Pakize Pınar Günaydın yazdı…
Yılmaz Özdil’in bugünkü yayında anlattığı 1939 Erzincan depremindeki anıyı ağlayarak dinledim.
Çünkü bu hikayeyi ben de bir Erzincan depremi sonrası prefabrik evde kalırken dinlemiştim.
Küçüktüm.
Bu hikaye anlatıldığında istisnasız herkes ağlamıştı.
O zaman babam Erzincan Şeker Fabrikasında Makina Fabrikası müdürüydü.
Aynı ruh canlanmış, elinde ekmeği olan yarısını kırıp olmayana veriyordu.
Halk seferber olmuştu.
Halkıyla, sanayicisiyle, ordusuyla, siyasetiyle istisnasız herkes…
Tek yürek olmuştu.
Yıl 1999…
O zaman Eskişehir’de yaşıyoruz.
Deprem oldu. Yaralılarımız çevre illerdeki hastanelere getiriliyordu.
Ben o zaman TEI’de çalışıyorum.
İşten çıktıktan sonra hastaneleri gezmeye başladım.
Gördüm ki bütün kurumlar organize olmuş, gelen yaralılara, ihtiyaç olur diye don, atlet ve havlu getiriyorlar.
Ben öyle yapmadım. Her akşam hastaneleri gezip neye ihtiyacınız var diye sordum. Kimisi bavul, kimisi battaniye, kimisi kadın pedi… Sigara isteyen oldu mesela… Aldım… Gizliden soktum. Kapıyı kapattık, iki nefes çekti o ablam. Sonra öyle içten dua etti ki… Neyse…
Bir amcam vardı mesela…
Tıp fakültesinin 9. katında kalıyordu. Tek başına…
Yoktu refakatçisi.
İstisnasız her gün yanına gidip soruyordum “amcam bir arzun, ihtiyacın var mı”…
“Yok yavrum” derdi hüzünlü gözlerle.
Bir gün ısrar ettim. Evlatlarını sordum. “Bulayım, haber vereyim” dedim.
Sonra ağzından o kelimeler dökülüverdi, beynime mıh gibi çakılan…
Bu amcamın evleri, arabaları varmış. Zenginmiş aslında.
“Kızım” dedi. “O evlerim bütün ailemle birlikte arabalarımın üstüne yığıldı. Ne karım, ne evlatlarım, ne evlerim, ne arabalarım kaldı”
Dona kalmıştım. Ne bir kelime çıkabildi ağzımdan, ne kıpırdayabildim…
İşte o gün anladım para, mal, mülk… hava cıva…
Sonra…
Baktım tek başıma olmuyor, yetemiyorum
Şirketimin Finans Direktörüne gittim.
Anlattım durumu…
Birkaç yere telefon etti.
Sonra bana dönüp bankaya gitmemi, adıma tahsis edilen parayı almamı, ikişer kişilik 5 ekip kurmamı ve aynı şekilde devam etmemi söyledi. Öğle arasından bir saat önce çıkıp, bir saat geç işe başlayacaktık.
Varlığıyla onur duyduğum Memet Çengel…
O günden sonra ekip olarak gezdik. Kim neye ihtiyaç duyuyorsa onu almak için…
Yine Tıp fakültesinde bir baba kız kalıyordu. Her ikisi de göçükten çıkmış. Anne ölmüş. Babanın durumu ağır, kızımızın belden aşağısı tutmuyor. Bilmiyordu yavru.
Her odaya girdiğimde kafasını çeviriyordu, iletişim kuramıyordum. Önce onun yanına gidip başını okşuyor, teselli etmeye çalışıyor, sonra babası ile kayıp olan oğlunun durumunu aktarıyordum. Bir haftadan fazla olmuş, kızımızın sesini bile duymamıştım. Konuşmuyordu, göz göze bile gelmiyordu. Yaklaşık 13-14 yaşındaydı. Bir gün yine gittim, yine onu sevdim, öptüm. Sonra babasıyla konuştuk. Kayıp olan oğlunu Bursa Devlet Hastanesi’nde bulduğumuzun müjdesini verdim. Ağlaştık… tam kapıdan çıkarken “abla” diye bir ses duydum. “ABLA…”
Geri dönüp yanına koştum. Sanki dağları devirmiştim. Sanki dünyayı kurtaracak bir icat yapmıştım. O kadar heyecanlandım.
“Abla… depremden önce annem bana beyaz bir elbise ve beyaz ayakkabı almıştı, hiç giyemedim. Alır mısın”
O heyecanım yerini, bin parça olmuş kalbime bıraktı. Bir yandan artık iletişim kurabildiğime seviniyor, bir yandan belki de hiç giyemeyecek olmasına ağlıyordum.
“Tabii ki birtanem” dedim.
Gittik, en güzelinden elbise, ayakkabı, çanta, takı aldık. Hastane odasında, yatağının karşısına astık.
Artık yaşama tutunsun, milletine güvensin, yalnız hissetmesin diye.
O günlerden daha çok hikaye var.
Bir gün Anadolu Üniversitesi’nin içindeki mavi hastaneye gittik. İkinci katta bir oda… İçeride yaşlı bir amca kalıyor. Böbrekler gitmiş. Vücut paramparça… Kapıda çömelmiş bir teyze… Amcanın karısı… O da göçükten çıkmış ama sağlıklı… saçlarının arasında hala toprak parçaları var. İki eli ağzında, sessiz sessiz ağlıyor.
Teyzeyi bir sandalyeye oturttum. Konuştuk biraz… Altı çocuğu varmış… Altısı da göçükte ölmüş. Bir köroğlu bir ayvaz kalmışlar…
Ne yapabilirim dedim içimden… “Teyze seni götürsem, bir banyo yapsan, sonra tekrar getirsem” dedim. “Tamam” dedi.
Hemen TEİ’yi aradım. Misafirhaneden bir oda ayarladık. Teyzeyle TEI’ye giderken yoldan çamaşır, başörtüsü, temiz kıyafetler aldık. Odasına yerleştirdik.
“Sen ne zaman hazır olursan o zaman geri götüreceğim” demiştim. Tam iki saat kaldı teyzem…
Yıkanmıştı, tertemiz giyinmişti… gözlerindeki o donuk bakış gitmişti… Sarıldık, ağlaştık. Sonra götürdüm kocasının yanına…
Artık yaşama tutunsun, milletine güvensin, yalnız hissetmesin… diye…
Niye anlattım bütün bunları….
İşte bu ruh Kuvayı Milliye ruhudur.
Böyle durumlarda bu millet o türkmüş, o kürtmüş, o bilmem neymiş… Bakmaz…
Kim elinden ne geliyorsa koşar, ekmeğini bölüşür.
İşte düşmanların korktuğu ve bitirmeye çalıştığı da tam olarak bu ruhtur.
Şimdi iyi bakın…
İyi gözlemleyin…
Yine bir sene önce bir felaket yaşadık.
Aynı ruh yine canlandı.
Bir millet elele verdik.
Ama bir farkla… Bir fitne kol gezdi.
Bizim bu ruhumuzu bitirmeye çalışan, içimize fitne tohumları eken, ikilik yaratan kim…
Tespit edin…
Zira bu ruh olmazsa…
Bizi bu topraklarda yaşatmazlar.
Bu ruh olmazsa top, tüfek, İHA, siha, F35, F16 , S500 olmuş…. Fark etmez… işe yaramaz…
Bu topraklarda yaşayabilmek için önce hepimizin her daim bir yumruk olmamız şart…
Uyanın… uyanın ve kendinize gelin…
Aslınıza dönün…