana bir iyilik vermek için benden bir kahramanlık bekleyen bu kadına artık geçmişimden geldiğini söylemek istiyorum. Ona nurlanmış kelimler içinde evet seni hatırlıyorum demek istiyorum. Zorlu bir kış geçirmiş azgın bir kurdun dişlerinden kurtulmuş gibi kapısına son gücümle tekmeler ile evet o sendin demek istiyorum. Beni bir son bahar akşamı bırakıp giderken boşuna mıydı bunca çektiğim acı diye seslenmek istiyorum.

 

 

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!