Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…
Modern Ceza Hukuku İlkeleri ve Hukuk Felsefesi Açısından “İrtibat” Kavramının Sınırları
“Modern ceza hukuku dogmatiği ve hukuk felsefesi ekseninde, son dönemdeki ‘irtibat’ gerekçeli adli süreçleri ve evrensel hukuk ilkelerini inceleyen akademik bir değerlendirme:”
CVP Lideri Serkan Öz’ün gözaltına alınması örneğinden yola çıkarak bu olayı hukuk felsefesi açısından eleştirel analize tabi tutmanın gerekliliğine inanıyorum.
Ceza hukuku, devletin egemenlik gücünü birey karşısında en somut şekilde gösterdiği alandır. Bu yetkinin sınırları, rasyonalist hukuk felsefesi ve aydınlanma döneminden bu yana geliştirilen temel ilkelerle çizilmiştir. Son dönemde kamuoyuna yansıyan adli süreçler ve özellikle kamusal öznelerin dijital alanlardaki anonim aktörlerle kurduğu iddia edilen “temas veya irtibat” gerekçeli koruma tedbirleri, modern ceza hukuku dogmatiği açısından birtakım felsefi riskleri barındırmaktadır. Söz konusu durum, hukukun evrensel sacayakları üzerinden şu şekilde analiz edilebilir:
KUSUR İLKESİ VE BİREYSEL SORUMLULUĞUN ONTOLOJİSİ
Hukuk felsefesinde Immanuel Kant’ın rasyonalist ahlak teorisine dayanan en köklü ilke, kişinin yalnızca kendi özgür iradesiyle gerçekleştirdiği somut eylemlerinden sorumlu tutulabileceğidir. Modern ceza hukukunun temelini oluşturan kusur ilkesi ve Anayasa’nın 38. maddesinde güvence altına alınan suç ve cezaların şahsiliği ilkesi, kolektif sorumluluk reddi üzerine kuruludur.
Dijital dünyada kimliği kamuoyunca bilinmeyen ya da anonim içerik üreten öznelerin kendi tasarrufları, bu kişilerle salt iletişimde bulunmuş olan üçüncü kişilere sirayet ettirilemez. Hukuken sınırları net çizilmemiş bir “irtibat” veya “temas” algısı üzerinden hürriyeti kısıtlayıcı tedbirlere başvurulması, ceza hukukunun “iştirak” (suç ortaklığı) için aradığı maddi ve manevi unsurları zedeleme riski taşır. Kişi, ancak kendi kastının ve eyleminin hukuki sonuçlarından mesuldür.
CEZA HUKUKU DOGMATİĞİ AÇISINDAN ‘BAĞLILIK KURALI’ VE SOMUTLUK ŞARTI
Bir kişinin, bir başkasıyla kurduğu temas veya irtibat nedeniyle cezai bir sorumluluk altına girmesi, Türk Ceza Kanunu’nun 40. maddesinde düzenlenen bağlılık kuralının katı bir şekilde uygulanmasını gerektirir. Bu kural uyarınca, iştirak iradesinden (yardım etme veya azmettirmeden) söz edebilmek için, öncelikle ortada hukuka aykırı, kasıtlı ve somut bir ana fiilin (suçun) varlığı şarttır.
RADBRUCH FORMÜLÜ: HUKUKİ GÜVENLİK VE ADALET DENGESİ
Ünlü hukuk felsefecisi Gustav Radbruch, kendi adıyla anılan “Radbruch Formülü” ile pozitif hukukun sınırlarını çizer. Radbruch’a göre hukuk; adalet, amaca uygunluk ve hukuki güvenlik unsurlarından oluşur. Statüko veya yürürlükteki mevzuat, eğer hukuki güvenliği tamamen ortadan kaldıracak ve adaleti katlanılamaz düzeyde zedeleyecek şekilde yorumlanırsa, o uygulama artık “yasal haksızlık” niteliği kazanır.
“İrtibat” gibi ceza hukuku tekniği açısından muğlak, sınırları belirsiz kavramlar üzerinden genişletici yorumlar yapmak, Radbruch’un işaret ettiği hukuki güvenlik ilkesini sakatlar. Normun bireyi devlet gücüne karşı koruyan bir kalkan olmaktan çıkıp öngörülemez bir adli risk faktörüne dönüşmesi, hukukun özüyle bağdaşmaz.
LON FULLER VE HUKUKUN İÇSEL AHLAKI
Hukuk felsefecisi Lon Fuller, “Hukukun Ahlakı” adlı eserinde, yasal bir sistemin adil ve geçerli olabilmesi için uyulması gereken içsel kuralları sıralar. Bu ilkelerin en başında belirlilik ve öngörülebilirlik gelir. Vatandaşlar, hangi fiillerin suç oluşturacağını ve hangi davranışların devletin cezalandırma mekanizmasını harekete geçireceğini önceden kesin bir şekilde bilmelidir.
Kamusal veya siyasi faaliyet yürüten öznelerin, toplumsal temas noktalarında kiminle, hangi düzeyde iletişim kurmasının bir gözaltı veya soruşturma gerekçesi olacağının öngörülememesi, toplumsal alanda bir “hukuki güvensizlik” iklimi doğurur. Normların muğlaklaşması, ceza adaletinin koruyucu işlevini zayıflatır.
HABERMASÇI ‘KAMUSAL ALAN’ VE MİLSYEN ÖZGÜRLÜK
Jürgen Habermas, modern demokrasilerin meşruiyetini kamusal alandaki “iletişimsel eylem” pratiğine bağlar. Habermas’a göre kamusal alan, farklı fikirlerin, aktörlerin ve toplumsal dinamiklerin serbestçe etkileşime girdiği rasyonel bir mecradır. Benzer şekilde John Stuart Mill de “Özgürlük Üzerine” adlı eserinde, toplumsal ilerlemenin ancak fikirlerin sınırsızca dolaşımıyla mümkün olacağını savunur.
Siyasi aktörlerin, gazetecilerin, dijital yayıncıların veya toplumun farklı kesimlerinin birbirleriyle temas kurması, kamusal alanın ve demokratik çoğulculuğun doğal bir uzantısıdır. Şiddet çağrısı veya somut bir suç organizasyonuna iştirak iradesi barındırmayan bu kamusal temasların adli soruşturmalara konu edilmesi, iletişimsel eylem alanını felç eder ve ifade özgürlüğünün sınırlarını daraltır.
‘ULTİMA RATİO’ İLKESİ VE KORUMA TEDBİRLERİNİN AMACI
Özgürlükçü hukuk felsefesinin ve ceza hukuku doktrininin en temel kabullerinden biri, ceza hukukunun toplumsal düzeni sağlamada başvurulacak en son çare (ultima ratio) olması gerektiğidir. Yakalama, gözaltı ve arama gibi temel hakları doğrudan kısıtlayan koruma tedbirleri ise bir cezalandırma aracı değil, delil g mmmmüvence altına alma mekanizmasıdır.
Somut delillerle desteklenmeyen, yalnızca soyut ilişkiler and iletişim ağları üzerinden yürütülen soruşturmalarda bu tür ağır koruma tedbirlerine başvurulması, ceza hukukunun araçsallaşması riskini ortaya çıkarır. Hukuk devleti, gücünü koruma tedbirlerinin sıklığından veya ağırlığından değil, bireyin hürriyetini koruma konusundaki hassasiyetinden alır.
Modern ve adil bir adalet mekanizması, muğlak ilişki ağları yerine somut ve iradi suç fiillerini esas almalıdır. Aksi bir yaklaşım, evrensel hukuk felsefesinin yüzyıllar boyunca inşa ettiği bireysel özgürlük, hukuki güvenlik ve adil yargılanma ilkelerinin zedelenmesine yol açacaktır.
Bu felsefi sonuç, ceza hukukunun tarihsel süreçte geçirdiği en büyük dönüşümü, yani fail ceza hukukundan fiil ceza hukukuna (yalnızca dış dünyaya yansıyan somut eylemleri cezalandıran hukuk) geçişi temel alır. Muğlak ilişki ağlarının, soyut temasların ve sınırları yargısal olarak çizilmemiş ‘irtibat’ iddialarının ceza yargılamasına referans yapılması, hukukun rasyonel zeminini ortadan kaldırır. Bu durumun süreklilik kazanması, yasa önünde eşitliği ortadan kaldırarak toplumsal iletişimi hukuki güvenlik endişesiyle felç etme riskini taşır. Normun bireyi koruyan bir kalkan olmaktan çıkıp adli risk faktörüne dönüşmesi, Radbruch’un işaret ettiği yasal haksızlık zeminine kapı aralar.
“İrtibat” ve “İltisak” Kavramlarının Tasfiyesi: Mevcut analiz ve hukuk felsefesi dogmatiği ışığında, adalet mekanizmasının evrensel standartlara kavuşturulması ve yapısal krizlerin önlenmesi için şu öneriler hukuk felsefesi açısından yerinde olacaktır:
Koruma Tedbirlerinde “Ultima Ratio” Sınırı: Siyasi parti liderleri, gazeteciler ve kamusal figürler söz konusu olduğunda; kaçma veya delil karartma şüphesini maddi delillerle haklı kılmadıkça hürriyeti bağlayıcı koruma tedbirlerine başvurulmamalı, ifadeye çağrı usulü esas kılınmalıdır.
Bağlılık Kuralının Katı Uygulanması: Bir aktörün, üçüncü şahıslarla kurduğu temas üzerinden iştirakle suçlanabilmesi için; bağlılık kuralı (TCK m.40) uyarınca asıl suçun yer, zaman ve yöntem olarak somutlaştırılması ön şart haline getirilmelidir.
Kamusal Alanın Güvenceye Alınması: Şiddet çağrısı veya organik bağ bulunmadığı sürece, siyasi aktörlerin toplumun farklı kesimleriyle ve medya mecralarıyla kurduğu temaslar anayasal güvence altında kabul edilerek adli takibata konu edilmemelidir.










