VERYANSIN TV
Cumhuriyetçi Vatanseverler Partisi (CVP) Genel Başkanı Serkan Öz, Veryansın Tv’deki Gündem Özel canlı yayında gazeteci Eray Çelebi’nin gündeme ilişkin sorularını yanıtladı.
ÖZGÜR ÖZEL’İN EŞİT YURTTAŞLIK ÇIKIŞI
Serkan Öz, şunları söyledi:
“Şimdi CHP’li arkadaşlar, “Kürt sorunu vardır” denilen meseleyi sürekli gündemde tutuyorlar. Bir tane Kürt kalana kadar ya da bunu söylemeye devam ettikleri sürece, “Kürt sorunu vardır” diyen bir CHP Genel Başkanı’nın Alevilerin sorunlarını ya da büyük sıkıntılarını çözecek öznelere baktığımızda karşımıza ne çıkıyor? Etnik kimlik ve mezhep.
‘CHP’NİN KARAR VERMESİ LAZIM’
Bakın, dayanışma kurdukları zemin etnik kimlik ve mezhep üzerine kurulu. CHP’nin artık şu konuda karar vermesi lazım: Bizim dayanak yaptığımız, omurga olarak gördüğümüz şey nedir? Cumhuriyet ve Türk milleti mi? Yoksa bütün güç ve iradeyi etnik ve mezhepsel ayrışmalardan, uluslararası çevrelerden, Avrupa Birliği’nden ve ABD’den alınacak destekle elde edeceğini düşünen bir siyaset anlayışı mı?
Türkiye’de siyaset yapmayı, makamları, mevkileri, gücü ve iradeyi ancak bu ittifaklarla kazanabileceklerini düşünen bir düzlem var. CHP’nin kurumsal kimliğine yönelik eleştirilerimizin merkezinde de bu bulunuyor. Ahmet’e, Mehmet’e bakmaksızın, eleştirdiğimiz şey bu yönetim anlayışı ve bu dil.
AKP ya da MHP’ye söyleyeceğimiz bir şey varsa, CHP’ye beş şey söylememizin nedeni de budur. Diyoruz ki; AKP zaten ortaya çıkışı itibarıyla İslamcı, muhafazakâr ve Cumhuriyet’le ya da Türk milletiyle sorun yaşadığı söylenen çevrelerin oluşturduğu bir bileşke olarak ortaya çıktı. Bu açık bir durum.
‘SİYASAL OMURGASI İSRAİL VE ABD MERKEZLİ’
Yani hangi bayrakla geldiğini görebiliyorsun. Kimin dost, kimin rakip olduğunu anlayabiliyorsun. CHP ise farklı bir görüntü veriyor. Azerbaycan bayrağını, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bayrağını taşıyormuş gibi görünüyor; fakat siyasal omurgasını İsrail merkezli, ABD merkezli ya da Avrupa Birliği merkezli politikalardan oluşturuyor.
İşte bu nedenle bugün AKP’nin yanlışlarını etkili biçimde eleştiremiyor, onları siyaseten sıkıştıramıyorsun. AKP’ye dönüp “ABD’nin etkisine girdiniz” diyorsun; sonra CHP’ye bakıyorsun, benzer eleştirilerle karşı karşıya kalıyor.
AKP’ye yolsuzluklardan, ihalelerden söz ediyorsun. Ancak makam ve mevki açısından baktığında, CHP’nin bazı alanlarda bunun çok daha ötesine geçen uygulamalar yaptığı yönünde eleştiriler ortaya çıkıyor.
Millette de şu algı oluşuyor: “Tayyip Erdoğan yine yaptı, etti ama en azından daha öngörülebilir. Doymuşluğu vardır, inancı vardır. Konuşurken bana daha çok benziyor. Camiye gidiyor, Allah’a şükrediyor.”
Tayyip Erdoğan en sıkıştığında dini referanslara başvuruyor, oradan bir meşruiyet zemini oluşturuyor. Peki CHP’nin sıkıştığında başvurduğu yer neresi?
‘MUSTAFA KEMAL GERÇEKTEN BUNUN NERESİNDE?’
Alevilik, Kürtlük, Avrupa merkezli siyaset anlayışı ya da başka kimlik alanları. En sonunda da Mustafa Kemal’e sarılıyorlar. Onu da hiçbir zaman tamamen bırakmıyorlar.
İşte bu durum toplumda şu etkiyi yaratıyor: Sen ayrılıkçı ya da bölücü olarak gördüğün etnik ve mezhepsel siyaseti eleştirdiğinde, ardından bunların üzerini örtmek için Mustafa Kemal’i referans gösterdiğinde, Türk milleti de dönüp şu soruyu soruyor: “Mustafa Kemal gerçekten bunun neresinde?”
RAHMİ KOÇ’UN ‘FIKRA’SI: ETNİK KİMLİK VE MEZHEP ÜZERİNDEN AYRIŞTIRMA
Şimdi kodlamalara ve bunların arkasından gelen aksiyonlara bakıyoruz. Burada etnik kimlik ve mezhep üzerinden yapılan bir ayrıştırma var. Bizde mesela etnik kökenler üzerinden anlatılan fıkralar vardır; Lazlarla ilgili, Karadenizlilerle ilgili ya da farklı topluluklarla ilgili hikâyeler anlatılır. Ahmet, Mehmet, İngiliz, Fransız diye başlayan örnekler verilir. Bunların içinde kimi zaman zekâyla, kimi zaman beceriyle ilgili göndermeler olur.
Kimi anlatılarda en düşük zekânın sembolü gibi sunulan karakterler vardır, kimilerinde ise yüksek zekâ ve enerjiyle alay edilmek istenir. Fakat bunların hiçbirinde bir topluluğu topyekûn aşağılayan, düşmanlaştıran, dışlayan bir dil oluşmaz. Ne Lazları, ne Karadenizlileri, ne Kürtleri, ne Çerkesleri, ne de başka bir topluluğu “tukaka” ilan eden bir üslup ortaya çıkmaz. Bunlar ortak kültürün içinde yer alan hikâyelerdir.
Mesela Nasrettin Hoca fıkralarında buna rastlamayız. “Nasrettin Hoca bir Kürt’e şunu dedi, bir Çerkes’e bunu dedi” diye anlatılan hikâyeler yoktur. Köroğlu’ndan, Karacaoğlan’dan, Aşık Veysel’den örnekler verdiğimizde de aynı durum geçerlidir. Anadolu’nun düşünce dünyası, tasavvufu ve kültürel birikimi hiçbir zaman etnik kimlik veya mezhep üzerinden düşmanlık üreten bir kodlama yaratmamıştır.
Şimdi bu insanların kim olduğuna bakalım. Türkiye’nin entelektüel hayatında, sanatında, sanayisinde, üretiminde ve paylaşımında söz sahibi olan, bu ülkenin emekçisinin alın terinden doğan büyük servetlere sahip kesimlerden bahsediyoruz. Cumhuriyet elitleri ya da TÜSİAD çevreleri denildiğinde akla gelen Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibi gruplardan söz ediyoruz.
Bunlar aynı zamanda Türk milletine Cumhuriyet’i ve Mustafa Kemal’i anlatan, çağdaşlığın, modernliğin ve Cumhuriyet modelinin temsilcileri olarak sunulan çevrelerdir. Yıllar boyunca çocukları, aileleri ve yaşam tarzları magazin programlarında örnek gösterilmiş, Cumhuriyet’in vitrini olarak takdim edilmişlerdir.
Şimdi Cumhuriyet ve devlet tasfiye edilirken bu çevrelerin nerede durduğunu konuşacağız. Daha önce de benzer değerlendirmeler yaptık ama bugün daha bütünlüklü bir çerçeve ortaya koymaya çalışacağız.
Cumhuriyet yıkıcılığını sadece tarikatlara, cemaatlere, İslamcılara, İngiltere’ye, Amerika’ya ya da dış güçlere bağladığımızda önemli bir noktayı gözden kaçırıyoruz. Sorunun merkezine inmeden, yalnızca dış etkileri konuşuyoruz. Oysa asıl mesele, ana omurganın nasıl kırıldığıdır.
Cumhuriyet ve devlet tasfiye edildi. Bugün yaşanan tablo ortada. Bu sürecin nereye kadar gideceğini, nasıl sonuçlanacağını tam olarak kestiremiyoruz. Ancak çocukların bile ticaret konusu haline geldiği, doktorların etik sınırları aştığı, yargı mensuplarının suç örgütleriyle anıldığı, mafya ve çetelerin etkisini artırdığı, uyuşturucudan fuhşa kadar birçok tehdidin toplumun içine yayıldığı bir ülke tablosuyla karşı karşıyayız.
‘TÜRK BURJUVAZİSİNİN KURDUĞU İLİŞKİ KADAR TARTIŞMALI BİR ÖRNEK ORTAYA ÇIKMAMIŞTIR’
Eğer böyle bir ülke ortaya çıktıysa, devleti koruması gereken güçlerin bu süreçte nerede durduğunu da sorgulamamız gerekir. Bana göre Cumhuriyet’in ve devlet yapısının tasfiyesinde en önemli aktörlerden biri, milletin bütün birikimlerinin; toprağının, enerjisinin, üretim gücünün ve ekonomik kaynaklarının devredildiği dar bir sermaye çevresidir. Attilâ İlhan’ın kullandığı ifadeyle “komprador” olarak tanımlanan bu yapıdan söz ediyorum.
Bunlar, literatürde “milli burjuvazi” olarak tanımlanan, büyük ölçüde TÜSİAD çevresinde kurumsallaşmış, ancak onunla sınırlı olmayan sermaye gruplarıdır. Servetlerinin büyüklüğünü tam olarak hesaplayamadığımız, fakat ekonomik güçlerini bildiğimiz dar bir zümreden bahsediyoruz.
Bu kesimlerin ortaya çıkışı, devletin ve milletin çıkarları doğrultusunda yatırım yapacakları, üretim sağlayacakları ve ülkenin hep birlikte zenginleşeceği düşüncesiyle meşrulaştırılmıştır.
Oysa tarihsel süreçte birçok ülkede burjuvazi, iktidarı elde etmek için geniş halk kitlelerinin desteğini almak zorunda kalmıştır. Krallıklara, feodal yapılara ve aristokratik düzene karşı mücadele ederken özgürlük, kardeşlik ve eşitlik gibi kavramları öne çıkarmışlardır. Ancak iktidarı ele geçirdikten sonra, bu özgürlük alanlarını daraltmaya ve geri çekmeye çalıştıkları da görülmüştür.
Fakat benim iddiam şu: Belki de hiçbir coğrafyada, kendi ülkesinin tarihsel çıkarlarıyla Türk burjuvazisinin kurduğu ilişki kadar tartışmalı bir örnek ortaya çıkmamıştır.
Fransa’da Fransız kimliğinin oluşumunda Fransız burjuvazisinin, İtalya’da İtalyan kimliğinin oluşumunda İtalyan burjuvazisinin, Almanya’da Alman kimliğinin şekillenmesinde Alman burjuvazisinin önemli rolleri olmuştur. İngiltere’de ve hatta federal yapısına rağmen ABD’de bile sermaye sınıfı, ulusal kimliğin inşasında belirli işlevler üstlenmiştir.
‘MUSTAFA KEMAL’E VE CUMHURİYETE OPERASYON’
AKP iktidara geldiği günden bugüne Koç’un, Eczacıbaşı’nın, Sabancı’nın mülkiyetleri nereden nereye gelmiş? Veri bu kadar basit. Mülkiyete bakacaksın. Bunların her birinin bilançosu katbekat artmıştır. Burjuva böyle bir şeydir. Burjuvazinin Allah’ı, Kur’an’ı, imanı, dini olmaz. Bize Mustafa Kemalciliği bunun üzerinden anlatan, kendine “seküler” diyen herkes Mustafa Kemal’e ve cumhuriyete operasyon yapmaktadır.
Cumhuriyeti Mahmut Esat Bozkurt’ta görürsün. Cumhuriyeti Mustafa Kemal Atatürk’ün bünyesinde görürsün. Cumhuriyeti o hesapsız kitapsız kadroların içinden gelen Ziya Gökalp’te görürsün, Yakup Kadri’de görürsün. Cumhuriyeti Talat Paşa’nın ruhunda görürsün. Ekmeğini, suyunu evinden aldırıp devletin bir tane mercimeğini bile boğazından geçirmeyen adamlarda görürsün.”


hayret yahu altı ustu bır fıkra. fıkraları da mı korkarak anlatacagız artık ne bıcım mıllet olduk yahu.
tamamıyla toplumu ayrıştırmak için büyütülmüş olaylardan birisi. insanlara kimlik derdi edindiren zihniyetle savaşmak gerek. herkes Atatürk’ün adını ağzına alır ama onun gibi düşünemez, okusa da anlamaz. ama asıl anlattığı bağımsızlık mücadelesidir. bizi birleştiren altı okun milliyetçiliğidir, sözde modern bilimin ancak politikanın verdiği kimlikler değildir. bu olay gerçekten inanılmaz saçma bir muhabbet ancak günümüz dünyasının tamamıyla özeti bir durum. kirli medyanın ve bizi uyutan siyasetin şakası gibi.