Jale Ak yazdı
Türkiye’ye gelen Orta Asyalı soydaşlarımızın ne şartlarda çalıştığını biliyor muyuz?
2016 yılında bu şartları gözlemlemek için güneye Alanya’ya gittik. Ben Spor Akademisi’nde masaj dersi aldığım için iyi bir masözüm. Ve güneydeki tüm turistik otellerin spa salonlarında Orta Asyalı kadınları çalıştırdıklarını biliyordum.
İlk gittiğim gün Alanya’nın nispeten merkezine yakın bir otelde köleliğe başladım. Kölelik diyorum çünkü masöz olarak işe başladığım gün ilk yaptırdıkları iş çay bardaklarını yıkatmak oldu. İtirazsız bir şekilde yıkadım yaklaşık 70 küsür bardağı ve fincanı. Sonra yerleri paspaslattılar bana. Onu da yaptım. Sonra o gün iki kişiye masaj da yaptım. Gelenler Alman bir karı-kocaydı. Ve kaslarından sporcu oldukları belliydi. Masaj esnasında hangi sporu yaptıklarını sordum. Adam tenisçiymiş, kadın ise iki yıl önce oynamayı bırakmış olan bir voleybolcuymuş. Sapasağlam insanlardı yani. Neyse yarımşar saatlik masaj programımız bitmiş ve müşterilerim mesut bahtiyar bir biçimde bahşişlerini bile bırakmışlardı. Onlar masaj sonrası dinlenmelerini meyveli çay içerek taçlandırırken, adına infocu denilen genç bir kadın fırıldakçı bir eda ile yanımıza yanaştı… Onların yanında bana “evet problemleri nedir?” diye sordu. Ben de “Hiç bir problemleri yok, gayet sağlıklılar.” dedim. Meğersem “Uuu çok problemleri var ve bu problemleri ancak bilmem kaç seanslık masajla iyi edebiliriz. Dolayısıyla da şu paketi satın almaları gerekiyor.” demeliymişim. Çünkü işletme bir masajı 10’a satıyorsa size bunun 1’ini veriyor ve bu durumda masöz bir kölenin aynı zamanda bir sürü yalanı aynı anda sıralayarak pek çok masaj paketini satması da gerekiyormuş.
Çalışma saati yaklaşık olarak 15 saat olan ve öğle yemeği olarak da sadece karpuz peynir ve ekmeğin olduğu ilk günüm bitmiş ve göçmen köle lojmanına götürülmüştüm. Sezon başı olduğu için, başka göçmen köleler henüz işe alınmadığından o gece orada tek başıma kaldım. Akşam yemeği verilmedi. Daha birinci günde yorgunluktan bitap düşmüş bir halde saçma sapan bir şiltelerin üzerinde sızmış kalmıştım. Yiyecek almaya halim kalmadığı için aç yalvaç yattım. O sabah erkenden uyandığımda İNSAN ONURU denen “şey”i düşündüm uzun uzun. Hiç bir maddi mecburiyetim yoktu benim. Buna mecbur olanların nasıl taptalandığına, nasıl sömürüldüklerine kafa yordum. Zaten hiç açmadığım bavulumu kaptığım gibi, doğruca otele gittim. Otelin masaj salonu işletmecisiyle ateşli bir kavga sonucu o günkü işimin parasını alabildim. Ancak paramı alabilme nedenim TC Vatandaşı olmamdan kaynaklanıyordu. Eğer kayıt dışı bir göçmen köle olsaydım o adam kesinlikle vermezdi paramı onu da gayet iyi anlamıştım.
Paramı nasıl aldığıma, Alanya’ya birlikte gittiğim Azerbaycanlı dostum Vüqar da tanık olmuştu. Zira ona sabah telefon etmiş ve ikinci gün için Alanya’nın daha bir dışında kalan İncekum beldesine gitmemiz gerektiğini söylemiştim. Onun ilk günkü macerası da aşağı yukarı benimkinden farksızdı. Tek fark onun ilk gün için para alamamasıydı. Zira o TC Vatandaşı değildi ve emeğinin kavgasını verememişti…
İkinci gün o köle tacirinden zar zor kopartmış olduğum 8 euro ile bavullarımız elimizde, bir büfeye girip tost yemiş ve çay içmiştik. O çayın nasıl tatlı geldiğini size anlatamam. Su bardaklarıyla kana kana çay içtik. Zira ben herşeysiz kalabilir ama çaysız kalamazdım. Kafam tutuverirdi ve ilk günün akşamı adeta bayılma şeklindeki uykuma feci bir baş ağrısı da eşlik etmişti.
Artık İncekum’a gitmek için hazırdık. Belediye otobüsüne bindik ve yol boyu, yolun kenarını süsleyen şâşâlı otellere bakarak, küfürler eşliğinde, göçmen kölelerin nasıl sömürüldükleri, nasıl örgütlenmemiz gerektiği, dünya üzerinde hangi örgütlerle irtibata geçmemiz gerektiği üzerine konuştuk. Oysa her ikimiz de siyasi sohbetlerimizde küfürlü sözlerden pek haz etmezdik. Neyse, İncekum’da indik.
Vüqar, bir karı-kocanın işlettiği orta ölçekli bir çantacıda Mahmutlar’da iş buldu. Bense yaklaşık 1.5-2 km ilerisinde bir otelin spa merkezinde iş buldum. 24 saati 58 saat gibi yaşıyorduk bavullarımız elimizde. Durumlar ve pozisyonlar o kadar ani değişim gösteriyordu ki, size bunun tarifini yapamam. Ancak yaşayanlar bilir.
[O günden sonra geçecek olan 4 gün boyunca Vüqar’ı ne gördüm ne de doğru düzgün telefonla görüşme fırsatı bulabildim. Ne o beni aradığında ben açabiliyordum telefonumu, ne ben onu aradığımda o açabiliyordu. Çünkü göçmen kölelik şartlarında işçi olmak birilerinin sizi gözleriyle kelepçelemesi ve her an, her saniye, hakaretamiz çıkışlarla yıpratma potansiyelini barındırıyordu. Vüqar’la birbirimizi ancak akşam yemeği sonrası 23.00 civarı arayabiliyor ve çok yorgun olduğumuz için on dakikadan fazla konuşamadan da iyi uykular dileklerimizle telefonlarımızı kapatıyorduk.]
İkinci günümde bulduğum iş, maddi manevi koşuları itibarıyla nispeten daha iyi sayılırdı. O otelin masaj salonunda, Kadir adında bir Özbekistanlı, Sevda adında bir Azerbaycanlı, Mehmet adında bir Nevşehirli ve Saşa adında bir Gürcistan Azerbaycanlısı bir kadroyla çalışmaya başladım.
Size şimdi anlatacaklarım bu yaşanmış hikâyenin bana göre en can alıcı kısmı. Çünkü orada işe başladığım andan itibaren, Nevşehirli Mehmet oğlan, bizim TC vatandaşı olduğumuz için “onlardan” farklı olduğumuzu savunuyor, bir nevi hemşehricilik yapıyordu. Sevda Kadir ve Saşa da Mehmet’in bu “amansız” tavrını farketmişler ve kendi aralarında adeta gizli bir sözleşme yapmışçasına yanımızda Rusça konuşmaya başlamışlardı. İlk gün gider gitmez sabah saatleri başlamış olan mesaimiz akşam 20.00’de sona ermişti. Tüm saydığım isimler aynı evde kadınlar ve erkekler farklı odalara olmak suretiyle yerlerimize yerleşmiştik. Ne yapmalıydım da göçmen soydaşlarımı Özbek Türkçesi Azerbaycan Türkçesi konuşmaya ikna etmeliydim bilmiyordum. Acemice bir kaç şirinlik yaptım ilkin. Olmadı. Vüqar Azerbaycan’dan gelirken bana hediye olarak ‘şpirot’ (konserve balık) getirmişti ve ben onları Alanya’ya yanımda götürmüştüm. Sevda ve Kadir’in yanlarına gittim konserveleri ellerimde arkamda saklayarak, “tataaaam” nidâsıyla masanın üzerine attım. Her ikisi de üzerinde rusça yazılar yazan bu konserve balıkları biliyorlardı ve memleketlerine dair böyle bir jestle karşılaşınca yüzlerinde kocaman bir tebessüm belirdi. “Canlar” dedim bir alevi dedesi edasıyla, “var mısınız bunları birlikte ezelim?” Neşeli günler filminden bir sahne gibi salonla bir olan mutfağın salonu kesen masasına kurduk soframızı. Onlar da karpuz peynir ve bilumum şarküteri ürünlerinden almışlardı. Çayımızı da demledik ve gece yarısına dek yedik içtik sohbet ettik.
Onlara Mehmet’e katılmadığımı, burada aynı kötü şartları hepberaber paylaştığımızı ve patrona karşı gerekirse ayrı ayrı değil, tek bir yumruk gibi çıkışmamız gerektiğini anlattım. Ayrıca benim yanımdayken Rusça konuşmamalarını, bu durumdan alındığımı söyledim. O günden sonraki 4 gün Rusça tek bir kelâm etmediler yanımda. Kendileriyle uzaklarda olmalarına karşın halen görüşmekteyim, Mehmet hariç… Mehmet iyi bir masördü. Ancak Alanya’daki otelin spasında çalışma amacı, rus kadınların ötesini berisini elleyip onlarla flörtöz maceralara atılmaktı. Biz soydaşlarımla evdeki çilingir masamızda siyasetten sanata, hedeflerimizden memleketlerimize hasret sohbetleri yaparken, o gündüzden tavladığını sandığı hatunlarla buluşmaya kaçardı saçlarına bir okka jöle sürüp. Oysa Alanya’ya cinsel maceralar yaşama amacıyla gelen orta yaşlı kadınlar tarafından asıl kullanılanın ve istismar edilenin kendisi olduğunun farkında bile değildi. Sevda kızını evlendirmek için bu zor şartlarda paralanıyordu, Kadir ise iki küçük çocuğunu ve güzel karısını Özbekistan’da bırakmış onlara para yollayabilmek için debeleniyordu. Yani tam kasap et derdinde koyun can derdindeydi…
Toplamda beş gün süren Alanya maceramızın son günü ben spa salonunun yanlışlıkla masaj yağı dökülmüş olan hafif yokuşlu zemininde kayıp düştüm ve elimi kestim. Dışarıya çay molasına çıkmıştım. Düştüğümde elimdeki boş bardağın kırıklarıydı elimi kesen. Vüqar bu kötü haberi alır almaz çıkageldi yanıma. Bana patronuyla alakalı anlattıkları elimin acısını bir anda unutturmuştu doğrusu. Çantacı dükkanı sahibi bu patron bozuntusu, sözümona solcu geçinen bir adamcağızdı. Saçlarına ve bıyığına ak düşmüş olan bu meczup, Vüqar’a “Azeriler korkak millettir” gibi sözler söyleyerek yüksek öğrenimini Tarih ve Rus Dili üzerine yapmış olan fikir yoldaşımın cahilce onurunu kırmıştı.
Benim patroniçem Dilek adında tam işini bilen, bitirim ve özünde iyi bir insan olan frapan bir kadındı. Ama elimin kesilmesine, canım acıyor diye değil, iyi bir işçisini kaybettiği için üzüldüğü besbelliydi. İş arkadaşlarım Kadir Sevda Saşa ve Mehmet’in üzgünlükleri ise tam benim can acımla özdeşleşmiş bir üzgünlüktü. Turgut’u aradık İstanbul’u. “Hiç sıkmayın canınızı Vüqar’ı al ve İstanbul’a dönün, her işte vardır bir hayır” dedi bilgece.
Dört günü dört asır gibi yaşadığım soydaşlarıma ve patroniçeme sonuncu gün sordum, Vüqar tek geceliğine bizimle kalabilir mi diye. Elbette kalsın dediler. Kadir Sevda Saşa ve Vüqar aynı yaşlarda insanlardı ve hepsi Sovyet zamanını yaşamışlardı. Ortak konular çokçaydı. Kadir’in yüksek öğrenimi tiyatro dekorları üzerineydi ve sinema tiyatro ve şiir konusunda oldukça bilgiliydi. Şiirlerimizi söyledik, sohbetimizi ettik bir film karesini andıran küçük göçmen köle lojmanımızda… Gece yarısı olmuş ve Donjuan Mehmetimiz her zamanki gibi balkonda giderken açık bıraktığı kapıdan hırsız gibi girmişti eve. Vüqar’a salondaki koltuğa yerini yaptık ve buruk kırık yorgun argın uykularımıza daldık…
İstanbul’a dönüş yolunda emektaşım Vüqar’la, neredeyse hiç sohbet edemedik. Geride bıraktığımız köle cehennemini ve soydaşlarımızı düşünüyorduk ama her ikimiz de. Bunu ara ara sabitlenen bakışlarımızdan anlıyorduk zaten. Kaşlarımızı kaldırıyorduk eş zamanlı başımızı iki yana sallarken. Otobüsün durduğu molalarda yaşam enerjimiz vakumlanmış bir halde seğirtiyorduk çay içilen yere doğru…
Döndüğümüzde yaklaşık bir haftada ancak kendimize gelebilmiştik. Toplam beş günde sanki Büyük Taaruz’dan çıkmışız gibi bedenen ve ruhen bitap düşmüştük. Tam hayata karıştığımız ve normale döndüğümüz sırada bir telefon aldım Sevda’dan. Ben dedi, Dilek Hanım’ın spa salonundan ayrıldım. Neden diye sordum. “Jalem senin verilmiş sadakan varmış, sen gittikten bir gün sonra senin masaj odanın tavanı çöktü ve masaj masaları bile kırıldı, göçük altında kaldı” dedi. Ben oradayken su basmıştı Türk hamamını ve kartonpiyer olan o duvarları göçertmiş meğer. Yani elim kesilip de İstanbul’a dönmeseydim cenazem gelecekti İstanbul’a kuvvetle muhtemel. Hepimiz Turgut’un bana telefonda söylediği sözü andık.
“Vüqar’ı da al gel Jalecim, her işte vardır bir hayır.”
Ben geçirdiğim ufak kaza sayesinde sırf göçmen köleliği yerinde incelemek için tecrübe ettiğim bu faciadan çok ucuz sıyrılmıştım. Ama her yıl onlarca göçmen soydaşımız ve TC vatandaşımız kölelikten zerre farkı olmayan bu koşullar yüzünden ölüyor. Ne tazminat, ne sigorta, ne de bir şey ödeniyor ailelerine. Ekmeğinin peşine düşmüş insan yığınları amansızca sömürülüyor o beş yıldızlı konforlu tatillerin yapıldığı, açık büfelerinde karınların şişirildiği otellerde… Müşterisine elli beş çeşit yemek verip yarısını çöpe döküp, çalışanlarına kurufasülye pilavı bile çok gören o insan cenderesi, et değirmeni sömürü cehenneminde…
İnanır mısınız denize sıfır otelde denize girmek ne kelime, ayaklarımızı sokmadığımız gibi, manzarasına bile bakamadık. Çünkü sabah 07.30’da giriyorduk spa salonuna, akşam 20.00-20.30 civarı tutuyorduk işçi lojmanımızın yolunu…
Bu yaşanmış hikâyeyi, hikâyelerinin güzel bitmesini istediğim dünyanın dört bir bucağındaki köle göçmenlere, uzun yıllar Türkiye’de de pamukta ve tütünde mevsimlik işçi olarak sömürülmüş güneydoğulu vatandaşlarımıza ve Orta Asyalı soydaşlarıma ithaf ediyorum.
Tanrım hepsinin canlarını sağ eylesin.
Kayıtlı işçiler artı değer üretemez. Çünkü çağdaş kapitalist “düzen” henüz üretilmeyenin hesabını bile artık yapmıştır. Yerin altındakı ve üstündekiler artık sermayeciler tarafından keşif edilmiş, hesaplanmış, paylaşılmış ve tekrar paylaşılmıştır. Makineler ve hazır ürünler ise artı değer üretemez. Artı değer için beyaz yakalı işçi de faydasızdır. Çünkü kayıtlıdır. Yerde kalıyor, kayıt dışı, çoğu zaman yabancı(ama bu bir şart değil) göçmen işçiler. Bu yüzden krizler bazıları için fırsatdır. Afganistan, Suriye, Orta Asya, Afrika, Güney Amerikada çıkarılan savaşlar sermaye için artı değer yeni artı değer kaynağı ola bilecek kayıt dışı göçmen kitleleri oluşturuyor. Gettolar, gecekondular. çağdaş lüks mahallelerle komşuluk ediyor. Çünkü zengin ve imtiyazlılara etinden, sütünden ve kanından beslenebilecekleri insanlar lazım. Yazıda çok önemli konuya değinilmiş. Gerçekten de çağımızın köleleri göçmen işçilerdir ve demek ki, yeni üretken gücler ve yeni devrim lokomotivi de kayıt dışı işçiler olacaktır.
Sandık adı altında milletin gazını alacak bir sistem getirdiler, halka kendi oyları ile efendilerini seçtiriyorlar. zalim katil emperyal ülkelerin yetiştirdiği beslediği yerli işbirlikçi hainleri gazete tv internet vb alanlarda reklamını yaparak özellikle ALLAH ile aldatıp kandırarak istedikleri ZENGİN insanları yönetici seçtiriyorlar.
Sonra 83 milyon civari nüfusun 1 MİLYONU tüm ülkenin bilgisini emeğini alın terini parasını hukuk kılıfına uydurup şahsi zenginliklerine katıp daha çok zengin oluyor hatta ALLAHLIK taslayacak güce ulaşıyorlar.
82 milyon insan ise bu zalim zenginlerin fabrikalarında tarlalarında çiftliklerinde AVM lerinde Otellerinde Limanlarında marketlerinde köle gibi 2.925 TL ölüm aylığı ile çalışmak zorunda kalıyor.
Lanet olsun bu sistem ve düzene .
Ey yoksullar fakirler evlenmeyiniz, üremeyiniz . Çocuklarınız sizin yerinize ileride köle olmaktan başka yol bulamıyor. Yazık çocuklara gençlere.
DILEKLERLE ASLA OLMAYACAK BIR DURUM !!!!
Demokrasi kölelerin efendilerini sectigi düzendir ! H. Y.
Demokrasi kölelerin efendilerini sectigi düzendir ! H. Y.
turkıyede bu cagda koleler de calısan turk vatandaslarıdır.. derebeylerı prenslerıde ozel sırketlerdır.
Yirmi sene önce Küveyt’te iki hafta kalmıştım. Görevim bittikten sonra eve dönerken kirâlık arabayı teslim edip hava alanı terminaline doğru yürürken takriben yirmi otuz kadar yabancı işçi koşarak geldi bavulumu taşımak istedi. Bavulum tekerlekli idi ve yardıma ihtiyâcım yoktu. Çok üzüldüm, keşke yanımda bir deste nakit para olsaydı, herbirine beş on dolar verseydim bugün acı bir hâtırâ olacağına hiç olmazsa tatlı-acı bir hâtıram olmuş olurdu. Acabâ katı yürekli bir insan olsaydım hayâtım boyunca daha azmı üzülürdüm.
Hükumet sırf sermaye sahipleri rahatça sömürsün diye din kardeşiyiz ayağına milleti kandırıp bir dünya suriyeliyi de ülkeye dolduruyor zaten çalışma koşulları her gecen gün kölelikten farksız hale geliyor sgk ya göre 45 saat olması gereken çalışma süresi yok yemek yediniz çay içtiniz diye haftalık 60 saate çıkarılmış durumda şartlar her geçen gün daha kötüye gidiyor insanlık onuru manesef yerlerde
Yaşadıklarınızı bizlerle paylaştığınız için Tanrı sizin de canınızı sağ eylesin. Ekmeğinin derdinde olan tüm dünya insanlarına kolaylıklar diliyorum. İnsanca koşulları olan işler bulunması dileğiyle.