Düdüklü Tencere Macron'un elinde patlamak üzere

Temel Borga Budak yazdı

Düdüklü Tencere Macron'un elinde patlamak üzere

“Düdüklü Tencere” Fransız elitleri tarafından Paris, Marsilya ve Lyon gibi büyükşehirlerin gettolarını tanımlamak için kullanılan ifade yani bizdeki “Varoşlar” kelimesinin Fransa’daki karşılığı diyebiliriz. Tabi düdüklü tencere betimlemesi muazzam bir tespit.

Neredeyse tamamı Cezayir, Fas, Tunus, Senegal  olmak üzere Fransa’nın eski Akdeniz sömürgelerinden gelen göçmenlerin yaşadığı bu bölgeler Fransız toplumu içerisindeki en zayıf halka, ülke servetinden en az payı alan bu insanlar eğitim, sağlık gibi temel haklara da ulaşmakta en çok zorlanan kişilerden oluşuyor.

Üstelik bu coğrafyanın insanları tarihleri boyunca herhangi bir üretimin parçası olmadıkları gibi kurumsal bir devlet kurma başarısını da gösteremediler. Osmanlı yönetiminde dahi bu bölgenin ana geçim kaynağı korsanlık yani yağma ekonomisiydi. 

Tarihten sorunlarla alınan bu miras Fransa’nın sömürge topraklarını, bölgenin zenginliklerini sömürme ve bu kaynakları zenginlik aracı olarak kullanma imkanını kaybetmesinden sonra her geçen gün daha da büyük bir soruna Fransa için en büyük tehdit konumuna ulaştı.

Bir nevi alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste durumu yaşanıyor.

Bu sendromun en son örneğini PSG ve Bayern Münih arasında oynanan ve klasik olarak sonunda Almanların kazandığı Şampiyonlar Ligi Final karşılaşması sonrasında gördük.

Koronavirüs yasaklarına rağmen maçı izlemek için Paris meydanlarında toplanan on binlerce PSG taraftarı karşılaşmanın bitiminin ardından adeta başkent sokaklarında orta çaplı bir isyan çıkardı. Fransa İçişleri Bakanı Gerald Darmanin’in yaptığı açıklamaya göre; 148 kişi gözaltına alınırken, 404 kişiye ceza kesildi. Olaylar sırasında 16 polis yaralandı, 15 dükkan yağmalandı, 15 araç tamamen kullanılamaz hale geldi. Yağmalanan dükkanların tamamı ultra lüks olarak tanımladığımız markalara ait. Yani talan ciddi hasar büyük.

İşin bir de Marsilya tarafı var tabi liman şehrinde PSG’nin mağlubiyetini kutlayan Marsilya taraftarları da sokaklara indi fakat iki olay arasında büyük fark var. Nedir fark açıklayalım.

Gözlerden kaçan ve medyamızda fazla yer almayan bu olayları ilk okuduğunuzda sıradan futbol holiganizmi olarak tanımlayabilirsiniz. Fakat ergenlik döneminin tamamını 90’lar Türkiye'sinin holigan savaşları arasında geçiren biri olarak tribün kültüründe yağma ve talan gibi işlerin olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Peki bu durumu nasıl tanımlamak gerekir?

Tarih laboratuvarına kadar bana eşlik ederseniz konuyu küresel mahşerin 3 atlısı olarak tanımlanan şirketler üzerinden derinleştirmek ve bakış açımızı genişletmek istiyorum.

1588’de kurulan ve bütün okyanuslarda faaliyet gösteren Doğu Hindistan Ticaret Şirketi (East Indian Company) 19. yüzyılın sonuna kadar Britanya emperyalizminin bir aracı adeta bayrak taşıyıcısı olarak kullanıldı. Bütün sömürünün arkasında bu kurumsal yapı vardır.

EIC o kadar başarılı oldu ki denizlerdeki rekabetin alternatif hakimi Hollanda, Vereenigde Oost-Indische Compagnie kısaca VOC şirketini kurarak bu hamleye cevap verdi. 

VOC muhtemelen burjuvanın en başarılı projesidir. Öylesine muazzam bir yapıdır ki dünyanın ilk küresel şirketi olarak tanımlanır. Bugün küresel şirket imparatorluklarından bahsediyorsak bu sistemin öncülü, mimarı ve yaratıcısı Hollanda kapitalistleridir. 

Gelelim Fransızlara o döneme kadar daha çok karasal ve iç denizler sömürgecisi olarak tanımlanabilecek Fransa iki önemli rakibin bu başarıları üzerine aynı yapıyı tercih ederek CIO (Compagnie des Indes Orientales) şirketini kurmuş ve kapitalist sisteme geçmiştir.

Sömürgecilik ve Kapitalizm arasındaki temel fark şudur; sömürgecilik mantığında bir devlet tamamen kendi finansmanı, ordusu, gemileri ve kaynaklarıyla konvansiyonel savaş konsepti kapsamında bir coğrafyayı işgal eder ve o coğrafyanın halkını da kendi ulusunun bir parçası olarak görür. İşgal edilen topraklar üzerinde iktisadi ve siyasi hakları eline geçirerek tam anlamıyla egemen olmak ister. Vergi sistemi kurar, vali atar, yönetmeye çalışır.

Kapitalizm ise bunlarla ilgilenmez. Kapitalistler için insanlarda dahil olmak üzere sefer düzenlenen ve hakimiyet kurulan coğrafyadaki tüm kaynaklar ticari metadır. İnsanlar köleleştirilir, insan ticareti bu işin yasal bir parçasıdır. 

Pamuk, kahve, çay, ipek ve baharatlar başta olmak üzere coğrafyanın tüm kaynaklarına şirket adına el konur. Limanlar başta olmak üzere tüm ticaret yolları şirketin mülkü haline getirilir. Bu şirketlerin kendilerinin finanse ettiği kendi orduları vardır. Kral şirketin sahibi değil hissedarıdır. Şirket üzerindeki yaptırım hakkı şirketteki hissesi oranında değişkendir. 

Özetle Kral ticaret hukukuna bağlıdır.

Peki bunların PSG taraftarıyla ne ilgisi var diyeceksiniz. Konuyu bağlayalım…

Britanyalı ve Hollandalı rakipleriyle verimli sahalarda mücadele edemeyen Fransız Ticaret Şirketi gözüne yeni bir coğrafya, yeni bir kıta olan Kuzey Amerika’yı kestirir. İngilizler ve Hollandalılar bu yeni kıtada da çok etkindirler tabi ama o kadar büyük bir coğrafyadan bahsediyoruz ki hala yeni fırsatlara açıktır. Bugün bizlerin “New Orleans” olarak bildiğimiz bölge bu yaklaşım sonunda var olmuştur. 

Fransız Ticaret Şirketi bunu bir zafer olarak konumlandırınca mevcut ekonomik bunalımdan çıkış noktası olarak Kral ülkenin kaynaklarını hisseye dönüştürür ve halka da hisse alması için çağrı yapar. Kral’dan gelen bu talep geniş halk kitleleri arasında büyük mutluluğa sebep olacaktır. Zira mevcut ekonomik durumdan bunalan halk bu büyük “müjdeyle” elininde avucunda ne varsa satar ve New Orleans hisselerine yatırım yapar. 

Doğal olarak senetlerin büyük çoğunluğu Kral ve burjuvazinin elindedir. New Orleans hisseleri o kadar büyük talep görür ki ilk alanlar çok büyük karlarla ellerinden çıkarır ve zenginleşir. Bu durum halk arasında şehir efsanesi durumuna dönüşünce hisseler zirve üzerine zirve yapar.

Fakat gelin görün ki New Orleans, New York ve Boston gibi önemli bir limana veya bereketli topraklara sahip değil adeta bir bataklıktır. Yıllar yıllar sonra anlaşılan bu durumu burjuvazi fırsata çevirir ve elindeki hisseleri halka satmaya başlar. Balon patlayınca yanlış bilgiler ile beslenen Kral ve tüm birikimini hayali bir gerçekliğe yatırmış olan halk açıkta kalır. 

Ekonomik kriz o kadar derinleşir ki halk yiyecek ekmek bulamaz. Fransız sokakların her köşesinde isyan, ayaklanma, yağma ve talan yaşanır. Bu gerçekliğin üzerine korku, kaosa dönüşür ve Kral XVI. Louis uzun süredir kapalı olan meclisi (États Généraux) toplamak zorunda kalır. Olaylar birbirini takip eder ve 1789 Fransız Devrimiyle sonuçlanır.

Her bir olaydan birkaç yazı çıkarmayı planladığım için fazla detaya girmeden başlangıçta kalmak ve konuyu küresel şirketler, hisse balonları ve sonuçlarıyla sınırlamak istiyorum.

Fransız ihtilalinde 3 ana yapı bulunmaktadır. Öfkeliler (Enragee), radikal ilerlemeciler (Jakobenler) ve liberaller (Jirondenler) bunların günümüzdeki karşılıklarını eşleştirmek kolay düdüklü tencere toplumu tabiki öfkeliler, beyaz ve altın yakalıları temsil eden prekarya sınıfı Jirondenler ve mavi yakalılar ile başlayan fakat radikal ilerlemecilerin desteğiyle büyüyen Sarı Yelekliler ise Jakobenler. Koronavirüs olayları gölgeleyen bir gelişme bildiğiniz üzere Fransa pandemi öncesinde karışmış, sarı yeleklilerin eylemleri global gündeme oturmuştu.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron elinde çantayla Kuzey Afrika ve Orta Doğu coğrafyasında neden diyar diyar dolaştığını farklı bir bakış açısıyla aktarmak istedim.

Tüm bu veriler eşiğinde görünen acil bir ekonomik kaynak bulamadığı takdirde düdüklü tencere Macron’un elinde patlamak üzere Libya, Suriye, Lübnan, Kıbrıs hatta Doğu Akdeniz sebep değil sonuçtur. Fransa’nın agresifliğinin her geçen gün daha da artmasını beklemek zorundayız.

AKP iktidarı Ayasofya, Kariye açılışlarından beklediği sonuçları yakalayamayınca müjdelere ve Yunan gerilimiyle şimdilik durumu kurtarmaya çalışıyor. Fakat hem bizim hem Fransa’nın yapısal sorunlarını göz önüne aldığımız zaman ekonomilerin entübe olduğunu yani artık neredeyse kurtarılamayacak kadar sorunlu hale geldiğini görüyoruz. Asla arzu etmesekte krizin her geçen gün derinleşeceği net bir gerçeklik ve kriz derinleştikçe daha büyük düşmana ihtiyaç duyulacaktır.

Hem Emmanuel Macron hem de AKP iktidarı için aranan “Büyük Düşman” fazla uzakta değil bu bizi sıcak bir çatışmaya sürükler mi bilinmez ama gündemi uzun süre meşgul edecektir.

Dipnot: Yorumlarınızla katkı vermeniz yazar için büyük mutluluk kaynağıdır.