Bir çuval oy mu eşit yurttaşlık mı?

Aykut Tayfur yazdı

Bir çuval oy mu eşit yurttaşlık mı?

Çok ilerledi Türkiye, sadece Batı değil, dünya gıpta ediyor, kıskançlıktan çatır çatır çatlıyorlar. Fransız İhtilali sonrası yıllar içinde oturan düzene yepyeni bir sistem getirmek de Atatürk sonrası siyasilerin büyük emeği var. Hepsine minnet duyuyoruz. Tanzimat’tan beri Atatürk hariç memleketin başına geçenlerin her biri ilerlemek için canhıraş çalıştılar. 21’inci yüzyılda Türkiye, demokraside öylesine ileri bir safhaya ulaştı ki, bu hızla giderse siyasetçilerin gösterecekleri vekil adaylarının meydanlara çıkmasına bile gerek kalmayacak. Seçim dönemlerinde yurttaşları birey olarak görüp, onların oyuna talip olmak ne kadar yorucu? Oysa ileri demokrasi de böyle mi olmalı? Niye herkesin özgür aklı olsun da, onları ikna etmeye çalışsınlar? Oylar bir çuvala doldurulup, mahalle mahalle toplanabilir.

İnsanlığın yüzlerce yılda edindiği kazanımlarla oluşan kavramlar hiçbir anlam ifade etmediği için, bu kavramlar çerçevesinde fikirler öne sürmek isteyenler, ölen meslekleri yaşatmaya çalışan deliler ve romantikler olarak kalacak. O günlerde sokaklarda eskiciler, “oy toplayıcı geldi, yok mu oyu olan? Reylerinizi özenle çuvallıyoruz,” diye bağırdıkları gün, demokrasimiz zirveye çıkmış demektir. Bu işte şüphesiz eskicilere büyük gereksinim olacak. Sosyalistler, sosyal demokratlar, liberaller ve muhafazakârların yıllar süren çatışmalarına Türkiye’nin getirdiği ileri demokrasi formülleriyle nihayet bir uzlaşma sağlandı gibi görünüyor. Bu konuda dünyaya örnek olunacak günlere geldik-geliyoruz. Devlet yönetim sistemlerinin birbirinden ayrışması da ne demek? Hiç öyle şey olur mu? Sosyalistlerle liberallerin fikir ayrılığı kalmamasıdır demokrasinin gelişmesi. Hatta hiç fikrin kalmamalı ki, hurdacılar ve eskiciler mahalle mahalle dolaşıp çuvallarla oyları toplayıp, sahiplerine verebilsinler.

Bu demek değil ki, siyasi partilerimiz hiç çalışmayacak! Elbette onlar da Atatürk’ten sonra gelenlerin bin bir emekle var ettikleri Türkiye’yi yakından tanımak zorundalar.

İktidar partisi ampulünden olsa gerek, diğerlerinin hepsine bu konuda ışık olup yollarını aydınlattı. Bazen eline kutsal kitap alarak kitlelere hitap etti. Bakanları, sabah gözlerini açar açmaz kahkahalarla bir ayet salladığını söylüyordu. Türkiye’de ilk defa “bilimsel” sınıflandırma yapılarak her bölgede farklı naralar atmayı keşfettiler. İleri demokrasiyi Türkiye’ye armağan eden o yüce insanlar, bunca yıllık tarihimizde kimsenin akıl edemediğini, Habur’a davul zurna ekibi göndermeyi akıl ettiler. Yılanlar, çıyanlar dağlardan çıkıp demokrasiyi anlattılar. Gereksiz fikir ayrılıklarının önüne geçmek için ne büyük çabalar harcandı. İleri demokrasiyi engellemek isteyenleriyse susturdular. Nihayet hepsi eşitlendi. Atatürk, bugün kurduğu CHP’yi görse nasıl da şaşırırdı? Rousseau’lar falan okumak da neymiş? İnsanların bireysel olarak zekâlarının arttırılması, her vatandaşın kulluktan kurtulup, özgür iradeye sahip olması günümüz dünyasında ne kadar gerici bir düşüncedir? Bu kadar büyük bir nüfusa sahip ülkede bireylerden tek tek oy toplanabilir mi? Günümüz siyasi partileri bir an evvel ülkelerine hizmet etmek istiyor. Onun için de oyları çuval çuval toplamalılar. İktidar aşkıyla en çok yanıp tutuşansa yıllardır belli yüzdenin üzerine çıkamayan CHP; toplulukların üzerindeki her ayrıntıyı değerlendiriyor, ona göre adam seçiyor. Merve Kavakçı’nın eski kocası bir yanda, Rusya’nın S-400’ünü “istemezük” diyen NATO sevdalısı Çeviköz bir yanda, kadınları kadınlardan çok düşünen Kaftancıoğlu, gezmeyi seven İmamoğlu; işte Atina’da sirtaki, Diyarbakır’da halay başı, Trabzon’da horon.

Oysa hukuk karşısında eşit yurttaşlık ve üzerinden asırlar geçmiş onca kavram bilinir ve uygulanırsa çuvalla oy toplamak mümkün mü? Eskici gidecek, aşiretten birkaç çuval oy alacak, cemaatten, tarikattan çuvalları alacak, bir diğeri Atatürkçü, “laik”çi görünenlerden çuvalları alacak. Demokrasinin zaman kaybına tahammülü yok. Ayrıntılı hesaplarla kim vakit kaybeder?

 

Tüm bu şartlar altında belki de tek ve en büyük engelleri kaldı: Anayasa!

Anayasa’nın ilk üç ve sonraki dördüncü maddesi yıllardır belirli aralıklarla gündeme getiriliyor. Şüphe yok ki, hassasiyeti olanların nabzı yoklanıyor. İleri demokrasinin daha ilerisinde Türkiye’nin başkenti, dili, devletin şekli gibi kavramların değiştirilmesi var. Bunu da yaparlarsa Amerika’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın katbekat önüne geçecekler, öyle mi?

Oysa Batı’da böyle bir şey mümkün mü? Geri kalmış Batı, kaç asır öncesinin kavramlarından bir türlü vazgeçmiyor. Bu nasıl bir geri kafalılıktır? Şu üç ülkeyi ele alalım:

Kralın gelirlerinin yetmediği durumlarda halktan vergi toplama yetkisi 10’uncu yüzyılda İngiltere’de Avam Kamarası’nın temeli sayılan Halk Meclislerinde onaylandıktan sonra meşruiyet kazanıyordu. Kral, kantarın topuzunu kaçırınca 1215 yılında Magna Carta olarak bilinen Büyük Özgürlük Fermanı’nı imzalamak zorunda kalıyor. Bu yetki paylaşımı uzun bir süre devam ediyor. Nihayet; Kral I. Charles bütçe konusunda yetki alamayınca parlamentoyu dağıtması yeni bir hak arayışına neden oluyor. 1629’da Donanmanın ihtiyaçlarını bahane eden kral, Donanma Vergisi’ni çıkarıyor ancak sonunda 1649’da idam ediliyor. İngiltere’deki bu mücadele bütçe hakkının parlamentoya ve onların da üstünde hukuk karşısında eşit olan yurttaşlara geçene kadar devam ediyor. 1760 yılı bir dönüm noktası oluyor.

Geri kalmış bir diğer ülke olan Fransa’da ise 1789’a gelene kadar bir süreç işliyor. Yok tuz vergisi, yok şarap vergisi derken 14 Temmuz 1789 günü gelip çatıyor; derebeylerin, kilisenin vergi toplama yetkisi, dolayısıyla gücü ellerinden alınıyor. Tepedekiler yerle yeksan edilip, yurttaşlık kavramı gelişiyor. Yurttaşların kendisi veya temsilcileri vergi toplamada gücü eline geçirir. 1800’lerin sonlarına doğru düzen daha da gelişir ve oturur.

En geri kalmış ülkelerden Birleşik Devletler ise ipe sapa gelmez sebepler yüzünden hırgür çıkarmıştır. 1765 yılında basit bir Pul Yasası Amerikalılarca reddedilir. İngiltere, bundan vazgeçer vazgeçmez kâğıt, kurşun, boya, çay gibi ürünlere yüksek vergi koyunca bağımsızlık savaşının fitili ateşlenir ve 1776’da Bağımsızlık Beyannamesi yayınlanır.

Bu üç geri kalmış ülkeden verilen örneklerde; kralların, derebeylerin, din adamlarının ayrıcalıklarını ortadan kaldırır ve eşit bölüşümün temelleri atılır. Yöneticilerin kafalarına buyruk vergi toplama ve harcama yapma yetkisi ellerinden alınır. Devletin harcamaları denetim altına alınırken, hukuk kavramı eşit yurttaşlık temelinde şekillenir. Fransa’nın güneyi veya kuzeyine ayrıcalık yoktur. Herkes Fransız Devleti’nin eşit haklara sahip birer yurttaşıdır. Yurttaşlar arasındaki eşitlik günümüze gelene kadar dil, toprak, ülke birliği kavramlarıyla genişler ve herhangi bir dini cemaate, aşirete, gruba ayrıcalık tanınamaz!

 

Şimdi Mustafa Kemal Atatürk, kendi kurduğu partinin bugünkü yöneticilerine göre geride kalıyor ve bunlar ileri demokrasiyi mi getirecekler?

Tüm siyasi partiler şunu bilmelidir; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temeli olan ilk üç madde ve dördüncü maddeyi değiştirmeyi düşünmek, bunların hesaplarını yapmak, bunları ısıtıp ısıtıp halkın önüne süslü cümlelerle getirip tartışmak, milletin değerlerine, tarihine, birliğine ve de insanlığa karşı bir suçtur. Yurttaşlık kavramı bir günde oluşmuş değildir. Başlık olarak adını andığımız ülkelerdeki olayları temel alarak, tek adam rejimlerine ve özellikle ekonomik sömürü düzenine karşı tarihi ve bilimsel açıklamalarla eleştiriler yapmamız, yanlışları ortaya koymamız gerekirken, bu noktaya gelemeden Atatürk’ün kurduğu partiyi bir şekilde ele geçirmiş insanların ortaya attıkları safsataları düşünüyoruz. CHP’nin başındaki bu insan, AKP’nin bıraktığı sözde ilericilik palavrasıyla yoluna devam ederse, ilerisi demokrasi değil, uçurumdur. Kendisi bir parti kursun Davutoğlu, Babacan ile uçurumdan aşağıya atlasın, memnun olurum ama Türkiye’yi sürükleyemezsiniz.  Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı, vatansever her yurttaş bu uyarıları yapmak zorundadır.

Kendi adıma şunu söylemeliyim, benim gördüğüm ilk tarihi eser antik kentler, 12’inci, 13’üncü yüzyıl ressamlarının eserleri falan değil; henüz yedi yaşındayken Çanakkale’de bir şehit subayın kanlı üniforması, havada çarpışıp birbirine girmiş mermiler ve metrekareye altı bin merminin düştüğü topraklardır. Böyle bir durumda: Merve Kavakçı’nın eski kocası, Ahmet Altan, o, bu, 18 Mart günü inat yaparcasına Ermenilerin soykırım palavrasına atıfta bulunan Canan Kaftancıoğlu gibilerle bir araya gelmem dünya yıkılsa mümkün değilken, Atatürkçü olduğunu söyleyenler nasıl bir araya gelebilir? Hele bir dönem tanıdığım, değer verdiğim, yaşça benden büyük insanları anlamak mümkün değil. Ya ben Atatürk’ü eksik okudum ve yanlış anladım, ya bunlarla yan yana gelenler, gelenlere ses çıkarmayanlarda bir tuhaflık var. Şu Ahmet Altan adındaki insanın Taraf Gazetesi’nde Atatürk için, Türk Ordusu için yazdıkları hiç mi akıllara gelmez? Güya bunlar muhalefet: Şirin Payzın’ları, Levent bilmem kimleri ekranlarında konuşturanlar nereden cesaret alıyorlar? Ülkenin temel taşı olan Anayasa maddelerinin değiştirilmesi, müzakere edilmesi konusunu gündeme getirebiliyorlar? Çünkü verilen oyların artık çuvalla geleceğini düşünüyorlar. Gönder Diyarbakır’a birini toplasın oyları gelsin, gönder İzmir’e uygun birini gelsin oylar. Ötekiler tarikat yuvalarına göndersin, berikiler aşiretlere göndersin al sana çuval çuval oy!..

Oysa, başkenti, dili, bayrağı belli olan Türkiye Cumhuriyeti’nin her ferdi, sosyal hukuk devleti önünde yurttaş olarak eşit hak ve özgürlüklere sahiptir. Diyarbakır, İzmir, Trabzon, Adıyaman ve Türkiye’nin her tarafındaki yurttaşlar, çuvallara tepiştirilecek yığınlar değildir. Ama onlar öyle görüyor. Bilgi sahibi olup, edindikleri fikirler sonucunda herhangi bir siyasi partiye oy verecek yurttaşların, kendilerini böyle görenlere veryansın etmesi, tepki göstermesi bağımsız ve zengin bir Türkiye’nin olmazsa olmazıdır. İnsanları; bağımsız fikir ve vicdana sahip olamayan bir ülke asla bağımsız olamaz. Her şehirde farklı hassasiyetler vardır ancak insanlık onuru, toprak bütünlüğü ve milli değerler ortak paydadır. İşte dağıtmak istedikleri de bu ortak paydanın kendisidir. “Anayasa’nın ilk üç maddesi müzakere edilebilir, Meclis çatısı altında şunları şunları konuşabiliriz,” diyerek nabız yokluyorlar. Hayır efendim, insan yaşamı için hava ve suya olan gereksinimi tartışamazsan, bunu da müzakere edemezsin! Çünkü başka türlü yaşam şansın kalmaz.

Bizlerin ne böyle iktidarlara, ne böyle muhalefetlere ne de bunların borazancılarına ihtiyacımız var. Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız fikir ve vicdan taşıyan hukuk karşısında eşit yurttaşları olduğumuzun bilincine varmak, ona göre davranmak ve seçim yapmaktan başka şansımız yok.