Dün aniden korona çıktı karşıma

Nejat Eslen yazdı...

Dün aniden korona çıktı karşıma

Dün sabah erkenden kapımın zili çaldı. Hayırdır dedim sabah sabah. Kapıyı açtım, bir de ne göreyim! Kovid-19 karşımda! Aynı resimlerdeki gibi. Taç gibi çıkıntıları var, bir de kısa kuyruğu.

“Ulan şerefsiz’’ dedim, “Seni kim gönderdi buraya, Azrail mi? Ben ikinci aşımı da oldum, hemen defol git.’’

“Kızma abicim” dedi korona, “Konuşmamız lazım, kızma bana.”

Şimdi siz bana, “Korona mikroskobik bir varlık sen onu nasıl görebilirsin?” diye sorabilirsiniz haklı olarak.

İşte burada bir parantez açmam lazım;

(Hatırlarsınız yazmıştım, hani ben Co Baydın’a lokum, fıstık, Tekirdağ rakısı göndermiştim, o da beni astronot yapıp uzaya göndermişti ya. Hani Uzay Kolonileri Reisi ile sohbet etmiştim ya. Uzay Kolonileri Reisi beni sevmişti ya. Emir vermiş, uzaylılar bana özel yetenekler yüklemişti.

Bu yetenekler gizli bilgiler olduğu için size anlatamamıştım. Şimdi birini söylemek zorundayım. Uzayda benim görme yeteneklerim çok gelişti, beş kilometre uzaktaki karıncayı bile görebilirim. Bu konu anlaşıldı ise parantezi kapatıyorum.)

Nerede kalmıştık. Ben koronaya “defol git” dedim. O, bana “Abicim mutlaka konuşmamız lazım” demişti. Ben, “nNe konuşacağız ulan şerefsiz virüs” deyince, “Abicim sen Veryansın’da yazmıyor musun, Veryansın uzayda bile okunmuyor mu, vicdan azabı çekiyorum, size anlatmam lazım” dedi.

“Ulan virüste vicdan mı olur” deyince, “Olur olur, ben de daha ne numaralar var, onları anlatacağım işte” diye cevap verdi.

“Gel o zaman içeriye” dedim mecburen; “Virüssün ama misafirsin kahveyi nasıl içersin?” diye sordum. “Sade” dedi, “ben de öyle” dedim ve sohbet böyle başladı koronavirüsle.

Önce ben bir soru sordum ona, “Benim kafam karışık senin hakkında, sen proteinmişsin, kuyruğunla tutunurmuşsun, cansızmışsın, ama kumaşta şu kadar gün, plastikte bu kadar gün yaşarmışsın diyor bizim doktorlar, nasıl oluyor da cansızken yaşayabiliyorsun?’’

“Abicim, cansız olsam nasıl gelirim senin kapına, ben canlı bir canavarım, ben üretilmiş bir canavarım, ben programlanmış bir yüksek teknoloji ürünü canavarım, benim görevim öldürmek, beni böyle programladılar, işte bunun için vicdan azabı çekiyorum, işte bu nedenle geldim senin kapına” dedi.

Sonra devam etti: “Abicim, ben kimleri öldürüyorum biliyor musun, garibanları, yoksulları, evsizleri, sigortasızları, bir de yaşlıları. Amerika’da beş yüz binden fazla insan öldürdüm çoğu garibanlar ve siyahiler. Bir tane milyoner öldüremedim Amerika’da.

Böyle programlamışlar beni, uzaktan kumanda ile beni mutasyondan geçiriyorlar, benim haberim bile olmuyor, daha fazla garibanı öldürüyorum, işte bunun için vicdan azabı çekiyorum, işte bunun için geldim sana.’’

"Kim programladı seni böyle" diye sordum, "Ben bunun cevabını verirsem 3. Dünya Savaşı çıkar" dedi. 

Sonra başladı korona ağlamaya.

‘’Abicim, beni anla’’ dedi. ‘’Suçlu ben değilim, suçlu beni üretenler, beni sürekli mutasyondan geçirenler, asıl canavar onlar, ben onların aracısıyım. Ben masumun.’’

Ben de üzüldüm doğrusu koronanın bu durumuna. Hak verir gibi oldum.

Sonra devam etti kendiliğinden, “Abicim, bu şerefsizler beni sadece öldürme aracı olarak kullanmıyorlar, benim üzerimden dünyanın parasını da kazanıyorlar.

İlaçtan kazanıyorlar, aşıdan kazanıyorlar, hastaneden kazanıyorlar, alet edevattan kazanıyorlar, yoğun bakıma düşenler ölseler bile varisleri servet ödüyorlar.

Abicim, işte bu nedenle de ben vicdan azabı çekiyorum, anla beni’’ dedi.

Düşündüm, ‘’Haklı galiba bu korona’’ dedim kendi kendime.

‘’Nasıl yardımcı olabiliriz bay korona sana’’ dedim.

‘’Bütün ümidim Veryansın’da’’ dedi, ‘’Bir kampanya başlatın, bütün dünyaya bunları anlatın, Nihat Genç öncülük yapsın, beni bu dertten kurtarın…’’

Ben de duygulandım doğrusu koronanın bu durumuna. Sarıldık korona ile birbirimize, başladık birlikte ağlamaya…