Serkan Arslan yazdı…
Yorgancının mezarı yorgan olur…
Günaydınlar, günaydınlar, günaydınlar… Bahçeden Pembe Köşk Tımarhanesi’ne uzanan bu koridorda en çok duyulan kelime bu olsa gerek. Günün aydınlığı üzerine yapılan iyi temenni dilekleriyle yürüyorum. Gün aydın olacaksa olsun artık. İnsan, umut dolu kelimelerin o kadar gölgesinde kaldı ki güneşin doğuşu ile batışı arasında kendi kaderine zar atar gibi yaşıyor. Süveyda’nın perdeleri kapalı. Karanlık ile olan yakın arkadaşlığı hala devam ediyor diye düşündükten sonra bahçede biraz oturup bir sigara yaktım. Gölgesi olan bir bank ararken gözlerim o esmer yüzü uzun bir aradan sonra yeniden gördü. O gün o ağacın gölgesinde yaptığımız konuşma günlerce aklımdan çıkmamıştı. Uzun bir süre gözüm onu aradı ama izin alıp gitmişti. Neden bilmiyorum ama onu görünce mutlu oldum. Uzaktan bakınca bile görülebilen gözlerindeki kızıllık ve göz altlarındaki morluklar hem onun bir hayli uykusuz olduğunu hem de derin bir keder içinde olduğunu bana hissettirdi. Yanına oturmakta tereddüt etsem de onun bu halini görmezden gelemezdim. Biraz duraksadım. Sonra cebimden sigaramı çıkarıp yaktım. Birkaç nefes aldıktan sonra cesaretim ve cüretim ile el ele vererek yanına oturdum. Yanında hiç konuşmadan öylece beklerken sigaramın sonuna geldiğimi anlayınca beklemeden bir sigara daha yaktım. Ona nerede olduğunu sorup, uzun zamandır onu görmediğimi söylediğimde içmekte olduğu sigarasının bittiğini fark etti. Cebimden sigara paketini çıkarıp uzattım. İçinden bir tane daha alıp yaktı. Sonrada arkasına yaslanıp sana bir hikâye anlatmamı ister misin dedi. Büyük bir zevkle dinleyeceğimi belirterek tabii ki dedim. Yanında duran sudan bir yudum alıp anlatmaya başladı.
Dünyanın bütün renklerini ellerinde tutan bir adam tanıdım. Öyle ki her renk onun için ayrı bir nakış başka bir iğne oyasıyla işlenirdi. Gökkuşağını babadan kalma bir dükkânın içinde dikdörtgen bir sehpanın üzerinde işler. İlk okul diplomasının verdiği matematik bilgisiyle milimetrik çizimler yapardı. Dünyanın bütün renklerini dört duvar arasına sığdırdığını düşünsene Ahmed Arif. Yıllarca insanların en soğuk odalarında üzerlerine aldıkları ve içinde sıcacık, rengârenk düşler kurduğu ipek ve satenden yorganlar yapardı. Bir gün kızının eğitimi için büyük şehre taşınması gerektiği haberini alınca hiç tereddüt etmeden yarım asırlık dükkânın kapısına kilit vurdu. Onlarca renkten oluşan o ağır yorganları itinayla topladı. Üstü kapalı bir kamyonet tuttu. Eşini ve iki çocuğunu önden bir taksiye koyup birkaç saat önceden şehre yolladı. Evladı gibi sevdiği yorganlarını yalnız başına bırakamazdı. Kendisi şoförün yanına oturmak yerine kamyonetin kasasında gitmeyi tercih etti. Olur da yolda bir aksilik olursa yorganları kirlenmesin diye onlarla birlikte yolculuk etmek istedi sanırım.
Bir ara duraksadı. Derin bir nefes aldı. Acı dolu bir gülümsemeyle yeniden bir sigara daha yaktı. Mesai çoktan başlamıştı ama bu konuşma bitmeden ikimizin de yerinden kalkma niyeti yoktu. Biraz bekledikten sonra anlatmaya devam etti.
Yaşlı bir adam ve o rengârenk yorganlar karlı tepelerin dar yollarından hafif sisli bir akşam vakti büyük şehrin yolunu tutmuştu. Keskin bir virajın kaygan dönemecinde tüm yorganlar o dev yürekli adamın, yorgun ve küçük gövdesinin üstüne devrildi. Dengesini kaybedip başını yere çarptığından mı yoksa zayıf kalbinin bu duruma dayanamayışından mı bilmiyorum ama yorganlar o kadar ağırdı ki yaşlı bedeni üzerine devrilen yorganları kaldırmaya gücü yetmedi. Çünkü adamın diktiği yorganlar içlerine saf pamuk doldurularak yapılan ağır yorganlardı. Ağır ve bir o kadar yumuşak. Şoför tüm olup bitenlerden habersiz yoluna devam etti. Kurtulmak için verdiği mücadele zayıf kalbini daha da yordu. Sonuçta başaramadı. Yorgancının mezarı yorganları oldu. İnsan tahtadan bir tabuta koyulur. Toprağa gömülür. Ama benim babam kendi yorganlarına gömüldü. Onu bulduğumuzda vakit çoktan geçmişti. Ama biliyor musun Ahmed Arif, vücudu bir ölünün soğukluğundan çok uzaktı. Sıcacıktı. Bunca sene gözü gibi baktığı o renkli yorganlar onun için son görevlerini yerine getirmiştiler… Sıcak bir ölüm hangimize nasip olacak sence? O çocuğa ne oldu diye soracak olursan eğer; annesini ve kız kardeşinin bakımını üstlenmek için okula gitmedi, bir iş buldu çalıştı. Kız kardeşini okuttu. Annesinin bir dediğini iki etmedi. Ama o çocuk büyümedi. Hayatını başkalarının geleceği için küçük bir hale getirerek yaşamaya devam etti.
Muhittin’in gözlerinde nem vardı ama bakışlarındaki masumiyet sıcacıktı. Sözlerine daha fazla devam etmek istemedi. Elindeki sigarayı bankın bir köşesinde söndürüp ayağa kalktı. İşe daha fazla geç kalmayalım dedi. Ben kaldım, Muhittin gitti. Giderken ‘Akşam buralardayım, yanına uğrarım bir çay içeriz’ dedi. Ben de memnuiyetle bunu kabul ettim. Hem bu gece nöbetçi olarak karanlığın kraliçesi Süveyda’yı bekleyecektim. Belki de Muhittin’den onun hakkında bir şeyler öğrenebilirdim. Akşamı dört gözle bekliyorum…
Babalar… hayatımızdan sessiz ve zamansız kaybolan rengarenk gökkuşakları ….