En büyük ortak bölen: Emperyalizmin kıskacında Suriye

Av. Mihriban Ünal yazdı...

En büyük ortak bölen: Emperyalizmin kıskacında Suriye

“Emperyalizm, ulusların en büyük ortak bölenidir.”

Matematikçiler elbette çok daha iyi bilir ve tarif eder, ancak dilimiz döndüğünce söyleyelim, bu bilim dalında iki ya da daha fazla sayma sayısının ortak bölenleri arasında en büyük olanına EBOB (En Büyük Ortak Bölen) denir. Örneğin 20 ve 30 sayısının en büyük ortak böleni 10’dur, bu sayıların her ikisini 10’a böldüğünüzde 2 ve 3 sayılarını elde edersiniz ve bu sayıları ortak olarak bölen başka bir sayı kalmaz.

Matematikte EBOB (En Büyük Ortak Bölen)’un karşılığı, uluslararası ilişkilerde BOP’tur, emperyalizmdir. Emperyalizm, ulusların en büyük ortak bölenidir.

Bu sebeple tüm dünyanın gözleri Suriye üzerindeyken, gelişmeleri daha iyi anlayabilmemiz ve en azından bundan sonra doğru adımlar atabilmemiz bakımından, emperyalizmin bütün bir Orta Doğu ile birlikte Suriye’nin en büyük ortak bölenini nasıl aldığını, bugünlere nasıl gelindiğini, ulusların en küçük birimine kadar nasıl parçalandığını hatırlamamızda fayda var.

En başta belirtmek gerekirse, Suriye bugün ilk kez bölünmüyor, daha önce de bize Sevr’i dayatan emperyalistler tarafından bölünmüştü, bugün ise en büyük ortak böleni alınarak tamamen darmadağın edilmek ve en küçük birimine kadar parçalanmak isteniyor.

Öyle ki, zamanında Büyük Selçuklu Devleti hâkimiyetinde olan, 1516’da ise Memluk ve Osmanlı Devleti arasında geçen Mercidabık Savaşı sonucunda Osmanlı hâkimiyetine giren Suriye, “1900’lü yıllara kadar Lübnan, Ürdün, Filistin ve İsrail’i de içine alan daha büyük bir bölgenin adı”ydı. Ancak 20. yüzyıldan itibaren özellikle petrol olan sahalarda hâkimiyetini pekiştirmek isteyen emperyalist İngiltere, Birinci Dünya Savaşı esnasında Suriye’yi işgal etmiş ve bir yandan kendisinin desteklenmesi halinde Suriye bölgesinin Mekke Şerifi Hüseyin’e verileceği vaadinde bulunmuş diğer yandan Sykes-Picot Gizli Anlaşması ile Suriye, Lübnan, Irak ve Filistin şeklinde coğrafyayı dörde bölüp Suriye ve Lübnan’ı Fransa’nın kontrolüne bırakmıştır.

İngiltere, Suriye coğrafyasını bu şekilde bölmekle de yetinmemiş, verilen sözler üzerine Mekke Şerifi Hüseyin’in oğlu Faysal’ın Şam’da krallığını ilan etmesi ve Fransa’nın da bu durumdan rahatsız olup Faysal’ı Suriye topraklarından kovması sonucunda çıkan krizi yönetebilmek için, Filistin’i de ikiye bölerek Ürdün diye yeni bir devlet yaratmış ve Şerif Hüseyin’in Irak Kralı olan oğlu Abdullah’ı Ürdün Kralı yapmış, boşalan Irak Krallığı’na ise Faysal’ı getirmiştir.

Bu gelişmeler yaşanırken 1920’de Kral Faysal’ı Suriye’den sürgün eden Fransa, Suriye’yi işgal etmiş, bu işgal ve manda yönetimini ise 1945 yılına kadar devam ettirmiştir.  Fransa bu dönemde Suriye halkını kabile, din, mezhep, ırk gibi bölebileceği tüm unsurlara ayırmış, bunun doğurduğu yoksulluk, işsizlik, güvensizlik sonucunda Fransa’nın zulmüne karşı halk arasında direnişler ve milli cepheler oluşmaya başlamış, İkinci Dünya Savaşı’nın da etkisiyle Suriye 1946 yılında bağımsızlığını kazanmıştır.

Fransa’dan bağımsızlığını kazandıktan sonra da Suriye’de sular durulmamış ve ülkeye müdahaleler devam etmiş, 1949 ve 1954 yılları arasında özellikle İngiltere ve Fransa’nın müdahil olduğu bir askerî darbeler dönemi yaşanmış, içerdeki işbirlikçileri ile birlikte emperyalistler hiçbir zaman kanlı ellerini Orta Doğu’dan da Suriye’den de çekmemiştir.

İsrail’in 1948 yılında kurulmasından sonra ise Suriye’de, İngiltere, Fransa ve ABD’nin politikalarına karşı harekete geçen halk nezdinde batı karşıtı söylemleri ile öne çıkan ve 1947 yılında Şam’da ilk kongresini yapan Baas Partisi (Yeniden Doğuş) ile Komünist Parti 1953 yılında birleşmiş, sonrasında ise Baas ideolojisi Suriye halkında karşılık bularak 1963 yılında iktidara gelmiş, ancak 1970 yılına kadar tam anlamıyla güç sahibi olamamış, Suriye’nin bağımsızlığını kazandığı 1946 yılından 1966 yılına kadar 13 ayrı darbe gerçekleşmiş, 1970 tarihinden itibaren ise bu ideoloji Hafız Esad ile başlayan ve oğlu Beşar Esad ile devam eden iktidarını sürdürüp bugüne dek Suriye’yi yönetmiştir.

Geçmişte yaşananlara baktığımızda en başından itibaren emperyalist devletler tarafından yazılıp oynanan ve bölünme, işgal, sömürü ile darbeler tarihinden ibaret olan bütün bir Ortadoğu ile özelinde Suriye siyasi tarihi, bugün de aynı şekilde ilerlemektedir.

Hal böyle iken, Türkiye Cumhuriyeti’nin ruhu, Kurtuluş Savaşımızın amacı, Mustafa Kemal Atatürk’ün yolu Misak-ı Milli (Milli Ant) ile ilgili Prof. Dr. Cemal Güven’in de :  “Mîsâk‐ı Millî sınırlarını gösteren haritalarda genellikle –ders kitapları dâhil‐ Suriye topraklarında kalan bölge gösterilmemektedir. Bu da Mîsâk‐ı Millî sınırlarının yanlış  öğrenilmesi sonucunu doğurmaktadır. Genellikle herkes tarafından Mîsâk‐ı Millî sınırlarına dâhil olarak güney hudûdumuz dışında kalan bölgenin sadece Musul, Kerkük, Süleymaniye ve Erbil olduğu zannedilmektedir. Oysa çok büyük bir bölge de Suriye sınırımız boyunca uzanmaktadır. Mîsâk‐ı Millî sınırlarını gösteren haritalarda orijinalliğe uyulması sağlanmalıdır… Bugünkü Türkiye haritasına ilaveten, Batı Trakya, Batum, Kıbrıs, yakın Ege Adaları, Musul, Kerkük, Süleymaniye, Erbil ve Kuzey Suriye’de kalan kısım olmalıdır.   Mütâreke hudûdu  ‐Irak ve Suriye’de kalan yerler‐ Türkiye’nin bugün hudutları içerisinde değildir, ancak ilginçtir ki devamlı ilgilenilmek zorunda kalınan bir bölgedir. Türkiye’nin bekası açısından da gereklidir. Lozan’la dışarda kalmış ama dünden bugüne bu hudûd bölgesi için devamlı vicdân‐ı millînin ayakta ve heyecanda olduğu görülmektedir…” şeklinde belirttiği gibi doğru bilgi sahibi olmak ve bugün en uzun kara sınırına sahip olduğumuz komşu ülkemiz Suriye ile ilgili atacağımız tüm adımları milli şuur ve hassasiyetle atmak zorundayız.

Bunu yaparken de Hatay, Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Kıbrıs gibi somut örnekleri dikkate aldığımızda Misak-ı Milli (Milli Ant)’nin sadece Kurtuluş Savaşı’nda değil Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da haklı yolumuzu ve işgalci emperyalistlere karşı mücadelemizi aydınlattığını, Suriye’nin toprak bütünlüğünden bir an olsun taviz vermeden terörle mücadele etmek ve sınır güvenliğimiz ile ülke bütünlüğümüzü sağlamak zorunda olduğumuzu unutmayalım.

O halde, ulusal çıkarlarımız doğrultusunda içerde ve dışarda işgalci emperyalistlerin taşeronu tüm terör örgütleriyle mücadele ederken, her şeyden önce geçmişte yaptığımız çok büyük hatalardan dersler çıkarmalı, Suriye’yi bölmek isteyen herhangi bir grup, oluşum, örgüt, devlet ve benzerleri ile hareket etmek yerine bizzat Suriye Devleti’ni muhatap almalıyız.

ADANA MUTABAKATI

Bu anlamda en önemli meşru dayanaklarımızdan biri de Suriye ile 1998 yılında imzaladığımız Adana Mutabakatı ve sonrasında bu mutabakatı geliştirmek ve etkin kılmak için 2010 yılında imzaladığımız Terör ve Terör Örgütlerine Karşı Ortak İşbirliği Anlaşması’dır. Söz konusu anlaşmalara göre, Türkiye ve Suriye, terör ve başta PKK olmak üzere tüm terör örgütleri ile istihbarat paylaşımı da dâhil olmak üzere ortaklaşa mücadele edecek,  gerektiğinde terör örgütlerine karşı ortaklaşa operasyonlar düzenleyebilecek ve her iki tarafın da temsilcilerinden oluşan heyetlerle toplantı ve görüşmeler yapabilecektir. Ayrıca Anlaşma’nın uygulanmasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni Genel Kurmay Başkanlığı Suriye Arap Cumhuriyeti’ni ise Suriye Siyasi Güvenlik Dairesi Başkanlığı temsil edecektir.

Önümüzde hâlihazırda geçerliliğini koruyan bu anlaşmalar duruyorken, söz konusu anlaşmalarla birlikte uluslararası hukuktan kaynaklanan meşru savunma da dâhil olmak üzere tüm haklarımızı kendi güç ve imkânlarımıza dayanarak ve Suriye Devleti ile de görüşerek kullanmak zorundayız. Aksi halde İsrail ve ABD’nin görünürde IŞİD ile mücadele, perde arkasında ise IŞİD’i bir kez daha kullanarak Suriye’ye öldürücü darbe vurma politikalarının istemeden de olsa tuzağına düşmüş oluruz ki, bu hayatımızın hatası olur.

Özellikle Barış Pınarı Harekâtı’nın başlamasından bu yana Batı basınında kasten ve sıklıkla dillendirilip yaratılmak istenen algı da bu yöndedir. İsrail ve ABD her zamanki gibi büyük bir sihirbazlıkla IŞİD’i tekrar kullanabilmek adına zemin oluşturmaya çalışırken, bunu sanki kendileri değil de ülkemiz yapıyormuş gibi göstermeye çalışacaklardır. Oysa tüm dünyanın bildiği üzere, hiç çekinmeden terör örgütlerine tonlarca silah desteği sağlayan, teröristleri kendi askerleriyle eğitime tabi tutan, her zorluklarında teröristlere cankurtaran gibi yetişen, sivillerin katledilmesine göz yuman bizzat bu işgalci devletlerdir.

Tüm dünyada terör estiren bu devletler, bir yandan ülkemizle ilgili IŞİD konusunda böyle bir algı yaratmaya çalışırken diğer yandan da sanki ülkemiz sivillere yönelik harekâtlar düzenliyormuş gibi haber ve bilgileri de sıklıkla yaymaktadır. Yani emperyalistler IŞİD’den, PKK/YPG/PYD’den ve hiçbir terör örgütünden vazgeçmemekte ve hepsini aynı anda kullanmak istemektedirler. Dolayısıyla mücadelemizi yürütürken son derece uyanık ve dikkatli olmak, kendi gücümüze dayanmak zorundayız, aksi halde Suriye ile ilgili politikalarımızı emperyalist herhangi bir gücün insafına terk etmiş oluruz ki, bunun da bizim açımızdan iyi sonuçlar doğurmayacağı, üstelik sadece İsrail ve ABD’ye değil, özellikle Moskova’da PKK/YPG/PYD ‘ye şube açan Rusya’ya da tek başına güvenemeyeceğimiz ortadadır. Hal böyle iken, bugün ülkemiz için en büyük güç ve fırsat, Suriye Devleti ile görüşüp ülkemizi Suriye ile karşı karşıya getirmeye çalışan tüm oyunları bozmak ve terörle mücadele konusunda imzaladığımız anlaşmalar doğrultusunda Suriye ile işbirlikleri yaparak terör örgütlerini ortadan kaldırmaktır.

Ülkemizin geleceği adına bu çekincelerimizi dile getirip bildiklerimizi paylaşırken elbette en büyük isteğimiz, daha öncekiler gibi bugün de ülkemizin ve bölgemizin en büyük ortak böleni olma rolüne soyunan işgalci emperyalistlere ve onların taşeronu terör örgütlerine karşı her zaman varını yoğunu ortaya koyarak mücadele eden ve şimdi de Barış Pınarı Harekâtı’na katılan askerlerimizin ayaklarına taş değmesin, ordumuz muzaffer olsun, Allah hepsini korusun!

Bizler bir şeyi çok iyi biliyoruz çünkü, başka ordular (!) “dolar” uğruna, Türk Ordusu ise “vatan” uğruna mücadele eder. Bu sebeple tarih boyu hiçbir emperyalist bize diz çöktüremedi ve çöktüremez de! Bizi kimse esir edemedi ve edemez de! Türk Milleti de Türk Ordusu da içerde ve dışarıdaki tüm düşmanların havsalasına sığmayacak kadar büyüktür ve bu topraklar işgalcilere karşı her zaman sürprizlerle doludur! Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da her birimiz, genlerimize işleyen ordu-millet anlayışının gereği her an ve her türlü göreve hazırız! Unutmayın, bu Büyük Millet’in Fatma Seher Hanım’ları (Kara Fatma) bitmez, tükenmez, yorulmaz, yılmaz ve asla teslim olmaz!

Not : Bu yazı 12 Ekim 2019’da Türkiye ile ABD arasında Barış Pınarı Harekatı konusunda bir anlaşma yapılmadan önce kaleme alınmıştır.

YARARLANILAN BAZI KAYNAKLAR

*Osmanlı Belgelerinde Suriye, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, https://www.devletarsivleri.gov.tr/varliklar/dosyalar/eskisiteden/yayinlar/osmanli-arsivi yayinlar/129_osmanli_belgelerinde_suriye.pdf .

*Misak-ı Milli :Türkiye’nin İstiklal ve İstikbal Esasları, Cemal Güven, http://www.tarihinpesinde.com/dergimiz/sayi20/M20_05.pdf .

*Misak-ı Milli’ye Göre Lozan, Rahmi Doğanay, http://web.firat.edu.tr/sosyalbil/dergi/arsiv/cilt11/sayi2/281-294.pdf .

*Suriye’de Baas Rejiminin Kuruluşu ve Türkiye, Erdal İnce, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/330065.