Mustafa Köse
Mustafa Köse
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. İmralı hangi ülkede?

İmralı hangi ülkede?

featured

Emekli Tuğgeneral Mustafa Köse yazdı…

MEVSİM DEĞİŞTİRMEK

Harbiye yıllarında kendi aramızda kullandığımız bir tabirdi bu.

Bazı haylaz öğrenciler, işledikleri disiplin suçları nedeniyle hafta sonu iznine çıkamazdı. Aldığı ceza henüz bitmeden yeni bir kabahat işlerse öncekine bir yenisi eklenir, okul kapısından dışarı çıkacağı tarih biraz daha ileriye giderdi. Sonbaharda başlayan izinsizlik kışa, kışın ortasında alınan yeni bir ceza da ilkbahara kadar uzanırdı. İzin durumunu sorduğumuzda, ‘Abi, ben mevsim değiştirdim,’ derlerdi.

Kimse çıkıp da ‘Zaten cezasını çekiyor, bundan sonra ne yaparsa yapsın,’ demezdi. Önceki ceza, önceki fiilin karşılığıydı. Sonradan işlenen her disiplin suçu ayrıca değerlendirilir, karşılığını da ayrıca bulurdu.

Elbette Harbiyeli öğrencilerin gençlik yıllarında işlediği disiplin kabahatleriyle ağır ceza hukukuna konu olan fiiller bir tutulamaz. Fakat en basit disiplin düzeninden ceza hukukuna kadar değişmeyen bir esas vardır: Bir insanın ceza çekiyor olması, ona yeni suçlar işleme hakkı vermez. Önceden aldığı ceza da sonradan işleyeceği suçların peşin karşılığı sayılamaz.

Hükümlü, cezaevindeyken yeni bir suç işlerse ne olur?

Yeni bir soruşturma açılır. Deliller toplanır. Yeterli şüphe oluşursa hakkında iddianame düzenlenir ve yeniden yargılanır. Suçu sabit görülürse yeni fiilinin cezası ayrıca verilir.

Peki ya hükümlünün adı Abdullah Öcalan olursa?

1999’DA HER ŞEY BİTTİ Mİ?

Abdullah Öcalan, 15 Şubat 1999’da yakalanarak Türkiye’ye getirildi ve yargılandı. Hakkında 29 Haziran 1999’da verilen hüküm, yakalandığı tarihe kadar işlenen fiillere ve o tarihe kadar yürüttüğü örgütsel faaliyetlere ilişkindi. O hüküm ne kadar ağır olursa olsun, 15 Şubat 1999’dan sonra işlenebilecek suçların karşılığı değildi. Hukuken de vicdanen de olamazdı.

Bunun, ‘aynı fiilden iki defa yargılama olmaz’ ilkesiyle de ilgisi yoktur. Kimse hükme bağlanmış eski fiilleri yeniden yargılamayı teklif etmiyor. Mesele, yakalandığı tarihten sonra işlendiği ileri sürülen yeni fiillerin, verilen yeni talimatların ve devam eden örgütsel faaliyetlerin ayrıca araştırılıp araştırılmadığıdır.

Bir mahkûmiyet kararını, hükümlünün sonraki yıllarını örten görünmez bir dokunulmazlık zırhına çeviremezsiniz. Çevirirseniz hukuk işlemiş olmaz; durmuş olur.

Oysa PKK’nın silahlı eylemleri 1999’da sona ermedi. Öcalan hakkında verilen hükümden sonra da terör saldırıları sürdü, binlerce insanın hayatına yeni acılar eklendi. Bu saldırıların ve yeni mağduriyetlerin hiçbiri, 29 Haziran 1999’da verilen hükmün kapsamında değildi.

YAKALANDI, PEKİ ÖRGÜTTEN KOPTU MU?

Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra örgütle bütün bağlarını kesmiş, yalnızca cezasını çeken sıradan bir hükümlü hâline mi geldi? Eğer öyleyse PKK/KCK çevreleri neden yıllar boyunca ondan ‘önderlik’ diye söz etti? ‘Önderlik çizgisi’, ‘önderlik perspektifi’ ve ‘önderliğe bağlılık’ gibi kavramlar neden örgütün dilinden hiç düşmedi?

Terör örgütlerinin kendilerine mahsus bir dili vardır. O dilde kavramlar gelişigüzel seçilmez. Kimin düşünce ürettiğini, kimin yön belirlediğini, kimin sözünün bağlayıcı sayıldığını o kavramlardan anlarsınız. PKK’nın Öcalan için kullandığı ‘önderlik’ sözü de sıradan bir sevgi veya saygı ifadesi değildir; örgütün ideolojik merkezini ve irade kaynağını tarif eder.

Nitekim 27 Şubat 2025’te DEM Parti İmralı Heyetinin kamuoyuna açıkladığı çağrıda PKK’nın kongresini toplaması, bütün grupların silah bırakması ve örgütün kendisini feshetmesi istendi. PKK da 5–7 Mayıs 2025’te topladığı kongrenin ardından fesih ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı aldığını duyurdu. Demek ki İmralı’dan çıkan söz, çeyrek asır sonra bile örgüt kongresini toplatabilecek ve örgütün geleceğine ilişkin karar aldırabilecek kadar etkili kabul ediliyor.

Bir kişi örgüte “kongreni topla”, “silah bırak” ve “kendini feshet” diyebiliyor ve bu çağrı örgüt tarafından karşılıksız bırakılmıyorsa, örgüt üzerindeki etkisinin sürdüğüne ilişkin çok güçlü bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bugünkü tasfiye iradesini açıklamak için kabul edilen otorite, geçmişteki silahlı faaliyetler konuşulurken birdenbire yok sayılamaz.

Silah bıraktırabildiği söylenen bir kişinin, o silahların hangi dönemde ve hangi strateji doğrultusunda kullanıldığındaki rolünü sormak suçlama değildir. Hukukun gereğidir. Cevabı biz veremeyiz; fakat bu soruyu sormaktan da vazgeçemeyiz.

İMRALI’DAN DAĞA UZANAN ZİNCİR

Terörle mücadele sahasında uzun yıllar görev yapanlar bilir: Dağdaki silahlı bir grup, kendisine ulaşan her sözü aynı değerde kabul etmez. Mesajın kimden geldiğine, kimin adına iletildiğine ve uygulanıp uygulanmadığının kime raporlanacağına bakar. Talimatın kaynağı, örgüt içindeki ağırlığını da belirler.

Sahada görev yaptığımız yıllarda bunun izlerini defalarca gördük. Örgütün üst yönetiminden gönderilen mesajlar, ‘sözde önderliğin talimatları’ denilerek alt kademelere ve silahlı gruplara ulaştırılırdı. Her grup, bulunduğu bölgenin şartlarına göre görev alır; yapılanlar da yine örgütsel kanallardan yukarıya raporlanırdı. Fazla ayrıntıya girmeye gerek yok. Emir ve rapor zinciri olmayan bir silahlı yapı, yıllarca aynı hedef doğrultusunda hareket edemez.

Bu nedenle Öcalan’ın 1999’dan sonra örgütü yönlendirip yönlendirmediği yalnızca onun sözlerine veya örgüt yöneticilerinin açıklamalarına bakılarak anlaşılamaz. İmralı’da söylenen sözlerin dışarıya nasıl taşındığı, Kandil’de hangi kararlara dönüştüğü, o kararların farklı bölgelerdeki silahlı gruplara nasıl aktarıldığı ve ardından hangi faaliyetlerin gerçekleştiği birlikte incelenmelidir. Birbirine bağlı halkalar vardır: İmralı’daki görüşme, mesajı dışarıya taşıyan kanal, örgüt yönetiminin kararı, sahaya ulaşan talimat ve geriye dönen rapor.

Bugün bu zincirin görünen kısmı herkesin gözü önündedir. DEM Parti heyeti İmralı’ya gitmiş, Öcalan’ın çağrısını kamuoyuna açıklamış; çağrı Kandil’de ve örgütün diğer yapılarında karşılık bulmuş, ‘bütün gruplar’ için silah bırakma ve fesih iradesinden söz edilmiştir. Burada heyetin hukuki konumuyla örgütsel emir zincirini birbirine karıştırmıyoruz. Ancak bugün bir mesajın İmralı’dan çıkıp örgütün tamamına ulaştığı kabul ediliyorsa, geçmiş yıllarda aynı etkinin hangi kanallardan ve ne şekilde kullanıldığı da görmezden gelinemez.

Yıllar içinde kamuoyuna yansıyan görüşme notları, tutanaklar, raporlar ve ele geçirildiği açıklanan örgütsel dokümanlar; İmralı’da dile getirilen bazı değerlendirme ve yönlendirmelerin örgüt kademelerinde karşılık bulduğu yönünde ciddi iddialar ortaya koymuştur. Bize düşen bu soruları sormaktır. İddiaları delilleriyle araştırmak savcılığın, hükme bağlamak ise mahkemenin görevidir.

‘Önderliğin talimatları’ adı altında alt kademe gruplara ulaştırıldığı ileri sürülen mesajlar var mıdır? Varsa kim tarafından, ne zaman ve hangi içerikle aktarılmıştır? Bunlar genel siyasi değerlendirmeler midir, örgütsel yönlendirmeler midir, yoksa belirli suçların işlenmesine yönelik emir veya talimatlar mıdır?

Hangi görüşmenin hangi örgütsel karara, hangi kararın hangi saha talimatına, hangi talimatın hangi eyleme dönüştüğü araştırılmadan ‘Öcalan cezaevindeydi’ denilerek dosya kapatılamaz. Cezaevinde olmak, dışarıyla örgütsel bağ kurulamayacağının delili değildir. Böyle bir bağ bulunduğuna dair ciddi emareler varsa devletin görevi o bağı görmezden gelmek değil, hukuk içinde ortaya çıkarmaktır.

YÖNETMEK Mİ, AZMETTİRMEK Mİ?

Burada hukuki sınırı doğru çizmek gerekir. Örgüt üzerinde süregelen bir otoriteye sahip olmak, tek başına belirli bir saldırının emrini verdiğini göstermez. Stratejik yönlendirme ile belirli bir kişi ya da hedefe yönelik eylem talimatı aynı hukuki sonucu doğurmaz. Her iddia, kendi delili ve suçla kurulan bağı üzerinden değerlendirilmelidir.

Elbette 1999’dan sonra PKK tarafından gerçekleştirilen her saldırının emrini doğrudan Öcalan’ın verdiğini, soruşturma ve yargılama yapılmadan ileri süremeyiz. Böyle bir hüküm ne hukukidir ne de bu yazının maksadıdır. Fakat belirli saldırılarla emir, talimat veya yönlendirme bağı kurulabileceğini gösteren ciddi bilgi ve belgeler varsa bunları hiç araştırmamak da hukuk devletiyle bağdaşmaz.

Savcılığın işi burada başlar. Görüşmenin veya mesajın tarihi belirlenir. Mesajın örgüt yönetimine ulaşıp ulaşmadığı araştırılır. Alınan kararlar, sahaya gönderilen talimatlar ve gerçekleşen eylemler karşılaştırılır. Eylemi yapanlarla örgüt yönetimi arasındaki emir ve raporlama zinciri ortaya çıkarılır. Genel yönlendirmeler örgüt yöneticiliği bakımından, belirli hedef veya yönteme ilişkin talimatlar ise ilgili suçlara iştirak ve azmettirme bakımından ayrı ayrı değerlendirilir.

İmralı’daki görüşmelerin kamuoyuna yansımış tutanakları, Öcalan’ın yazılı açıklamaları, örgütün kongre kararları, yöneticilerinin beyanları, yayınları ve iç yazışmaları, yakalanan örgüt mensuplarının ifadeleri, ele geçirilen her türlü materyal ve ilgili kamu kurumlarının arşivleri bu araştırmanın doğal kaynaklarıdır. Bunların hiçbiri tek başına otomatik olarak kesin delil sayılamaz. Belgenin aslı, elde ediliş biçimi, bütünlüğü ve diğer delillerle uyumu incelenir. Kararı da bağımsız mahkeme verir.

Bizim istediğimiz peşin hüküm değildir. Peşinen kurulmuş sessizlik hiç değildir.

1999’DAN SONRA DÖKÜLEN KAN

15 Şubat 1999’dan sonra bu ülkede kan durmadı. Askerlerimiz, polislerimiz, güvenlik korucularımız ve sivil vatandaşlarımız hedef alınmaya devam etti. Öğretmenler öldürüldü. İşçiler kaçırıldı. Köylüler, çocuklar, daha hayatın ne olduğunu bilmeyen bebekler terörün hedefi oldu.

31 Temmuz 2018’de Hakkâri’nin Yüksekova ilçesinde Kalana Üs Bölgesi yoluna tuzaklanan patlayıcı infilak ettirildi. Bir askerimizin eşi Nurcan Karakaya ile 11 aylık bebeği Bedirhan Mustafa şehit oldu. Bir anne ve kucağındaki bebeği… Öcalan’ın yakalanmasından on dokuz yıl sonra.
Bedirhan bebeğin mezar taşına bakarak soralım: O saldırının gerçekleştiği yıllarda Abdullah Öcalan örgütün tamamen dışında mıydı? Örgütün hedefleri, stratejisi ve kararları üzerinde hiçbir etkisi kalmamış mıydı? Yoksa örgütün ‘önderlik’ dediği irade, İmralı’dan farklı yollarla örgütsel kararları etkilemeye devam mı ediyordu?

Bu soruların cevabını bilmiyorsak araştırmalıyız. Devlet, kendi bebeğinin kanı yerdeyken ‘bilmiyorum’ deyip kenara çekilemez. Ciddi bir emare varsa izini sürmek, yeterli şüphe varsa iddianameye dönüştürmek, yoksa da yapılan işlemleri gösteren gerekçeli bir kararla dosyayı sonuçlandırmak durumundadır.

BİR DOSYA VAR AMA…

Bu konuda yıllar içinde farklı suç duyurularında bulunulduğuna dair bilgiler var. Pakize Akbaba’nın avukatının açıklamalarına göre 2010 yılında, müteakip zaman içerisinde aynı doğrultuda bazı başvurular yapılmış. Ancak bu başvurular üzerine hangi dosyaların açıldığı, hangi işlemlerin yapıldığı ve dosyaların bugün hangi aşamada bulunduğu kamuoyunca bilinmiyor.

Emekli Albay Orkun Özeller de 2025 yılında Abdullah Öcalan’ın 1999’dan sonraki eylemlerinin soruşturulması talebiyle suç duyurusunda bulunmuş. Başvurusu hakkında verilen kararda aynı konuda daha önce açılmış ve işlem görmekte olan bir dosyanın bulunduğu belirtilmiş ve yeni başvuru mükerrer kabul edilerek kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiş.

Elbette kişisel bir hukuk dosyasının ayrıntılarını buraya taşımak doğru olmaz. Fakat resmî cevapta önceki bir soruşturmanın varlığına dayanılıyorsa, o dosyanın akıbetini sormak da herkesin hakkıdır.

Sözü edilen dosya ne zaman açıldı? Hangi başvuru üzerine başlatıldı? Bugüne kadar hangi işlemler yapıldı? İmralı görüşme tutanakları istendi mi? Örgütsel dokümanlar, kongre kararları ve haberleşme kayıtları incelendi mi? Hâlâ yürüyorsa neden hukuki bir sonuca bağlanmadı?
Yeni başvurunun önüne eski dosya konuluyorsa, o eski dosyanın akıbeti de açıklanmalıdır.

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 160’ıncı maddesi açıktır. Cumhuriyet savcısı, bir suçun işlendiği izlenimini veren hâli öğrenir öğrenmez işin gerçeğini araştırmaya başlamakla görevlidir. Burada sözünü ettiğimiz iddialar kapalı kapılar ardında fısıldanan birkaç cümleden ibaret değildir. Yıllardır kamuoyunun önünde duran görüşme notlarından, açıklamalardan, raporlardan ve örgütün kendi beyanlarından söz ediyoruz.

Bir soruşturma dosyasının varlığı, tek başına adaletin işlediğini göstermez. Dosya yıllarca rafta bekliyor, yeni başvuruların da önünü kapatıyorsa ortada soruşturma değil, hukuki bir bekleme odası vardır. Ne iddianame hazırlanır ne de gerekçeli bir kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir. Soru soranlara yalnızca ‘dosya var’ denilir.

BUGÜN NEDEN DAHA ÖNEMLİ?

Bugün Abdullah Öcalan’ın örgüt üzerindeki etkisi, yürütülen sürecin başlıca dayanaklarından biri olarak kabul ediliyor. Ancak aynı etkinin geçmiş yıllardaki silahlı faaliyetler bakımından doğurabileceği hukuki sorumluluk konuşulmuyor.

Bu çelişki açıklanmaya muhtaçtır.

Bir insanın örgüte söz geçirebilme kudreti yalnızca silah bıraktıracağı zaman mı hatırlanır? Örgütün kararları üzerinde bugün belirleyici olduğu kabul edilen bu iradenin, geçmiş yıllardaki etkisi neden aynı ciddiyetle araştırılmıyor?

Terörsüz bir Türkiye elbette hepimizin arzusudur. Fakat terörün sona erdirilmesiyle geçmiş suçların soruşturulması birbirinin alternatifi değildir. Devlet bir yandan silahı susturmak için tedbir alırken diğer yandan işlenen suçların hesabını hukuk içinde sorabilmelidir. Aksi hâlde barış denilen şey, adaletin üstüne örtülen bir sessizlik perdesine dönüşür.

Bu ülkede kamuoyunun hafızasına ‘baklava çalan çocuklar’ diye kazınmış bir dava var. Bir mal varlığı suçuna karışan çocuklar yargılandı, yıllarca hapis cezası aldı. Verilen cezanın ağırlığı uzun süre tartışıldı; fakat devlet o fiili görmezden gelmedi, dosyayı rafa kaldırmadı.

Şimdi aynı devletin adaletine soruyoruz: Sıradan bir suç işlendiğinde harekete geçen hukuk, binlerce insanın hayatını kaybettiği bu terör eylemlerindeki sorumluluğu araştırılması istenen isim söz konusu olduğunda neden yıllardır bir sonuca ulaşamıyor?

Devletin varlık sebeplerinden biri, insanların adaleti kendi elleriyle sağlamaya yönelmesini önlemek ve herkese aynı ölçüyü uygulayan istikrarlı bir hukuk düzeni kurmaktır. Şehit aileleri ve gaziler intikam istemiyor. Onların beklediği, suçun ve sorumluluğun kimin adı geçerse geçsin aynı ciddiyetle araştırılmasıdır.

HUKUKUN GEREĞİ

Abdullah Öcalan’ın 1999’da mahkûm edilmiş olması, o tarihten sonra işlendiği iddia edilen suçlar için dokunulmazlık zırhı değildir. Ömür boyu hapis cezası çekiyor olması da yeni suçların araştırılmasını gereksiz kılmaz. Çünkü mesele yalnızca verilecek yeni cezanın süresi değildir. Her suçun kayda geçirilmesi, fail ve sorumlularının hukuk önünde belirlenmesi, mağdurun hakkının teslim edilmesi ve tarihe doğru hükmün bırakılmasıdır.

İlgili Cumhuriyet başsavcılığının açıklığa kavuşturması gereken husus şudur: Yıllardır varlığından söz edilen bu soruşturmada hangi işlemler yapılmış, dosya neden hukuki bir sonuca ulaştırılmamıştır? Hâkimler ve Savcılar Kurulu ile Adalet Bakanlığına düşen ise bu kadar uzun süre sonuçlandırılmayan bir soruşturma hakkında gerekli denetimin yapılıp yapılmadığını kamuoyuna açıklamaktır.

Yeterli şüphe varsa iddianame düzenlenmeli, deliller bağımsız mahkemenin önüne konulmalı ve kararı yargı vermelidir. Yeterli şüphe bulunmadığı kanaatine varılıyorsa da dosya yıllarca sürüncemede bırakılmamalı; yapılan işlemler ve ulaşılan sonuç gerekçeli bir kararla açıklanmalıdır.

Hükümlü hapiste suç işlerse hakkında ayrı soruşturma yürütülür. Yeterli şüphe varsa yeniden yargılanır. Adı, sıfatı, siyasi önemi ne olursa olsun…
15 Şubat 1999’dan sonra dökülen kan, 29 Haziran 1999’da verilen hükmün içinde değildir.

O kanın hesabı hâlâ ortadadır.

İmralı da Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içerisindedir.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!