Bir şaire mektup ve şairin yanıtı

Şair Metin Demirtaş'ı ölümünün 5. yılında artan bir özlemle ve sevgiyle anıyoruz... (Doğum t. 1938 – ölüm t. 27 Eylül 2014)

Bir şaire mektup ve şairin yanıtı

SELÇUK ÜLGER

REN KIYISINDAN BİR ŞAİRE MEKTUP

”Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı / Memleketimin şarkıları ve tütünü gibi…”                                                                                                                

Canım Ağabeyim,                                    

Bu sabah Macar müşterilerimi taksimle havalimanından alıp bir saatlik yolculuktan sonra Ren kıyısındaki tarihi Reinhartshausen Şato Oteli’ne bıraktım. İş görüşmeleri için günübirlik geldiler. Akşamüstü onları yeniden havalimanına götüreceğim. Bu gece geri dönecekler…

Ulu ağaçlardan Ren kıyılarına dökülen sarı yaprakları görünce Frankfurt’a dönmekten vazgeçtim. Arabamı tenha bir parka çektim. Burada kalmaya karar verdim. Yani bugün kendime özgürlük tanıdım…

Bu mektubu sana Ren kıyısında, bir bankta yazıyorum. Başımın üstünde sararmış yapraklar uçuşuyor. Almanlar, kuru yaprakların altın gibi parladığı böyle bol güneşli güz günlerine Goldener Herbst (Altın güz) derler. Bugün tam öyle bir gün…

Unutmadan hemen belirteyim, dostumuz Bayan Agota, havalimanında taksime biner binmez oğlu ve gelini için zahmet edip Antalya’da otelde yer ayırttığın için çok teşekkür etti. Yıllardır kendinden başka herkese, herşeye protezli bacağınla nasıl koşturduğunu, dostluğunun da şiirlerin gibi güzel ve içten olduğunu henüz anlatmadım Agota’ya.

Şair Metin Demirtaş

Sadece, yeni evli çiftlerin kalacakları odalarının Akdeniz’e bakan pencerelerinden bahsettim hafif abartılarla. Beni dinlerken gözleri parladı sevinçten. ”Senin ve şair dostumuzun yardımlarıyla oğlum ve gelinim yurdunuzda unutulmaz güzellikte bir balayı yaşayacaklar!” dedi. Bana her zaman vedalaşırken armağan ettiği ünlü Macar şarabı Egri Bikaver‘i, coşkusundan olmalı, daha yoldayken bırakıverdi yanıma… Babasız büyüttüğü oğlunun mutluluğunu düşünmek bile bir anne olarak onu ne çok sevindiriyor, görsen şaşarsın!..

Seni de unutmadı tabii. ”Şair dostumuza ne götürsünler Antalya’ya giderken?” diye sordu. Ben de, ”Aslında bu şarap ona gitmeliydi!..” dedim. ”Derhal bir şişe de ona iletilecek!” dedi. Yani otelin resepsiyonunda, bu mektubumun yanında bir şişe Macar şarabı da gelip almanı bekleyecek!..

Bugün Agota’nın sevinci bana da bulaştı. Hele o imrenilir yamaçlarda düzen içinde dizilmiş sıra sıra asmaların arasından büküle büküle inen ince kasaba yollarından sonra karşımızda birden Ren’i görünce sevincimiz ve mutluluğumuz daha da arttı…

Metin Demirtaş – Selçuk Ülger (Ren kıyısı)

Macarlarla kurduğum bu güzel dostluklarımın temelinde Attila Jozsef şiirleri kadar,  senin mektuplarının yıllardır bana taşıdığı Akdenizli duyguların da büyük payı var. Bu yüzden Bayan Agota’nın sana iletmemi istediği sonsuz teşekkürlerine, bir koca teşekkür de ben eklemeliyim…

Seni tanımadan önce, bir şiiri, bir bardak şarabın açtığı üçüncü gözle (sen o göze ‘sanat gözü’ diyorsun) okumayı bilemezdim. Oysa şimdi, güz güneşiyle ışıldayan Ren sularına düşüp, nehir gemilerinin ardında Rotterdam’a, Kuzey Denizi’ne doğru sürüklenen sararmış yaprakları izlerken Apollinare‘nin Ren Gecesi şiirini okuyorum. 

”Ren sarhoştur, sularına asmalar vuran Ren;

Üzerinde gecelerin altını serili.

 Yazı büyüleyen yeşil saçlı perilerden

 Bahseder ölü bir ses, son nefesinde gibi.”

MEKTUBUN YAZILIŞ ÖYKÜSÜ

Gelelim bu mektubumun yazılış öyküsüne…

Okuldan kaçıp, ilçemizin tepelerindeki üzüm bağlarının yumuşacık toprağına uzanıp (Kapadokya buluşmamızda o bağlarda oturmuştuk, bilirsin) başı karlı Erciyes’i izlediğim günlerimin duygularıyla indim Ren kıyısına bugün. Ren kıyıları, sanki kaçağan bakışlarımdan içimden geçenleri anlamış gibi sarı yapraklarıyla daha da kışkırttı beni.

”Böyle güzel bir gün, Frankfurt’un tecim telaşına düşmüş sokaklarında taksi sürmeye değişilir mi!..” diye fısıldadı bana. Kısaca, bugün hava tam şiir okuma ve bir şaire mektup yazma havası…

Şarabı demin dayanamadım açtım. Bardak yok. Tepeme dikip, dolu dolu yudumlar aldım. Oturduğum bankta şiirler okuyordum ki, içimden sana mektup yazmak geçti…

Hem bu keyifli günüme bu satırlarımla seni ortak etmek, hem de sana şu güzelim ulu ağaçların  sarı yapraklarından birkaç tane yollamak istedim. Zarfı açtığında ilkin bu anın tanığı olan güz yaprakları selamlayacak seni. Birazdan kalkıp, yanıbaşımdaki ağaçların altında memleketin Akçay’daki Giledos kavaklarından savrulanlar kadar güzel yapraklar arayacağım senin için sevgili şairim!..

Mektubumu şarapla tatlandırırken içim rahat. Çünkü, akşama dek araba sürmeyeceğim.

Üç beş yudum şarabın esrikliği de o saate kadar geçer. Şarap içme konusunda ne çok şey öğrendim senden. ”En gerektiği anlarda, ölçüyü kaçırmadan, şiirsel bir hava yaratacak hafiflikte…” sözlerini hiç çıkarmıyorum aklımdan. Çok ölçülüyüm. Aksi halde kaliteli şaraba da, okuduğum güzelim şiirlere de de yazık oluyor!..

Bizim bozkırlarımızın hüzünlü güzlerinin de ayrı bir güzelliği ve tadı vardır. Fakat, Frankfurt’un ormanlarla kaplı Taunus tepelerinin, Ren kıyısınca uzanan kasabaların sonbaharları da insanı hüzünlendiren, hasreti derinleştiren güzelliktedir…

Usta şairimiz Ahmet Haşim, tedavi için geldiği Frankfurt’ta, 1933’te yazdığı, Frankfurt Seyahatnamesi ‘nde bu konuya ‘Sonbahar’ başlığı altında değinir. Arabamdaki not defterime onun kitabından almıştım bu satırlarını. Aktarıyorum: 

”Sonbahar aylarında, kendisiyle birlikte tenha Yakacık kırlarında al meyveli kocayemişi fidanları arasında dolaştığımız bir Fransız dostum bana daima derdi ki:

 -Sizin sonbaharınız olamaz, çünkü ağaçlarınız az ve teşrinlerde sararıp dökülen yapraklarınız nakafi. Sonbaharı gelip de bizim memlekette görmeli…                  

Fransa’ya birçok defalar seyahat ettim. Fakat ikametlerim hiç sonbahara tesadüf etmemişti. Bu sefer Avrupa sonbaharını Frankfurt dağlarında doya doya seyrettim. Hala gözlerim gördüğü o muhteşem şeyin yığın yığın ihtiyar altınlarıyla kamaşmakta…”  

Metin Demirtaş Main Demir Köprü üstünde 2004 (Foto: Selçuk Ülger)                                                   

Tek tük yapraklarıyla karşımda duran kayın ağacına bakarken birden aklıma geldi, yazayım. Geçenlerde Frankfurt’un tarihi Demir Köprüsü’nden Römer Alanı’na geçerken seni bir kez daha sevgiyle andım. Hani 1986 yılında  şiirler okuyarak köprüden geçişini Dağınık Satırlar kitabında anlatırsın…

Köprünün ortasında demir korkuluklara abanıp okuduğun, benim de belleğime işlediğim o güzel Yesenin şiirini okudum Demir Köprü’de. O şiirin çok sevdiğim dörtlüğünü şimdi yeniden okuyorum:

”Bugün sevdalıyım bu akşama

 Sararan ova yüreğe yakın

Ergen rüzgar omuzlarına dek

Sıyırdı eteğini kayın ağacının”

Erciyes’e bakan penceremiz geldi şimdi gözümün önüme. Erciyes’in doruklarına ilk kar çoktan düşmüştür… Ve avlumuzdaki ağaçlar, esen güz rüzgarlarında hışırdıyordur.

Şırahanelerde üzüm çiğneyen, kemerli evlerin taş avlularında kışa hazırlanacak yufkalarına hamur yoğuran, yufka sacının altını ateşleyen, kalaylı bakır kazanlarda pekmez kaynatan kasabamın hünerli kadınları güz telaşındadırlar şimdi. Pekmez kokusu bütün sokakları kaplamıştır…

Çocuktum. Yemeğimizi yer sofrasında yerdik. Yemekten sonra annem sofrayı ağır ağır kaldırırdı. Kız kardeşim de ona yardım ederdi. Sofra bezini toplama, bahçeye silkeleme ve özenle katlayıp yerine kaldırma görevi bana aitti. Küfsü ekmek kokusu sinmiş yamalı sofra bezimizdeki ekmek kırıntılarını avlumuzdaki asmanın altına çırpardım hep. Soğuk rüzgarda sallanan çıplak dallarda bekleşen kuşlar, sofra bezinin dalgalanışı bittikten sonra hızla inişe geçerlerdi. Gagalarında ekmek parçalarıyla pır pır havalanışlarını, her birinin ayrı yönlerdeki yuvalarına doğru kayboluşlarını mutfağımızın buğulu penceresinden sevinçle izler, bundan şiirsel bir tat  alırdım… Şimdi, o ânı yeniden yaşamak için neler vermezdim!..

Ama senin bir şiirinde dizeleştiği gibi: ”Nerde bıldır yağan kar şimdi”.

Annem, daha kırklı yaşlarındaydı bir güz günü yitip gittiğinde. Avlumuza kendi elleriyle diktiği asmanın sararmış yaprakları altından kalktı tabutu annemin. Evden yükselen yanık ağıtları duyan o kuşlar, her akşam kıpır kıpır sofra bezinin çırpılmasını bekledikleri o dallara günlerce hiç uğramadılar…

Aslında sana keyifli şeyler yazmak için oturdum bu mektubun başına canım ağabeyim. Fakat, bu güz günleri içimde daha da yakıcılaşan anne özlemi kendiliğinden dökülüverdi satırlarıma. Bağışla! Görüyorsun işte; insanın sevdiği şaire yazdığı mektup şiirsiz ve hüzünsüz olmuyor. Keşke ben de Attila Jozsef gibi, senin gibi, dilimin başka şairleri gibi,  anneme güzel şiirler yazabilseydim.

Senin, ‘Anneme ve Benzer Annelere’ şiirin ne güzel anlatır, bizi karnında taşıyan, bungun günlerimizde başımızı göğüslerine yaslayıp teselli bulduğumuz annelerimize şiir yazmanın zorluğunu.

‘Senden söz etmek isterdim şiirlerimde 

Yıldız duruluğu sözcükler bulmalıyım

Usul usul yağan kar gibi yumuşak imgeler…”

Bu mektup, bu gece Bayan Agota’nın çantasında Frankfurt’tan Budapeşte’ye uçacak.

Sonra, Attila Jozsef Bulvarı’ndan, Şandor Petöfi Köprüsü‘nden geçip, Antalya’ya sana ulaşacak. Yani, Ren kıyılarından, Tuna kıyılarına; oradan da şimdi olanca güzelliğiyle kıpraşan Akdeniz’e!..

Keşke bu mektubumu, hani seninle Akdeniz kıyısında Enver Gökçe’yi andığımız, onun Neruda çevirilerini okuduğumuz, arada başımızı kaldırıp Tahtalı Dağ’a baktığımız o banka oturup okuyabilsen…

Günsel Ablamı ve seni hasretle kucaklıyorum…

Kardeşin / Frankfurt

Selçuk Ülger – Metin Demirtaş

 

ŞAİRİN YANITI                                                       

 

Kardeş Mektubu 

 – Selçuk Ülger’e –

Bir otelin resepsiyonuna bırakılmışsın.
Zarfının üstündeki el yazısından tanıdım seni.
Gurbetteki kardeşimden geliyorsun.

Macar bayan Agota’nın çantasında,
Yolculuk etmişsin bir süre.
Budapeşte’de Attila Jozsef Bulvarı’nda gezinmiş,
Şandor Petöfi Köprüsü’nden geçmişsin.

Tarih yerinde,

‘Frankfurt, güzün son günleri’ yazılı sadece.
Ne ay, ne gün belirtili.
Mevsime vurgu yapmışsın.

Çünkü derdin hep,
Frankfurt’ un sonbaharı,
İnsanı daha da hüzünlendirir,
Harlandırır hasreti.

Canım Ağabeyim diye giriyorsun söze.
Sağda, tırnak içinde iki dizesi Nazım’ın
Betimler gibi duygularını senin de.

“Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı
Memleketimin şarkıları ve tütünü gibi.”

Ren boyunda bir bankta yazıyorum diyorsun.
– Sularına asmalar vuran Ren –
Sürükleyerek sonbaharın son yapraklarını,
Akıyor ağır ağır.
Erciyes’ e şimdi lapa lapa kar yağmaktadır.

Ana-baba ocağının tüten dumanını,
Avludaki meşe ağacının

Hışırtısını özlüyorum diyorsun.
Çocukluk anılarını süsleyen,
Bir görünüp, bir yiten anneni arıyorsun.
Özlemine derman olur diye,
Döne döne okuyorsun,
Attila Jozsef’ in annesine yazdığı şiiri.

“Ağlamak için çok geç şimdi,
Annemi uçuşan kır saçlarıyla
Görüyorum gökyüzü sonsuzluğunda
Göğün suyuna katarken çivitini.”

Hem kederli, hem keyifli,

Hem esriksin belli!
Mektubunda yer yer
Gözyaşlarına karışmış şarap benekleri.

Antalya / Metin Demirtaş

 

Selçuk Ülger 

Veryansintv.com