Devlet pazarlık yapmaz

İsmet Hergünşen yazdı

Devlet pazarlık yapmaz

Anlaşılan o ki; iki sene kalmasına rağmen seçim iklimine sokulan Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılı kutlamalarına oldukça sancılı gireceğiz.

Siyaset kanadından, mevcut anayasanın çizdiği hukuki kurallar dışına taşırılan açıklamalar kargaşa ve karmaşaya yol açabilecek niteliktedir.

İnanç ve etnik kimlik üzerinden politika yapanların, ülkemiz üzerinde yarattığı travma ve verdiği hasarlar ortadayken, bu ısrar niye? diye sormak, her Türk yurttaşının asli sorumluluklarından olmalıdır.

Peki ya, bu tarzda politika yapanlar!..

Günümüzde ne hatırlayan, ne arayan var ne de soran. Hepsinin şu anki yerleri kimsesizler mezarlığında, sessizler alemindedir.

Bir ülkede, inançlar üzerinden politika yapmak ne kadar tehlikeli ve kabul edilemezse, etnik sömürücülük yapmak ondan ötesi vahim bir durumdur.

Son olarakta; “Atatürk’e TBMM tarafından Gazilik ve Mareşallik ünvanının verildiği” ve “Gaziler Günü” olarak kutlanan 19 Eylül’de, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerleri ile deniz hak ve menfaatlerine gölge düşürecek açıklamalar...

Ülkenin kuruluşuna dayanan bir partinin temsilcilerinin, kurucusunun “ilke ve devrimleri” ile “tam bağımsızlık” düşüncesini dışlayacak şekilde söylemlerde bulunması oldukça düşündürücüdür.

Anayasamızın “Türkiye Devleti, devleti ve ulusuyla bölünmez bir bütündür” ve bu kural “değiştirilemez ve değiştirilmesi önerilmez” amir hükümleri varken, “Kürt sorununu çözmek için meşru bir organa ihiyacımız var” gibi söylemlerde bulunmak, ortam ve durumun doğru analiz edilmediğinin bir göstergesidir.

Eskinin bazı başbakanları da vermiş olduğu demeçlerde “Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” noktasında benzer söylemlerde bulunmuşlardı.

Niye Samsun, Havza, Amasya, Erzurum, Sivas, İzmir, İstanbul, Ankara değil de, Diyarbakır.

“Oslo Görüşmeleri ve Açılım Süreci” dahil girişimlerden, bir sonuç elde edilmesi de mümkün olmamıştır.

İktidar sahiplerinin hegonomik güçlerle işbirliği yapmaları sonucunda kendi ülkelerinde yarattıkları insanlık dramları ortadayken, hangi etnik kimlik ve hangi mezhepten olursa olsun bu ülkelerden kaçanların sığındığı tek ülke, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir.

Kaldı ki; bu ve buna benzer sorunlar hangi ülkede yok ki?

İtalya, Fransa, İspanya, Almanya, Belçika, İrlanda ve daha nice ülkeler.

Çözüm söz konusu olmasa bile, gelir adaletsizliklerini ortadan kaldırarak evrensel değerler silsilesinde yarattıkları yaşanılabilir alanlarında, sorunlar ya buharlaştırılmış ya da zamanın akışına bırakılmıştır.

Hem de kendi insanlarının icraatları ve ürettikleriyle...

Bir de ne amaca hizmet ettiği belli olmayan, “Mavi Vatan diye bu 200 mile kadar uzanan alanı da kendi egemenlik alanınız olarak görürseniz, o zaman saldırgan ve yayılmacı bir algı yaratır” söylemi.

Bak hele sen!...

Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO)’nün geçmişte başkanlığını da yapmış eski bir sefirin, Yunan ve Rum tezlerini her fırsatta destekleyen Avrupa Birliği söylemlerine benzer bir söylemde bulunması, tam tabiriyle zihinleri yakacak tarzdadır.

Bin yıllar boyudur; askeri, siyasi ve ekonomik açılardan büyük önem taşımış, dünyanın paylaşamadığı ve de arzuladığı bölgeye yönelik bu ve benzeri açıklamaların, ilgili ülkeler nezdinde memnuniyet yarattığı gerçeğini de görmezden gelemeyiz.

Toplam yüzölçümü 462 bin kilometrekare olan Mavi Vatan’ın meşruiyeti uluslararası hukuka, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne, Uluslararası Adalet Divanı’nın hakça ilkeleri esas alan içtihatlarına dayanmaktadır.

Birleşmiş Milletler’e deklere edilmiş Mavi Vatan, Türkiye’nin devletler hukuku tarafından tanınan, üzerinde egemenlik yetkisini tam veya kısmi biçimde kullanabileceği deniz yetki alanlarıdır.

Türkiye’nin bu alanlara sahip çıkması ve haklarını koruması devlet olmanın gereğidir.

Yeni Anayasa çalışmalarının yapıldığı bir süreçten geçildiği bu günlerde, siyasetten gelen açıklamalara bakınca, “bu işte bir dümen mi var” ya da “dar alanda kısa paslaşmalar yapılarak” Türkiye Cumhuriyeti yeni bir döneme mi sokulmak isteniyor? sorusu da hani akla düşmüyor değil.

Son sözse; “Bulunduğu coğrafyayı değerlendiremeyenlerin akıbeti, Osmanlı Devleti’nin yok oluşu ve arta kalanların halihazır durumudur...”