Ey Sanat! Her şeyi hayata dönüştüren…

Hümay Göbel yazdı

Ey Sanat! Her şeyi hayata dönüştüren…

Opera-Buffa (Operakomik), güldürücü özelliği ağır basan bir opera türüdür ancak zamanla güldürücü özelliği olmayan ama operadan ziyade tiyatro yönü ağır basan eserler için de kullanılmaya başlanan bir terim olmuştur. Bu duruma tepki olarak tiyatro özelliği ağır basan opera eserleri için Operet kavramı sanat terminolojisine girmiştir.

Operetler, erken dönemde toplumsal ve politik olayları, yergi amacı güderek, esprili ve müzikal bir dil kullanarak ortaya koyarken ilerleyen dönemlerde yergi misyonunun aşınmasıyla birlikte müzikal komediye dönüşmüştür.

Ağırlıklı olarak Fransızca ve Almanca örnekleri bulunmaktadır. En tanınmış operet bestecisi, Avusturyalı, Oğul Johann Strauss’un (Johann Strauss II) “Yarasa” Opereti Türkiye’de de defalarca sahnelenmiş dünyaca ünlü operetlerden biridir.

İngiltere’de ise zaman içerisinde operetler yerini müzikallere bırakmıştır.

Türkiye’nin bilinen ilk operet bestecisi; Ermeni asıllı, Osmanlı Besteci ve Orkestra Şefi Dikran Çuhacıyan’dır. Çuhacıyan’ın en bilindik eseri olma özelliğini taşıyan Leblebici Horhor Ağa ise Türk Operetler tarihinin miladı sayılmaktadır. Günümüzde en bilinen Türk Operet’i ise 1933’te Cemal Reşit Rey tarafından bestelenmiş Lüküs Hayat’tır.

Operet Kralı olarak bilinen Muhlis Sabahattin Ezgi’ye ait olan ve Türk operet tarihine damga vuran Ayşe Opereti 2019 yılının Şubat ayında, 1929’daki Dünya Prömiyerinden 90 yıl sonra, Ankara Opera Sahnesi’nde yeniden perde dedi.

Muhlis Sabahattin Ezgi, II. Meşrutiyet Dönemi’nin gazetecilerindendi. Aynı zamanda Osmanlı Demokrat Fırkası Genel Sekreterliği’ni yapmaktaydı. Politik bir kimliğe sahip Ezgi’nin yazdığı hükümet karşıtı yazılar nedeniyle hakkında soruşturma başlatılınca Ezgi, Avrupa’ya kaçar. Avrupa hem Muhlis Sabahattin Ezgi hem de Türk Operet hayatı için bir dönüm noktası olur.

SÜREYYA OPERETİ

Ezgi burada, o güne kadar yakinen ilgili olduğu müzik alanında daha profesyonel çalışmalar yapmaya başlar. Avrupa’ya kaçmak zorunda kalmış diğer müzisyenlerle yollarının kesişmesiyle[2] birlikte çalışmaları hız kazanır. Mütareke dönemiyle birlikte yurda dönen Muhlis Sabahattin Ezgi, “Muhlis’in Çocukları” isimli bir operet grubu kurar, bu grup ilerleyen dönemlerde Süreyya Opereti ismini alacaktır.

Süreyya Opereti, Kadıköy Süreyya Paşa Tiyatrosu’nda temsillerini sürdürürken Muhlis Sabahattin Ezgi operetlerinin kadrolarında Lütfullah Sururi, Celal Sururi, Avni Dilligil, Toto Karaca gibi nice duayen isim yer almıştır. Tüm bu değerli isimler bu ülke topraklarında yaşamamış, bir kuşağı harika eserlerle ve sanatla buluşturamamış olsalardı bugün çok çorak bir sanat hayatı miras kalmış olurdu bizlere. Her biri birbirinden kıymetli bu sanatkârlar ve daha nicelerinin bugünlerde emeği çok ama çok büyük. Türk Sanat hayatına çok değerli katkılar sunmuş bu ustaların ve kıymetli Muhlis Sabahattin Ezgi’nin ruhları şad olsun…

AYŞE OPERETİ

Muhlis Sabahattin Ezgi, Ayşe Opereti’ni 1920’li yıllarda kaleme alır. 1929’da Dünya Prömiyeri’ni yapması arzulanan Ayşe Opereti için Ezgi henüz başrolleri bulamamışken bir akşam vakti kapı çalınır: Suzan Lütfullah ve Lütfullah Sururi’dir gelenler…

Suzan Lütfullah… Türkiye’nin ilk Primadonnası…İlk operet tenorlarından ve operetlerin yerlileşmesinde en çok emeği geçenlerden Lütfullah Sururi… Suzan Lütfullah ve Lütfullah Sururi birbirlerine aşık olurlar lakin aileleri bu aşka karşı çıkar. Aşklarına sahip çıkmayı kafayı koyan iki genç ailelerini terk eder ve dostları Muhlis Sabahattin Ezgi’nin kapısını çalarlar. Muhlis Sabahattin Ezgi ise, Ayşe Opereti için başrol arayışında olduğu o dönemde kapısını çalan bu iki genç aşıktan daha uygun bir başrol bulamayacağını hemen anlar. Çalışmalar hızla başlar. Suzan Lütfullah Ayşe karakterine, Lütfullah Sururi ise Ahmet karakterine can verir ve 1929’da Samsun Kazımpaşa Tiyatrosu’nda Ayşe Opereti ilk kez perde der.

Ayşe Opereti, halk tarafından çok ilgi görür ve hızla benimsenir. Yine bu dönemlerde Muhlis Sabahattin Ezgi, Muhsin Ertuğrul filmlerinin müziklerini de yapmaya başlar ve dönemin sanat hayatının en parlak isimlerinden biri haline gelir. Eserlerinde gerçekle bağlantısını hiç koparmadan, yalın bir üslupla köyü ve köy yaşamını, halk ezgileriyle süsleyerek yorumladığı için, Batı icadı opereti halka benimsetmekte hiç zorlanmaz.

1939 yılında Muhlis Sabahattin Ezgi, çok sevdiği kızı Melek’i, dönemin kâbusu verem hastalığı yüzünden yitirir. Bu kaybı bir türlü kabullenemeyen Ezgi, 1947’de aynı hastalık nedeniyle hayata gözlerini yumar. Ölümüyle birlikte repertuarı da kaybolur. Bu konu ile ilgili çeşitli rivayetler bulunmaktaysa da en net bilgi Muhlis Sabahattin Ezgi’den günümüze yalnızca Ayşe Opereti’nin kaldığıdır.

Ayşe Opereti1966 yılında Lütfullah Sururi tarafından İstanbul Radyosu için radyofonize edilir ve Lütfullah Sururi bu metni, bir gün Ayşe rolünde sahneye çıkması umuduyla kızı Gülriz Sururi’ye emanet eder. İstanbul Radyosu’ndaki operet kayıtlarında Ahmet rolüne Türkiye’nin Sanat Güneşi rahmetli Zeki Müren hayat vermiştir.

31 Aralık 2018’de yitirdiğimiz çok kıymetli Gülriz Sururi’nin anne babası, Ayşe Opereti’nin Dünya Prömiyeri’nin başrol oyuncularıdır. Gülriz Sururi, Ayşe Opereti ile anne karnındayken tanışır. Suzan Lütfullah, Gülriz Sururi’ye hamile olduğu dönemde defalarca sahneye çıkarak can verir Ayşe karakterine. Annesini henüz 2 yaşındayken yitiren Gülriz Sururi, babasının kendisine emanet ettiği metni 2000li yılların başında modernize eder. Kendisi, bu metnin sahnelendiğini görmeyi çok hayal ettiğinden kıymetli anısına saygı adına, Ankara Devlet Opera ve Balesi Ayşe Opereti’nin 90 yıl sonraki yeni temsillerini Gülriz Sururi’ye ithafen sahneye koymaktadır.

Ayşe Opereti, konusu itibariyle hepimizin şöyle ya da böyle seyretmiş olduğu Yeşilçam filmlerinden pek de farklı sayılmıyor. Ayşe ve Ahmet’in araya giren kimi entrikalar nedeniyle ayrı kalmaları ancak hemen her Yeşilçam filminde olduğu gibi sonunda bir yolunu bulup biraraya gelmeleri Ayşe Opereti’nin ana temasını oluşturuyor.

Ayşe Opereti’nin orijinal kurgusunda 1930lu yıllar betimlenmekteyse de yeni temsilde, yönetmen Yunus Emre Bozdoğan1935-1940lı yılları kurgulamayı tercih etmiş. Devlet Tiyatrolarında birçok oyunun reji koltuğunda oturmuş olan Yunus Emre Bozdoğan için bu temsil, ilk operet deneyimi olması nedeniyle farklı bir yer tutuyor.

Kostüm tasarımı Aydan Çınar tarafından yapılmış. Çınar, dönemi kusursuz biçimde yansıtacak kostüm seçimleriyle oldukça profesyonel bir çalışma koymuş ortaya. Dekor tasarımı Adnan Özgür’e ait. Eserin ilk perdesi Ege’de bir balıkçı köyünde geçerken ikinci perdede İstanbul Erenköy’de bir köşke misafir oluyor seyirci.

Ankara Devlet Opera ve Balesi, Ayşe Opereti’ni sahnelerken çok disiplinli bir çalışma ortaya koymuş. Opera ve tiyatronun yanı sıra Ankara DOB Modern Dans Topluluğuda, koreograf Deniz Alp’in muazzam kurgusuyla Operet’e farklı bir renk katıyor. Ege halk danslarından Çarliston’a, Twist’ehatta Vals’e uzanan geniş bir dans şöleni sunuyor Ankara DOB MDT.

Ayşe Opereti temsili için oluşturulan sanatçı kadrosu çok ama çok başarılı. İki farklı temsilini seyretme imkânı bulmuş biri olarak belirtmeliyim ki iki kadro da birbirinden iyiydi. Yine de bazı rollerde ufak nüanslarla bazı isimler daha ön plana çıkıyor. Esin Talınlı ve Şenol Talınlı Ayşe ve Ahmet karakterlerini sahnelemiyor adeta yaşıyorlar. Veli Dayı rolünde Mehmet Yılmaz parlarken, Mithat Karakelle’nin, belki de o temsil gününe özel bir nedenden dolayı, gerekli sinerjiyi oluşturamadığı kanaatindeyim. Naci rolü için gerek Okan Başel gerekse Emrah Sözer harika bir performans sergiledi ancak ben Okan Başel’in çok az bir farkla da olsa seyirciyle daha samimi bir iletişim kurduğuna inanıyorum. Her iki temsilde de Neşe karakterinde Ezgi Karakaya’yı seyrettim, iyi ki de öyle oldu! Zira kendisi muazzam bir yetenek. Genç yaşta olmasına rağmen tertemiz bir teatral üsluba sahip. Hale karakteri ile çok değerli Selva Erdeneryalnızca bir soprano olarak değil aynı zamanda bir tiyatro oyuncusu olarak kusursuz bir performans sergiledi. Mimik ve jest kullanımı, tonlamaları ve beden diliyle gerçekten dört dörtlük bir sahne insanı olduğunu gösteriyor seyirciye. Suat karakterine hayat veren Arda Aktar’ı zikretmemek kendisine çok büyük haksızlık olur. Yetenekli bariton, tıpkı Selva Erdener gibi beden dili ve mimik kullanımı konusunda üst düzey bir performans sergiliyor. GiampaoloVessella yönetimindeki Ankara DOB korosu ve Murat Cem Orhan yönetimindeki Ankara DOB Orkestrası Ayşe Opereti’nin takdiri hak eden kahramanlarından.

Ayşe Opereti ile Ankara DOB, merhume Gülriz Sururi’ye vefa borcunu ifa ederken Ankara seyircisinin dağarcığına da harikulade bir temsil kazandırmış oldu. TV dizilerine bağımlı bir kuşağı bu karanlığın içinden çekip çıkaracak yol aslında açıkça önümüzde duruyor: Daha fazla tiyatro, daha fazla operet, daha fazla opera, daha fazla bale… Cumhuriyet’in erken dönemine ait bu eserin 90 yıl sonra Ankara sahnelerinde yer alması çok kıymetli bir kazanım. Ancak ne yazık ki yeterli değil. Daha fazlasına ihtiyaç olduğu bir gerçek. Tiyatro, opera, bale, operet, klasik müzik konserleri… tüm bu etkinlikler bireyleri sosyalleştirmenin yanı sıra onlara bazı kuralları da öğretir. Akıllı telefonlara bağımlı hale geldiğimiz bir düzende bu temsiller bizlere telefondan uzak kalmamızın, telefonsuz da keyifli vakit geçirebileceğimizin mümkün olduğunu gösterir… Sanat, insanları kibarlaştırır, barış içinde yaşayabilmek adına insanlara daha yapıcı yollar sunar. Siyasi parti liderleri popülist yaklaşımlarla her platformda birbirleri ile çatışacaklarına bu tür kazanımların geliştirilmesine yönelik söylemlerde bulunsalar, bu konuların üzerine biraz yoğunlaşsalar belki de teknoloji bağımlısı bir nesil yerine apaydınlık bir gençliğin tohumlarını atmış olacaklar…

Sanat dolu günler…

[1]Murathan Mungan, Yaz Geçer, 27 (İstanbul: Metis, 2017), 30.

[2]Ayşe Opereti, Ankara DOB Program Kitapçığı, 2020, s. 4.