1. Haberler
  2. Kültür - Sanat
  3. Bir yazarın yalnızlığı

Bir yazarın yalnızlığı

featured

Hasan Murat Doğan yazdı…

‘’Yazarlarımızdan Hüsrev Muhlis Doğuran, Okunmayan Yazarlar Yayınevi, H-4 standında kitaplarını sizler için imzalıyor.’’

‘’Ne bu be?, yağmurda, bu yaşta otobüslerde sürünerek şuraya geldim, insan bir araba falan gönderir, koskoca yayınevi sözde.’’

Stantta kendisine ayrılan sandalyeye oturdu. İsimliğini çevirip baktı, kitaplarını düzeltti. Sağına, soluna bakındı, sol tarafında otuzlu yaşlarda bir kadın ayakta duruyor, sağında da kırklı yaşlarda bir adam oturuyordu, ikisiyle de beşer metre uzaklıktaydı. Kadın sarı boyalı saçlı, uzun boyluydu, göz ucuyla gördüğü kadarıyla yüzü estetikliydi, beyaz dekolte elbisesi, simsiyah takma kirpikleri, kıpkırmızı boyalı dudakları ve yanakları ile direğe çekilmiş bir bayrağa benziyordu. Kadının önündeki kuyruk Muhlis’in önüne kadar uzuyordu, kuyruğun sonundakilerin paltoları, mantoları düzgün dizilmiş kitaplarını ve sinirini bozuyordu. Kitaplarını düzeltirken kuyruktakileri hafifçe iteliyor, sertçe bakışıyorlardı. 

‘’Evladım, şu yandaki hanım kız kim? Epey bir okuyucusu var anladığım kadarıyla.’’

‘’Ha, O mu? Nesrin hanım, yeni kitabı çıktı, ‘Yatak Odası Hikayeleri’, çok satıyor’’

Düşünceli gözlerle kadına baktı, yanında bir üretim bandı vardı sanki, kuyruktakiler makineye kart uzatıyor, kadın ise devamlı imza atıyordu, bir yandan da kitaplar torbalara dolduruluyordu. 

‘’Yazarlarımızdan Hüsrev Muhlis Doğuran, Okunmayan Yazarlar Yayınevi, H-4 standında kitaplarını sizler için imzalamaya devam ediyor.’’

‘’Ne devam etmesi be, daha başlamadık ki, devam edelim.’’ 

Kitapların tozunu sildi, epeydir depoda beklemişlerdi belli ki. Deminki genç önüne kağıt bardakta çay bıraktı. 

‘’Adam ne yazıyor evladım?’’

‘’O da yakın tarih üzerine romanlar yazıyor, bu aralar çok moda, Türkçe edebiyat artık yakın tarih romanları ile doldu.’’

‘’Ne edebiyat?’’, diye bağırdı, elleri titremeye başladı.

Karşıdakinin sesi hafiften titreyerek, korkuyla ‘’Türkçe edebiyat amca.’’.

Öğretmen edasıyla ve sesini dizginlemeye çalışarak:

‘’Evladım, Fransızca edebiyat, Rusça edebiyat, İtalyanca edebiyat diyor muyuz?, demiyoruz değil mi? Bizim de  edebiyatımız Türk edebiyatıdır.’’     

‘’Çoğu yayınevi Türkçe edebiyat diyor amca, biz de öyle yayımlıyoruz kitapları.’’

‘’İyi halt e…, neyse al şu çayı içmeyeceğim.’’

Sinirle döndüğünde, önünde top sakallı, gözlüklü, ellili yaşlarda bir adam dikiliyordu.

‘’Merhaba, ben sizi tanıyorum, bunca yıllık yazarsınız, dünya kadar kitabınız var, ama önünüzde kimse yok.’’

Kızmaya meyilliydi, ama dostane bir sesle söylenmişti, kızamadı.

‘’Büyük yazarlar yanda ve ilerlerde evladım, biz büyük yazar olamadık daha.’’

‘’Aman efendim, estağfurullah, o nasıl söz? Siz de edebiyatımızın önemli bir yazarısınız.’’

Kısa bir sessizlikten sonra:

‘’Ben de kendi çapımda öykü yazıyorum.’’

‘’Önüne gelen de yazar oldu zaten memlekette.’’ dedi içinden.

‘’Haaa, öyle mi çok güzel.’’, inanarak söylemediği anlaşılıyordu.

‘’Birkaç yarışmaya öykü gönderdim, ama dereceye giremedim, bu kadar şey kurullar tarafından gerçekten okunuyor mu?, ben pek inanmıyorum da, siz daha iyi bilirsiniz, bazı kurullarda sizin de isminizi görüyorum.’’

‘’Gözlerim biraz rahatsız evladım, çağırıyorlar da, artık kabul etmiyorum.’’, öbür soruyu geçiştirmeye çalışıyordu. 

‘’Okunma konusu?’’

‘’Haaa, o mu?, okunuyordur tabii canım, niye okunmasın?’’, yine inanarak söylemediği belliydi.

‘’Sen gönder evladım, ama dereceye giremezsen üzülme, yazmak zor iştir, bak ben elli senedir yazıyorum, yazarım, yırtar atarım, yazarım, yırtar atarım, bu iş böyledir, sabır ister, emek ister, disiplin ister.’’

Seçtiği kitabı imzaladı ve top sakallının isteği üzerine de fotoğraf çektirdiler. Görevli oğlan deminki konuşmadan dolayı herhalde, yanına uğramıyordu. Su isteyecekti, ama cesaret edemedi. Saatine baktı, geleli iki saate yaklaşmıştı, bir kitap imzalamıştı daha. 

‘’Sizde Osman Can E.’nin kitabı var mı amca?’’

Önünde iki genç kız dikilmişti, ders kitaplarından üniversite öğrencisi oldukları anlaşılıyordu.

‘’O kim kızım?’’

Aralarında fısıltıyla’’ Moruğa bak, daha Osman Can’ı bilmiyor.’’

‘’Fenomen amca, fenomen, nasıl tanımazsın?’’, gülüşerek uzaklaştılar, kahkahaları daha da arttı giderlerken.

Saatine tekrar baktı, başını sağa sola çevirdi. Kalabalık iyice artmıştı, neredeyse adım atacak yer yoktu stantların önünde. İki yazarın okuyucuları artık önünü tamamen kapatmışlardı, kitaplarından birkaçı yeri düştü, önemsemedi, kalanları da birbirine karışmıştı. İnsan okyanusunun gürültüsü, bitmeyen anonslar birbirini bastırmaya çalışıyordu. Kravatını hafifçe gevşetti, hüzünle kitaplarına baktı, elli yıllık emeği de hüzünle O’na. 

Önündeki bir kitabını eline aldı, rastgele açtığı sayfayı okumaya başladı:

‘’ En arkada, köşede, cam kenarında oturuyordum. Üçüncü kattan atılan kitap, ortasından açık bir şekilde, pike yaparak, yere indi, arkasından da kalın büyük bir defter. Son iki haftadır, bizim binadan devamlı olarak kitaplar, defterler bahçeye atılıyordu. Bu son düşen edebiyat kitabına benziyordu. Üç bina, ortasında bahçeden oluşan okulda bizim bina lise son sınıflarındı. Son teneffüste bahçeye indiğimizde, onlarca kişi yerdeki kitapları yılların hıncını alırcasına yırtıyor, parçalıyor, kimisi de havaya atıp, top gibi vurmaya çalışıyordu.’’

İlk öykülerindendi, hayal meyal hatırladı yazmaya başladığı zamanları, gözlüğünü çıkardı, terini sildi, kravatını göbeğine kadar gevşetti. Sadece kitaplarını görüyordu, gözünün önünde yoğun bir sis bulutu vardı, bulutun içerisinde birbirinin üzerinde karaltılar. Aniden oluşan bulutun kendisini sakladığı hissiyle de, hışımla elindeki kitabı ortasından yırtmaya çalıştı, beceremedi, zorladı ve başardı, havaya savurdu. Sonrasında da adeta bir esriklikle önündekilerin bazısını havaya savuruyor,  bazısını parçalamaya çalışıyor, başaramayınca daha da sinirlenerek kalanları sinirle elinin tersiyle yere sıyırıyordu. 

Stanttaki oğlan kollarından tutmaya çalıştı, ama delirmişti, oğlanın kollarından kurtulmaya çalışıyordu, standın önündekiler kaçışmaya başladı, biraz ileridekiler ise kafasına, ayaklarının önüne düşen kitapların şaşkınlığıyla anlamaya çalışıyorlardı. 

‘’Muhlis, dur kardeşim, ne yapıyorsun?’’

Kulağının dibinde tanıdık bir ses duymanın heyecanıyla başını çevirdiğinde Sadık’ı gördü. 

‘’Kendine gel kardeşim, ne bu halin?, benim de imzam şimdi bitti, geçerken gördüm, sakinleş biraz.’

Biraz kendine geldi, Sadık’ın elini tuttu. Stanttakiler yerdeki kitapları toplamaya çalıştılar, sis bulutu halen devam etse de, herkesin O’na baktığını hissetti, utandı, oysaki okyanus akışına devam ediyordu.

Gözlüğünü taktı, kravatını çıkarttı, eliyle masayı silmeye çalıştı.

‘’Çıkalım Sadık, ne olur çıkalım kardeşim.’’

Sadık koltuk altından tutarak kaldırmaya çalıştı, öbür kolundan da oğlan tuttu, zorlanarak paltosunu giydirttiler. Sadık’ın koluna girdi, ayakta durmaya çalışarak okyanusun içerisinden küçük adımlarla dışarı çıkmaya çalıştılar, yağmur daha da artmıştı.

‘’Yazarlarımızdan Hüsrev Muhlis Doğuran’ın imza etkinliği sona ermiştir. Yazarımıza ve siz değerli okuyucularımıza ilginiz için çok teşekkür ederiz.’’

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!