‘Dindar’ olmak isteyenler için kılavuz

Şahin Filiz yazdı...

‘Dindar’ olmak isteyenler için kılavuz

Her yazımda olduğu gibi bu yazımda da başta İslam dini olmak üzere diğer dinler hakkındaki ayrıntılara girmiyorum. Bazı okuyucular, konuyu Türk halkının rahatça anlayabilmesi için böylesine kısa ve özlü biçimde anlatmamı yanlış değerlendirip “neden şu şu ayrıntılara girmiyorsun, demek ki İslam’ı asıl kaynaklarından değil, felsefe kitaplarından öğrendiğin kadarıyla yüzeysel yazıyorsun” diye eleştiriyorlar. Yazımı okuyan her görüşten okurumuz eleştirme hakkına sahiptir. Ama ben de cevabını vereyim ki eleştirilerin daha nitelikli ve düzeyli olmasına yardım edebileyim.

Konumuza gelelim.

Günlük hayatımızda “muhafazakar”, “dindar”, “dini bütün”, “hakiki mümin”, “gerçek Müslüman” gibi birbirinden farklı ama içerik olarak neredeyse aynı anlamları taşıyan kavramları duyuyoruz, biliyoruz. Ancak bunların her biri göründüğü kadar benzeşik anlamlar taşımaz. Kavramların yüklendiği anlamlar, söyleniş tarzları, yerleri, nedenleri ve hedefleri sandığımızdan çok daha başkadır. Örneğin muhafazakârlığa kısaca bakalım. Muhafazakârlık Türkçemizde “dini bütün”, “dindar” yerine kullanılsa da, çıkışı ve tanımı, yabancıdır. İngiltere Avam Kamarası’nda uzun yıllar milletvekilliği yapmış İrlandalı-İngiliz siyaset adamı, yazar, hatip, siyaset kuramcısı filozof Edmund Burke (1729-1797), muhafazakârlık düşüncesinin hem isim hem de anlam babasıdır. “Muhafazakârım” diyorsanız, bunun “katıksız bir İslam dindarlığı” olmadığını; kaynağının ve anlamının Burke’e ait olduğunu bilmek zorundasınız.[1] Ayrıntıları başka bir yazının genişliği ile ortaya konabilecek bu kavramı bırakıp İslam’da dindarlık nedir, ona bakalım.

Herhangi bir dinin emir, ilke ve yönergelerini içeren inanç esaslarını kabul edip bu inancının gereklerini yapmakla yükümlü olduğunun bilincine varmış olan herkes dindar diye nitelendirilebilir. Dindarlık her dine göre değiştiği gibi, yine aynı dinin içindeki farklı mezhep, meşrep, görüş ve yorumlara (tefsirlere) göre farklılıklar gösterir. Ama ben dindarlık kavramını öteki dinlerden olanlar açısından değil yalnız Müslüman’ım diyenler açısından çözümleyeceğim.

Dindar olmanın iki temel koşulu var.

Birincisi, tanımda belirttiğim gibi, İslam’ın inanç ilkelerine inanmak: İmanın altı şartı olarak bilinen klasik ilkeler dışında, bunlara bağlı olarak inanılması gereken ilkeler vardır, üstelik sayıca daha çoktur. Örneğin imanın klasik temel koşullarından olan “Allah’a inanmak” ilkesi, altında sayısız iman esasını barındırır: Adalete, iyiliğe, güzelliğe, yardımseverliğe, iyiliğe…inanmak. Bunların tersinin kötü olduğuna ve cezasız kalmayacağına inanmak. İnanca ait bu her iki yön, kullarca ölçülemez; bunlara kimin ne ölçüde inandığı ya da inanmadığı, salt tahminlerle tartılıp hükme bağlanamaz. Kimse kimsenin inancını, boyutlarını ve mahiyetini bilemeyeceği için, bunun hesabını, ölçümünü yapacak olan “Allah’a inanmak”ın Allah’ıdır. Bir de o inancı taşıyan kişinin kendisidir. İç hesaplaşmasını yapar ya da yapmaz, birey olarak karar verici odur. Ne toplum, ne devlet, ne de din adına ahkâm kesen herhangi bir kimse karar verme salahiyeti taşır.

Dindarlığın ikinci koşulu, din diliyle söylediğimizde, amellerdir. Bizim cahil mollalar, Arapça olan her sözcüğü ayet ya da hadis sandığı için, amel deyince namazdan, abdestten ve bilumum ibadetlerden başka akıllarına bir şey gelmez. Amel basbayağı, iş, eylem, hareket, davranış demektir. Öyle gizemli, mitik, majik bir yanı yoktur. Amel etmek, eylemektir. Eylemdir. Sözcükler bile 12 Eylül kâbusundan önce hatta günümüzde bile, “sağcı”-“solcu” diye ayrıştırıldığı için, Türkçedeki eylem, amel yerine asla kullanılmaz. Kullanılsa ne olur? “Muhafazakar Müslüman” değil, ama “solcu dindar” olunur mu? Son derece mantıksız ve köksüz bir kaygıdır. Koskoca Türk dili, sağcı-solcu jargonlarla ne hale getirildi? Bunu aşmalıyız. Böyle bir dar kafalılıkla fazla gidemeyiz.

Konumuza dönelim.

Amel diyelim ama bunun din içinde-din dışında gibi bir sınıflamaya tabi olmadığını unutmayalım. Çünkü Kur’an’da “Salih Amel” demek, yapılan her türlü iyi eylem” ve “kaçınılan her türlü kötü eylem” demektir. İlgili ayetlerin tefsirlerine (Kadı Beydavi, İbn Kesir, Celaleddin Mahalli, Muhammed Tahir, İbn Ebu Hatim, İmam Kurtubi, Fahruddin Razi, Zemahşeri, Elmalılı Hamdi Yazır ve benzerleri) kaynaklardan bakabilirsiniz.

“İyi eylem” olarak amel, iki tür ibadeti anlatır: İlki, “resmi ibadetler” diyebileceğimiz Kelime-i Şehadet getirmek, Namaz, Oruç, Hac, Zekat’tır. Bunların çerçevesi nasslarla (dinde kesin emirler) ya da içtihatlarla belirlenmiş; sınırlı, tanımlı ve periyodik ibadetlerdir. İstisnaları bireyin ekonomik, sıhhi, toplumsal ya da kültürel koşullarına göre belirlenir. Yani bu ibadetlerin çizilen çerçeveleri değil, içerikleri önemlidir.

İkincisi, daha geniş bir eylem çeşitliliğini anlatır. “Gayri resmi” denilebilecek bu ibadetler, bireysel ve toplumsal yaşam boyunca “iyi olan ama çerçevesi resmen çizilmemiş ameller”in tümüdür. “Resmi ibadetler”, ancak “gayri resmi ibadetler”le anlamlı ve geçerli olur. Başka tülü dersek, gayri resmi ibadetleri yapmadan resmi ibadetlerin hiçbir geçerliliği yoktur. Gayri resmi ibadetler sayısızdır ama bazı örnekler vermeden geçmeyelim.

Önce yapılmaması gerekenleri yazalım:

Yoksulları korumak, kollamak

Yolculara, yolda kalmışlara, zayıf ve acizlere yardımcı olmak

Eli selek olmak (cömert olmak).

Kırgınların, küskünlerin arasını bulmak

Toplumsal yardımlaşma ve dayanışma içinde bulunmak

Vatanını, namusunu, ülkesini, ulusunu sevmek ve korumak

Hayvanları, yeşili, doğayı korumak

Çalışmak; emeğiyle geçinmek

Ailesini ve yakınlarının ihtiyaçlarını helal yoldan kazanarak gidermek

Helal yemek, içmek

İyi niyetli olmak, iyilikte ve hayırda yarışmak

Zenginliği tüm topluma adilce yaymak

Sabırlı, görgülü ve erdemli olmak

Bu olumlu gayri resmi ibadet şekillerine dikkat edin; isterseniz dayanakları olan ayet ve hadisleri inceleyin. Bu yükümlülükler dindarın yalnız aynı dinden olan kişilere karşı yapması gereken şeyler değil, bütün insanlara karşı sorumlu olduğu görevlerdir. Aynı şey, olumsuz gayri resmi ibadet örnekleri için de geçerlidir.

Olumsuz gayri resmi ibadetlerden bazı örnekler:

Allah’a ortak koşmak (Tarikatçılar, cemaatçiler, dinin yakasını bırakmayan bir kısım siyasiler özellikle bu maddeye dikkat kesilin).

Dedikodu yapmamak

Haksız yere birini öldürmemek; suçlamamak, yargılamamak

Hırsızlık, yolsuzluk, haksızlık yapmamak

İkiyüzlülükten sakınmak

Adaletsiz davranmamak

Haksız kazançtan sakınmak

Vatana, millete ve toprağa ihanet etmemek

Yetimi, yoksulu, zayıfı ve çaresizi itip kakmamak

Farklı mezhep ya da dinden bile olsa, kimsenin hakkını yememek

Başkalarını değil, kendi nefsini muhasebe etmek

Gösterişten, sefahatten, lüks ve israftan kaçınmak

Fuhuş (Fahşa) dan uzak durmak: Fuhuş Türkçemizde yalnız gayri meşru cinsel ilişki biçimleri anlamında kullanılsa da, bu yanlıştır, en azından çok dar bir anlama sıkıştırılmıştır. Doğrusu fuhuş, her şeyde aşırı gitmektir. Dincilik, fuhuş çeşitlerindendir. Allah ve peygamberden daha fazla dindarlık taslamak da fuhuştur; sınırları zorlamaktır. Öyleyse fuhuş, iyi ya da kötü, her alanda sınırları zorlayıp işi çığırından çıkarmak; insanlara zulüm etmektir.

Yalan söylemek, yalanı meslek haline getirmek

İnsanları aldatmak: 9. Yüzyıl sufilerinden Haris b. Esed el-Muhasibi (ö. 857) iki türlü günahtan söz eder: İlki, her insanın düşebileceği yanlışlar ve hatalardır. İnsani zaaflardan ileri gelir. Plansız, kasıtsız ve sistemsiz günahlar bu sınıfa girer. Tevbe eder ve yinelemezse, affı mümkündür. İkincisi ise, kutsalları kullanarak bilerek, kasıtlı ve planlı işlenen günahlardır ki bunun affı yoktur. Örneğin, Allah adına yalan söylemek ve dini kullanmak.

Liyakatsizliği meşrulaştırmak, liyakatsizlere yetki vermek

Haksızlık ve adaletsizlik yapmak

Vatanı , namusu ve milletin malını düşmana karşı korumamak

Savaştan kaçmak

Kumar oynamak, fal bakmak, büyücülük yapmak

İnsanlara, topluma yararı dokunmuş kişilere sövememek, lanet okumamak (Atatürk’e ve silah arkadaşlarına lanet okuyan zevat bu noktaya özellikle dikkat etsin).

Örnekleri çoğaltabiliriz. Her birinin dini nasslarda mesnetleri vardır.

Okurlarımız, “içki içmek” ve “başörtüsü takmamak” maddelerini sorabilirler. İçki konusunda daha önce yazdım. Sarhoşluk veren içkilerde fayda ve zarar vardır; zararı faydasından çoktur gibi ayetleri biliyoruz. “Sarhoşken namaza yaklaşmayın” hükmünü de unutmuş değiliz. Ancak sarhoşken bırakın namaz kılmayı, laik hukukta bile, trafiğe çıkamaz; mesaiye gidemezsiniz. Herhangi bir işi sağlıklı ve düzgün bir şekilde yapamazsınız. Bu, “zararı faydasından çok olacak zaman ve mekânlarda içki içmeyeceksiniz” demektir. Son derece laik, çağdaş ve meşru bir hükümdür. Dini bir emir ya da yasaktan söz edemeyiz. Bu yüzden sadece “içmek” günah olmadığı gibi, hiçbir zaman büyük günahlardan da sayılmaz.

Başörtüsüne gelelim. Konuyla ilgili ayrıca kitaplar yazdım ama şunu söyleyeyim. “Tesettür” ile “başörtüsü” her zaman birbirine karıştırılarak toplumda bilgi kirliliğine neden olunmaktadır. Tesettür, erkek veya kadının, yaşadığı çağın kültürel koşulları doğrultusunda bedenini asgari düzeyde örtmesidir. Baş örtmenin tesettürle hiçbir ilgisi olmadığı konusunda ayrıntılı bilgiye kitaplarımdan ulaşılabilir. Şu kadarını söyleyeyim: Başı örtmek, tesettürle uzaktan yakından ilgili değildir. İsteyen kadın veya erkek, başını istediği biçimde örtebilir ya da açabilir. İkisi de dinen eşit bir davranıştır. Bu bir dini emir ya da zorunluluk değildir. İşte bu yüzden, “başı örtmemek” günah ya da büyük günahlar arasında geçmez. Rahat olun, bilgiye ve doğruya güvenin.

Bu yazıyı başından sonuna dek okuduğunuzda dindarlığın ne demek olduğunu çok iyi kavramış olacaksınız. Ama dindarlığın aslında göründüğü, reklam edildiği ve propagandasının yapıldığı kadar da kolay olmadığını fark edeceksiniz. Dindarlığın en büyük düşmanı, dini çıkarları için kullanmaktır. O yüzden değersiz sanılır.

Dindarlık her kişinin değil, içindeki erdem ve samimiyeti tüm gönlü ile hisseden er kişinin işi olmalıdır.

[1] Geniş bilgi ve değerlendirmeler için bkz.” Muhafazakarlığın 10 Prensibi”, Russell Kirk, Çev. Okan Aslan, Muhafazakar Düşünce Dergisi.