Erhan Okutan yazdı…
İkinci Dünya Savaşı sırasında Yugoslavya, Nazi Almanyası tarafından işgal edildi. Çetnik lideri Dragoljub Mihailovic ve Partizan lideri Josip Broz Tito Nazi işgaline karşı çıkmaktaydı. Tito, Çetnik lideri Mihailovic’e ortak ordu teklifinde bulunmasına rağmen Mihailovic bu teklifi kabul etmedi. Çetniklere göre, tek tehdit Naziler değil aynı zamanda Partizanlardı. Çetnikler, monarşiyi savunuyordu. Almanlara karşı verilen mücadelede Çetnikler bölgedeki tek direniş hareketi olmak istiyorlardı. Partizan Grubu, başarılı olmaya başlayınca müttefikler Çetniklere verdikleri desteği Partizanlara yönlendirdi. Bunun üstüne Çetnikler, Nazilerle hareket etmeye başladı. Tito 29 Kasım 1943 günü Yugoslavya Ulusal Kurtuluş Hükümeti’ni kurdu ve Partizanların ismini Yugoslavya Ulusal Kurtuluş Ordusu olarak değiştirdi. Sürgün Kral Peter, Çetnikleri tanımadığını bildirmesinin ardından Yugoslavya Ulusal Kurtuluş Ordusu’na birçok Sırp katıldı ve ordu gücüne güç kattı. Almanlar savaşın bitmesiyle birlikte Yugoslavya’dan çekildi. Savaşın ardından krallık yıkıldı, yerine Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti kuruldu. Bu devlet, Yugoslav üst kimliğini kabul ediyordu.
Tito, spora büyük önem veriyordu ve önemli yatırımlar yapıyordu. Bu yatırımların etkilerini günümüzde de görebiliyoruz. Spor hem insanların yaşam kalitesini arttırıyor hem de iki blok arasına sıkışmış Yugoslavya’yı dünyaya tanıtıyordu. Yugoslavya’nın kurulması ve spora destek verilmesiyle Partizan, Kızılyıldız, Hajduk Split ve Dinamo Zagreb takımları kuruldu. Kızılyıldız Sırpların takımı, Partizan ordunun takımı, Hajduk Split ve Dinamo Zagreb Hırvatların takımıydı. Tito’nun ölümüyle Yugoslav üst kimliği sarsılmaya başladı ve Yugoslavya bölünmeye doğru gitti. Bu süreçte bölünmeyi tetikleyen etnik gruplardan birisi de Hırvatlardı. 13 Mayıs 1990 günü Dinamo Zagreb Kızılyıldız maçı oynandı. Maç Dinamo Zagreb’in sahasındaydı, Sırp takımı olarak öne çıkan Kızılyıldız’ın taraftar grubu Zagreb deplasmanına oldukça kalabalık gitti. Asker ve polis daha çok Sırplardan oluşuyordu bu sebeple usulsüz işler yapmaktan çekinmiyorlardı. Maç sırasında iki takım taraftarı da sahaya indi. Oluşan karışıklık sırasında Hajduk Split oyuncusu Zvonimir Boban, görevli bir polise tekme attı.

Tekme attığı polis, garip biçimde Hırvat’tı. Bu tekme Hırvatlar için sembol haline geldi. Bu tekme tarihe ‘’Boban’ın Tekmesi’’ şeklinde geçti. Tekme Hırvatlar için otoriteye ve Sırplara atılan bir tekmeydi. Bu olay Yugoslavya iç savaşının çıkmasında büyük rol oynadı. Yugoslavya’nın dağılmasıyla birlikte spora yapılan yatırımlar boşa düştü ve bölünmeden sonra oluşan devletler hiçbir zaman Yugoslav Milli Takımının başarısını yakalayamadı.
Günümüzde Türk sporu da buraya doğru gidiyor. Ülkemizde klişe bir söz var ‘’Futbol takımı tutar gibi siyasi parti tutmak.’’ bu yanlış bir bakış açısı. Futbol takımı da fanatik körlük içinde tutulmamalı. Günümüzde insanlar siyasi partilerini ve ideolojilerini arka
plana atıp, kendisini tuttuğu takım üzerinden tanımlıyor. Bu insanları ‘’Ben falanca takımlıyım, ben cumhuriyetçiyim, görevimi yerine getirdim.’’ düşüncesine itiyor bu da siyasi olarak pasif duruma düşmesini sağlıyor. İnsanlar aynı ideolojiye sahip olmalarını
veya aynı partide bulunmalarını bile göz ardı ederek’’ falanca takım terör takımı ‘’ veya ‘’Falanca takımın taraftarları belirli bir etnik gruptan.’’. Şeklinde kutuplaşmalara gidiyor. Ülkemizde son birkaç yılda palazlanan Amedspor’a kadar hiçbir takım kendisini etnik veya mezhepsel bir kimlik üstünden açıklamıyordu. Buna rağmen sosyal medya, basın ve kulüp başkanlarının kışkırtmalarıyla Galatasaray veya Fenerbahçe takımının bir etnik altyapısı var algısı oluştu. Bu çok tehlikelidir. Ülkemizde Hırvat takımı Hajduk Split, Sırp takımı Kızılyıldız gibi bir durum yok ve oluşmamalı. Bu nefret durumu insanları aynı cephede bulunmaktan alıkoyar. Futbol takımı tutar gibi futbol takımı tutulmamalı. Spor takımlarını tamamen duygusal sebeplerle tutuluyor. Bu sebeple rekabeti hoşgörüyle sağlamalı, etnik ve mezhepsel altyapısı olmayan takımlarımızın bu geleneğini korumalıyız.
Gelelim Amedspor’a, Amedspor’un kuruluşu veya isminin Amedspor olması tartışmalarının ötesinde bir takımın etnik kimliği sembolize etmesi çok yanlış. Amedspor takımı yöneticileri ve birtakım siyasiler, her Kürt yurttaş Amedsporludur gibi bir propaganda yapıyor. Bunun önüne geçilmelidir. Bunun önüne geçmek Amedspor ile rekabet eden her takımı desteklemek değildir. Son birkaç yılda Amedspor ile maç yapan veya rekabet eden takımların sempati topladığını ve hiçbir bağlantısı olmasa da insanların yoğun biçimde bu takımları desteklediği görülmekte. Bu bizi yanlışa sürükler. Etnik milliyetçiliğe, etnik milliyetçilik yapılarak tepki verilmemelidir. Örneğin Antalyalı olan birini Bursaspor desteklemeye veya Erzurumspor desteklemeye itmemeli. Bu bizi Yugoslavya’ya götürür. Bir takım Sırp, bir takım Hırvat takımı tarzı bir tanımlamanın içine girmemeliyiz. Biz, bu ipte değiliz. Etnik milliyetçiliğin her haline karşı çıkmalıyız. Sporu ayrıştırıcı değil, birleştirici unsur olarak kullanmalıyız. İnsanların rekabet içinde birbirleriyle etkileşim halinde bulundukları hoşgörünün ön planda olduğu bir spor ortamı bizi ileriye götürür.
Diyarbakırspor adı dururken amedspor adına onay veren federasyonundur hata. Takımın adı Diyarbakırspor olsa insanlar saplantılı biçimde karşı takımı tutmazlardı. Diyarbakır’a inatla Amed diyenler terör örgütü ve kuyrukçularıdır o halde takıma amedspor denilmesinin de bu tepkileri doğurması normaldir.
Yazınıza katılıyorum ve bazı detayları paylaşmak istiyorum, etnik milliyetçiliğin yanında bunun siyasi tarafı da var; takımın renkleri olan bayrak bile sözde kürdistan bayrak renklerine benzetilmiş yani bu iş tekmeden daha sert bir şekile doğru ilerliyor…