Attila İlhan, İkinci Yeni savaşı

featured

Kaan Eminoğlu yazdı

Yazarın kullandığı dil kelimelerle kurduğu ilişki ve bu ilişkiyi yansıtırken kullandığı yazım özellikleri dünyayı algılayış tarzını ele veren en önemli unsurlardan biridir. Bu algılayış dilden başlayıp içeriğe doğru yönelen sarmal bir yapının ilk adımını oluşturmaktadır. Dili kullanış biçimi de bir yazarın dünyayı algılayış tarzını yansıtan en önemli stil özelliğidir. Örneğin Attilâ İlhan şiirlerinde hiç büyük harf kullanmamıştır. Attilâ İlhan’ın itiraz ettiği noktalardan birisi de İkinci Yeni şairlerinin herhangi bir stil özeliğine sahip olmadığı yönündedir.  Attilâ İlhan’a göre bir İkinci Yeni şiirini alıp başka bir İkinci Yeni şiirine eklerseniz bu eklemeyi kimsenin anlamayacağı yönündedir. Bu da şiirin yozlaşması anlamına gelmektedir.
Bu onun dünyayı algılayış tarzını yansıtan bir stil özelliğidir. Ona göre şair, dünyayı hem dilde hem de düşüncede değiştirmeye çalışan, kendini var olanın sınırlarında hapsetmeyen ”devrimci” bir karakterdir. Sanatçının sanatındaki bu yıkıcılığı, yeni bir dünya yapıcılığının izdüşümüdür. Toplumcu bir sanat anlayışının gerektirdiği gibi somut olana yönelen, imgelemi de somut taleplerin öne çıkarılması için bir araç olarak gören İlhan, sırf imgelemin şiirin devrimci karakterini yok edip onu siyasi iktidarların ehlileştirdiği bir forma sokacağını düşünmektedir. Ona göre İkinci Yeni adı altında ortaya atılan bu şiir anlayışı, toplumcu şiirin önünü kesip insanları kolektif hedeflere götürme amacı olan toplumculuktan uzaklaştırarak şiiri soyut bir iç sızlaması hâline getirecektir. Bu itirazın, İlhan’ın penceresinden meseleleri değerlendirildiğinde, haklı noktalar barındırmakla beraber katıksız bir gerçek olduğu iddia edilemez.
İlhan’a göre, soyut olan hayatı açıklamada yetersizdir. İnsanın ”sistem”le yaşadığı çelişki, soyut şiirin içinde çözülecek ve topluluğun ”sistem”i alt edecek zihin uyanışı baltalanmış olacaktır. Şairin çelişkileri belirginleştirip edilgen hâldeki bireyi etken hâle getirme işlevi, gerçeklikle bağlantısı zayıf bireyin salt hayalci bir konuma indirgenmesi, şiirin uysallaştırılması ve hayat dinamiklerine etki etmemesi için bilinçli bir tecrit uygulamasından başka bir şey değildir.

Attilâ İlhan’ın İkinci Yeni şiiri ile yaşadığı ayrılığın temel dayanak noktası somutluk-soyutluk ekseninde gibi görünse de arka planında toplumculuk-bireysellik karşıtlığı yatmaktadır. Sanatçının somut olana dokunması, dünyayı yeni bir anlamlandırmaya tabi tutması, eksik olanı, sakat olanı göz önüne sererek yeni bir teklif sunması Attilâ İlhan şiirinin toplumculuğunun temel görüşüdür. İlhan’a göre İkinci Yeni şiiri biçime yaslanan ve söz oyunlarıyla toplumcu duyarlılığı ilk öncülü olmaktan çıkaran bir anlayışı savunmaktadır. Bu anlayış, şiirin devrimci karakterini zihinsel bir yozlaşmaya uğratarak şiiri burjuva estetiğinin bir malzemesi hâline getirme riskini de içinde barındırmaktadır.
İkinci Yeni esas itibarıyla bir akım değil mevcut siyasi ortamın bir araya getirdiği farklı toplumsal, kültürel ve politik algılara sahip insanların oluşturduğu mecburi bir birliktelik olarak değerlendirilmelidir. Topluluğun ismi dahi Muzaffer Erdost’un makalesinin yetişmesi için konulan acele bir başlıktan doğmuştur. Üstelik bu topluluğu oluşturan kişiler birbirlerini tanımamaktadır. Cemal Süreya bu durumu şu şekilde açıklamaktadır: ”Biz aynı semtte oturuyor ve birbirimizi kişisel olarak tanımıyorduk. Ece ile bir buçuk yıl öncesine kadar bir masada oturup yemek yediğimizi anımsamıyorum. Turgut’la 1955-1965 arasında ya bir, ya iki kez karşılaşabildik. Sezai ile Edip birbirlerini, bugün de görseler tanımazlar. Bunun için İkinci Yeni’ye bir akım demek yanlış. Hiçbir zaman bir programı olmamış.”[1]

Attilâ İlhan mevcut akımlarım doğuşlarını politik bir determinizmle açıklama eğilimine sahiptir. Ona göre bir edebi akımın doğuş faktörlerinden başlıcası siyasi konjonktürdür. Siyasi konjonktür baskıcı bir anlayışa sahipse sanatı cezalandırma ve sanatçıyı düşmanlaştırma kaçınılmaz olmaktadır. Bu cezalandırma mekanizması belli bir süre sonra şairleri kendi kabuklarına çekilen, toplumsala uzaktan bakıp kendi içine yönelen insanlar hâline getirebilmektedir. Nitekim 2. Abdülhamit döneminde sanatçıların toplumsal olanın tehlikeli sularından uzaklaşıp bireysel olanın sığ sularına kendilerini bırakmaları konjonktür-sanat ilişkisini göstermesi bakımından önemli bir örneklemdir. Ancak bu bakış açısı her durum ve akımın doğuşu ve yükselişi için geçerli bir açıklama getirmemektedir. Garip gibi birbirini yakından tanıyan, siyasi yönleri ve mizaç özellikleri birbirine yakın olan sanatçıların oluşturduğu akımın tek parti diktasına dayandırılmasıyla İkinci Yeni gibi bir anlayışın mevcut siyasal konjonktür ile açıklanması arasında bazı farklılıklar vardır. Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rifat gibi birbirini yakından tanıyan ve bu yakınlık sayesinde ortak bir şiir anlayışı geliştiren insanlarla Cemal Süreya, İlhan Berk, Edip Cansever, Ülkü Tamer, Ece Ayhan, Turgut Uyar ve Sezai Karakoç gibi birbirinden habersiz olarak şiir serüvenini sürdüren sanatçıların ortak bir noktada buluşmasını aynı çerçevede değerlendirmek mümkün değildir. Bu şairlerin sanat yaratımlarının siyasi irade tarafından belirlemesini bir moral faktör olarak ele alıp, dönemin şartlarıyla ilişkisinin kesin olduğu kabul edilmeli ancak tek ve kesin açıklama olarak dönemin şartları ifadesine başvurulmamalıdır.

Attilâ İlhan’a göre İkinci Yeni şiiri verbalist bir şiirdir. Süslü soyutlamalar,  kelime oyunları vardır. Bu durum başta soylu bir duyarlılık gibi görünür ancak söylediği şeylerin aksine hiçbir şey anlatmaması yönüyle sanatçı muhayyilesinde bir dejenerasyon yaratmaktadır. Dejenerasyon, devrimci duygu ve imgelemi yıkarak küçük burjuva estetiğine alıştırmaktadır okuru.

Attilâ İlhan kendini ve şiir anlayışını, Nâzım Hikmet şiiriyle beslenmiş toplumcu bir geleneği benimseyen kuşağın (Ömer Faruk Toprak, M. Niyazi Akıncıoğlu, Hasan İzzettin Dinamo) devamı olarak görmektedir. Bu kuşağın talepkâr, isyankâr ve devrimci mizaç özelliklerini toplumculuğun şartı sayan İlhan’ın, somut olanı idealleştiren bir kuşağın geleneğini, somut olana yabancılaşan ve soyut olanı idealleştiren bir kuşağın şiirinin karşısında konumlandırmasını yadırgamamak gerekir. Nitekim şair, kendini yaratan bilincin bıraktığı izde yürüyen kişidir.

[1] KEMAL Mehmed, ”Gayr-ı Resmi” Yakın Tarih, Yılmaz Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 1991, Sayfa: 110-111

Attila İlhan, İkinci Yeni savaşı

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

1 Yorum

  1. 4 ay önce

    Yazınızı çok beğendim. Hissettiklerini, düşüncelerini sözcükleri kullanış biçimleri, farklı olsa da,
    şairler bir toplumun değerlileridir. diye düşünüyorum.

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!