Mahmut Esat Bozkurt yazdı…
Önceki bir yazımda dünyanın “post-truth” (hakikat-ötesi) denen bulanık bir çağdan, “post-post-truth” diyebileceğimiz daha üst bir evreye doğru sürüklendiğini yazmıştım. Hem iç hem de dış gündemde öylesine absürt gelişmeler öylesine hızlı ve üst üste yaşanıyor ki artık neyin gerçek, neyin dikkat dağıtma olduğunu ayırt edemiyoruz.
Şu son dönemde değişmeyen tek şey, maruz kaldığımız absürtlük seviyesinin istikrarlı biçimde artması olabilir. Zira akıl almaz olan, özellikle geçiş ve kriz dönemlerinde zihinleri meşgul etmenin en pratik yoludur. “Bu kadar da olmaz” dediğimiz başlıklar çoğu zaman esas düzleminden koparılır; yoğun insani duygulara, histerik reflekslere bağlanır. Bir süre sonra meseleleri ve sonuçlarını tartışmak yerine anlık tepkiler üretmeye başlarız. Anormal görülen giderek normalleşir; akıl almaz olan ise rutinleşir ve geçiştirilir.
İşte dünya elitlerinin karanlık yüzü; bu akıl almaz iddialar ve mide bulandırıcı ayrıntılar, Epstein dosyalarıyla ortalığa bir irin gibi saçıldı. Milyonlarca sayfa belge, ifşaatlar ve yeni soruşturmalar adeta gözümüzün içine sokuldu. Illuminati’den Rockefeller’a, Üçlü Komisyon’dan istihbarat servislerinin karanlık dehlizlerine kadar; ben de dâhil olmak üzere pek çoğumuzun yıllarca “komplo teorisi, o kadar da değildir” diyerek ciddiye almadığı başlıklar dahi belgelerle açığa çıkarıldı.
Her adımı hesaplanmış bu küresel düzende, böylesine büyük bir irinin bu kadar “açık ve seçik” biçimde, üstelik gözümüze sokulurcasına ortaya dökülmesinin elbette bir sebebi olmalı. Küresel sistemin “kaza” yapacağına, birilerinin kontrolü kaybedip bu devasa lağımı “yanlışlıkla” patlattığına inanacak kadar saf değiliz.
Denilebilir ki hâkim güçler ve uluslararası sermaye, kendi içindeki yöntem ve aktörleri revize ediyordur; belki eski kadroların tasfiyesiyle, hâlihazırda kirlenen yüklerden kurtulup “yeni yüzlerle” kendini güncellemek istiyordur. Fakat bu çıkarımların hiçbiri şu aşamada hüküm üretecek düzeyde değil.
Elbette sağlıklı bir hüküm için çok daha fazla veriye ihtiyaç var. Ama her sarsıcı gelişmede olduğu gibi burada da histeriyi ve aşırıya kaçan anlık reaksiyonları bırakıp soğukkanlı yaklaşmakta fayda var. İlerleyen süreçte konuyu değerlendirirken şu soruları da sormak gerekecek:
- Bu dosyalar hangi anda, hangi amaçla ve hangi siyasi-psikolojik sonuçları üretecek şekilde dolaşıma sokuldu?
- Bu sonuçlar kime, ne ölçüde fayda ve zarar sağladı?
- En önemlisi: Biz bu iğrençliğe dehşet içinde bakarken, gözümüzden kaçırmamız istenen başka neler var?
Şu aşamaya bakarak, özellikle ülkemizi ilgilendiren birkaç detay üzerinden resmin geneline dair bir değerlendirme yapmaya çalışalım.
Bilindiği gibi Jeffrey Epstein dosyalarında, Rixos Otelleri’nin sahibi Fettah Tamince’nin adının geçtiği e-postalar ortaya çıktı. 2017 tarihli bir yazışma trafiğinde, Dubaili iş insanı Sultan Ahmed bin Sulayem’in Tamince’den, Epstein’in özel spasında çalışan iki kadının Türkiye’de eğitim almasını talep ettiği görülüyor.
Öncesinde “FETÖ Borsası” üzerinden örgütten aklandığı iddialarıyla da gündeme gelen Tamince, bu kez Epstein dosyalarının içinden çıkıyor. Geçmişte FETÖ iltisakı olduğunu kendisi de itiraf eden; fakat darbeden önce bu yapıdan uzaklaştığını söyleyen Tamince, yine hakkındaki iddiaları şiddetle reddediyor.
Tabii ülkede “adalet” sözü bile iktidar hattının dışında kalan sadakatsizler için bir anlam ifade etmiyorken… “FETÖ Borsası” gibi bir meselenin bile üzerine gidilememişken… Yüzü kızarması gerekenlerin pişkince omuz silkmesi de şaşırtmıyor.
Neyse… Tamince’nin verdiği cevapta bazı kısımlar özellikle dikkatimi çekti:
“Sultan Ahmed bin Sulayem bizim arkadaşımız, dünya çapında bir şahsiyet… Biz talep Sulayem’den geldi diye dikkate alıyoruz açıkçası. Gerisine bakmıyoruz… Sorgulama yapmaz, çünkü Sulayem bizim çok itibar ettiğimiz bir şahsiyet.”
Peki, Tamince’nin arkadaşı ve “sorgulamaya gerek duymayacak kadar” itibar ettiği bu Sulayem kim? Epstein dosyalarında geçen “sıradan bir isim” değil elbette…
Körfez–İsrail–ABD hattındaki kirli diplomasinin ve kurulan ağın merkezindeki isimlerden biri. (tıpkı çok yakından tanıdığımız, Tom Barrack gibi…)
Sulayem, Birleşik Arap Emirlikleri’nin önde gelen kraliyet ailelerinden birine mensup. Dubai merkezli dev lojistik şirketi DP World’ün en tepesindeki isim. Şirket, dışarıdan “ticari bir yapı” gibi dursa da BAE’nin devlet desteğiyle, özellikle Orta Doğu ve Afrika’da büyüyen ve dış politikasının bir “jeopolitik aygıtı” olarak anılan bir yapıda. Sulayem ayrıca Epstein’in Karayipler’deki Little St. James adasının “özel” konuklarından.
İfşaatlara göre:
2007’nin Kasım ayında Epstein, Sulayem’e ortak tanıdıkları bir kadın hakkında “komik bir hikâye” duyduğunu yazıyor. Sulayem durumu şöyle özetliyor: “Evet, birkaç denemeden sonra New York’ta buluşabildik. Ama bir yanlış anlaşılma olmuş; kadın iş istiyordu, ben ise sadece kadın istiyordum!” Epstein’in cevabı ise: “Allah’a şükür, hâlâ sizin gibi insanlar var.”
2011 yılında Sulayem, Epstein’e bir e-posta atıyor. Konu başlığı: “GPS GTX Akıllı Ayakkabı.” İçerik ise “çocukları da izlemek için” pazarlanan takip cihazlı ayakkabılar. Epstein’in yanıtı memnuniyet dolu: “Teşekkürler, harika fikir. Arkadaşını gerçekten çok sevdim.”
Tabii aralarındaki diyalog, sapkınlık düzlemine sıkışmış değil. Belli ki sapkınlık meselesi, Epstein için daha büyük bir misyonun aracı oluyor; tıpkı Adnan Oktar ve FETÖ’nün yöntemlerinde de gördüğümüz gibi.
2013 yılına gidelim…
Epstein, meşhur İbrahim Anlaşmaları’ndan (İsrail-Arap ilişkilerinin güçlendirildiği) yıllar öncesinde sahnede. Çok yakın olduğu ve birlikte çalıştığını anladığımız eski İsrail Başbakanı Ehud Barak ile Sulayem arasındaki görüşmelere aracılık ediyor. Drop Site News’un aktardığına göre Barak ve Sulayem, Epstein’in ayarladığı toplantılarda defalarca bir araya geliyor.
Yani 2020’deki “tarihi atılım” denilen anlaşmalardan çok önce, BAE–İsrail arasındaki derin istihbarat ve iş ilişkilerinin merkezinde yine bu isimler var. Bu ağ, o tarihten çok önce, Epstein’in gölgesinde ve yine bu isimler üzerinden ilmek ilmek dokunmuş. İfşaatlar, BAE–İsrail arasında onlarca yıla yayılan bir istihbarat ve ticaret ağının zaten örülü olduğuna dair tezleri de güçlendiriyor.
Tamince elbette bir iş insanı olarak herkesin arka planını bilmek zorunda değil; herkesin bağlantı haritasını tutacak hâli de yok. Ama bir “maşallah” demek de lazım… Maşallah. Ne güzel dostlarınız var yahu. Ne sağlam, ne “itibar” sahibi insanlarla bağlantılar kuruyorsunuz.
İtibardan bahsederken, “itibarın” nasıl bir silaha dönüştüğünü yine ifşaatlardan bu sefer ters bir örnekle görelim:
Epstein ve şahsi avukatı Alan Dershowitz, “İsrail Lobisi”ni eleştiren bir makale yazan John Mearsheimer ve Stephen Walt’a karşı “Yahudi karşıtlığı” suçlamasını yaymak için birlikte hareket ediyorlar. İkilinin eleştirileri 2007’de “İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası” adıyla meşhur bir kitaba dönüşüyor; kısa sürede de büyük bir linç kampanyasının hedefi hâline geliyorlar.
(Dershowitz; 1964–2013 yılları arasında Harvard’da hukuk profesörlüğü yapmış, bugün 87 yaşında; Fox gibi kanallara düzenli çıkan, İsrail’in yasa dışı yerleşimlerini savunan ve Batı Şeria/Gazze’deki İsrail suçlarını ABD izleyicisi nezdinde aklamaya çalışan bir figür.)
Epstein, Dershowitz’in Mearsheimer ve Walt’a yönelik saldırısını “muhteşem” diye övüyor; e-postasını “tebrikler” diye bitiriyor. Dershowitz’in “En Yeni ve En Eski Yahudi Komplosunu Çürütmek” başlıklı yazısını çevresine bizzat dağıtacağını söylüyor; “dağıtıyor musun?” sorusuna da “başladım” diye yanıt veriyor.
Yetmiyor, İsrailli grupların baskısı sonrası Chicago Küresel İlişkiler Konseyi, 2007’de yazarların planlanan konuşmasını iptal ediyor. Brookings Enstitüsü başkanı ve Clinton döneminin eski üst düzey yetkilisi Strobe Talbott ise çalışmayı “grotesk” diye niteliyor.
Sonuç malum, Mearsheimer ve Walt o dönemde akademik çevrelerde dışlanıyor ve konuşmaları iptal ediliyor.
(Mearsheimer’ın tanınırlığı son yıllarda YouTube ve sosyal medya üzerinden arttı; özellikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edeceğini doğru öngörmesiyle daha geniş kitlelere ulaştı. Ancak 2022 işgalinin sorumluluğunu NATO ve ABD’ye de paylaştıran çizgisi nedeniyle Washington’daki politika çevrelerinde bu kez başka bir cepheden tepki ve linçle karşılaştı.)
Özetle, İsrail’in lobiler aracılığıyla ABD’deki etkisini eleştiren bilim insanları, Epstein gibiler eliyle linç edilip itibarsızlaştırılmaya çalışılırken; aynı Epstein’ın sapkınlık adasında gezen Sulayem gibi isimler “sorgulanamayacak kadar itibarlı” görülebiliyor. Demek ki bu düzende itibar, hangi kirli ağın hangi halkasına sadakat gösterdiğinle ölçülüyor…
Kimini koruyan bir kalkan, kimine saplanan bir bıçak…
Özellikle Atatürk ilke ve devrimlerini savunanlar için, ne kadar tanıdık değil mi? Doğruyu savunanın, aykırı soru soranın, ezberi bozanın “linç” ve “itibarsızlaştırma” saldırılarına maruz kalması…
Şimdi dönüp en başa bakalım. Esas vurgulamak istediğim, Tamince’nin kendisini savunmaya çalışırken aslında çok fazla şey anlatmış olması: “Sorgulama yapmayız, çünkü Sulayem bizim çok itibar ettiğimiz bir şahsiyet.”
“İtibar”… Ne kadar önemli, değil mi?
Çevremize bir bakalım: Ekranlar, siyaset, akademi, iş dünyası…
Hangi alana baksak, beş para etmeyecek ama ısrarla parlatılan bu “itibar sahibi” insanlarla dolu. Ve çoğu zaman o itibarın kaynağı; başarı, erdem, liyakat değil… Bağlantı, sadakat ve biat sonucu gelen dokunulmazlık.
Benim açımdan, Epstein dosyalarının şu aşamadaki en önemli sonucu da işte budur. Artık hiçbir alanda, hiçbir ülkede, “itibarı sorgulanamayacak” derecede kimsenin kalmaması gerektiğidir.
Elbette paranoyak bir histeriyle değil. Ancak şunu da her zamanki gibi hatırlayarak: İlkeler, değerler ve doğrular; kişilere, liderlere, taraflara endeksli bir çıkar veya tarafgirlik hesabının gerisine asla düşmemelidir.
O yüzden ısrarla diyoruz ki bu kısır döngülerden çıkış; yeni bir “kahraman” veya “kurtarıcı” aramakta değil, sahte kahramanlara ihtiyaç duymayan; kolektif aklın ve fikri mücadelenin esas alındığı bir siyasal zeminin kurulmasında yatıyor.
Ancak bu anlayış ve iradeyle, duraksatılan Türk Devrimi yeniden canlandırılacak; tam bağımsız Türkiye idealine giden yol yeniden inşa edilecektir. Aksi hâlde siyasi mücadele şahıslara ve sahte kahramanlara bu denli indirgendikçe; yaşanılan hayal kırıklığı döngüleri, mülkiyet ve çıkarlara dayalı siyaset anlayışı, seçmenleri aldatan siyasiler ve kirli pazarlıklar, Türk milletinin geleceğini karartmaya devam edecektir.
Epstein = Fetö =……………………………..