Felaketlere direnebilmek

Hasan Atilla Uğur yazdı...

Felaketlere direnebilmek

Arkadaşlar,

Öncelikle Çanakkale Zaferimizi gönülden kutlarım. Başta M. Kemal Atatürk ve binlerce Çanakkale şehidi ile gazisini rahmet ve minnetle anıyorum. Bu büyük zaferi kutlamayı Türk milletine çok görenleri de tarihin adaletine bırakıyorum.

Tarih, edebiyat ve sanat üstadı Osman Aydoğan arkadaşım ne güzel yazmış: “Çanakkale muharebeleri 3 Kasım 1914 ile 9 Ocak 1916 arasında Gelibolu yarımadasında Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir. 18 Mart 1915, İngiliz ve Fransız filolarının Çanakkale Boğazı’nı denizden geçmek için yaptıkları saldırılarda mevcudiyetlerinin %35’ini kaybedip, geri çekilmek zorunda kaldıkları gündür. Müteakiben İtilaf Devletleri 25 Nisan 1915 tarihinde kara harekatına başlarlar. Bu taarruzları da Yarbay Mustafa Kemal’in emrindeki birlikleri etkin ve dahiyane kullanması sonucu 9 Ocak 1916’da hüsranla sona erer. 2002’ye kadar ‘18 Mart Deniz Zaferi Günü’ olarak kutlanırken kanun ile ‘Şehitler Günü’ olarak düzenlenmiştir. Bu düzenleme ile Çanakkale Zaferi ve bu zaferin kahramanları başta M. Kemal Atatürk olmak üzere gölgede bırakılmak ve unutturulmak istenmiştir.”

Gelelim asıl konumuza:

2020 yılı, hiç sıkıntısı olmayan dünyanın göbeğine ‘korona’ ile oturuverdi. Aslında ne kadar da mutlu ve huzurluyduk. Savaş, terör, namussuzluk, adaletsizlik, eşitsizlik, ahlaksızlık, şerefsizlik vb. hiç yoktu. İnsanoğlu doğaya gözü gibi bakmıştı, kirlilik tarihe karışmıştı. Ne kadar güzel her şey! Doğaya ne kadar iyi davranıyorduk. Ama bu gözünü sevdiğimin yalan dünyası tek akıllı yaratılmışına ihanet etti ve hiç hak etmediği bir belayı başımıza musallat etti.

Milyarlarca homo sapiens şaşırmış durumda. Dünyanın tamamında hükümetler sınırlarını kapattılar. Virüs taşıyıcı şüphesi olanlar tecrit edilip karantinaya alınıyor, onların konacağı yerlerde yaşayanlar işe aceleyle dışarıya atılıyor. Örneğin, öğrenci yurtlarında barınan cebinde parası olmayan kız-erkek binlerce öğrenci gecenin bir yarısında kapının önüne koyuluyor. Sağlık görevlilerinin tamamının izinleri iptal edildi. Spor salonları, kahveler, kafeler, sinemalar, tiyatrolar… Her yer kapalı. Marketlere panik halinde insanlar hücum ediyor, derde deva denilen kolonya, anti bakteriyel ürünler, maskeler yok satıyor. Fiyatlar tavan yaptı.

Hristiyan, Müslüman, Yahudi ayrımı olmadan bütün din tüccarları yine sahne aldılar. Kimi ‘Ben bu virüsle buluştum, benim ülken sana yasak dedim, endişeye mahal yok’ diyor, diğeri ‘Hz. İsa işaret verdi’ diyor, bir başkası da ‘Duvarın önünde fala gözyaşı dökene bir şey olmayacak’ diyor.

Dünya, bugüne kadar beş altı kez bu türden musibetlere maruz kalmıştır. Kara ölüm adı verilen veba, kolera ve o dönemde sansür olmayan tek memleket İspanya’nın dünyaya duyurduğu İspanyol gribi en çok bilinenler. Ayrıca bir dönem yüz binlerce denizcinin ölümüne sebep olan iskorbüt hastalığı da var ama onun nedeni C vitamini eksikliği olarak tespit edilince yok oldu gitti. Bu canavarın farkı bir virüs olması. Sürekli değişime uğraması, her şekilde bulaşması, çok sinsi olması… Trilyon doları olana da ‘nükleer bombam var benim’ diyene de musallat oluyor. Ama tek düşmanı temizlik, yani fakirlik, zenginlik falan değil. Temizlik alışkanlığı binlerce yıldır bizim genetik kodlarımıza kazınmıştır. Türk kültürünün en büyük özelliklerinden biri temiz olmaktır. Ortadoğu kültürüne bulaşmamız bile bizim temizlik anlayışımızı yok edememiş. Atam Oğuz’dan, Selçuklu’ya, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar her dönemde temizlikten şaşmamışız. Kaşgarlı Mahmut’un Divanı Lügat-it Türk eserinde atalarımızın mendil ve havlu kullandığını, elbiselerini ütülediği yazıyor. İspanyol Pedro adlı hekimin kitabında ‘Avrupalılar yılda en çok iki kez yıkanırlarken, Türkler banyo kültürünü gelenek haline getirmişlerdir’ diye ifade ediliyor. Düşünsenize, eve girmeden ayakkabılarını çıkartma kültürü kaç ülkede var?

2001 yılında görevli olarak gittiğim Filistin El Halil kentinde karargah binasındaki bir odaya doluşmuş Filistinli askerlerin (fakir Filistinliler değil), masanın üzerinde bulunan kocaman tepsiden etli pilavı kirli tırnaklarının ön planda olduğu elleriyle avuçlayarak yediklerini gördüm. Oysa masada çatal ve kaşık vardı. Çeşmelerinden de su akıyordu. Ama dedim ya, kültür meselesidir bu. Daha sonra 2003 yılında yine görevli olarak bulunduğum Paris’te kaldığımız lüks otelin tuvaletlerinde taharet musluğunun olmadığını da eklemeliyim. Parfümün neden Fransa’da doğduğunun hikayesini de hepimiz biliriz. Aslında anlatmak istediğim, emperyalistlerin ve din tüccarlarının algı operasyonlarına rağmen biz fiziken ve fikren tertemiz insanlarız. İnananı, inanmayanı, alevisi, sünnisi hala bu vatanın aşığı.

Dünya daha önceki bütün felaketlerde olduğu gibi bedeli çok ağır olsa da bu dertten kurtulacaktır. Bugüne kadar doğru işler yapılarak yönetilen bizdeki durum ise panik yapmaz isek, en az zararla atlatacağız. Peki ondan sonra ne olacak? Aynı anlayış ve düzenle, yine birbirimize nefret kusarak, yine şu veya bu gücün etkisinde kalarak mı devam edeceğiz yaşamaya? Yine liyakatsiz ve gayrı milli olanları en kritik yerlere getirerek mi başarı bekleyeceğiz? Yoksa, tam yüzyıl önce M. Kemal ve arkadaşlarının Türk milletine dayanarak ve Allah’a sığınarak kurdukları Büyük Millet Meclisi gerçeğini mi örnek alacağız? Silkinip kendimize gelecek miyiz, yoksa ‘kader yahu’ mu diyeceğiz?

Nihat Genç’in belirttiği cumhuriyetle birlikte bütün çocuklarımızın zengin-fakir ayrımı olmadan, tam bir eşitlikle giydiği o siyah önlük ve beyaz yakanın simgelediği medeniyete, adalete, milli olmaya, bilime ve akla doğru mu yürüyeceğiz? Büyük Millet Meclisi açılışının 100. yıl dönümünde bu gururu fırsata çevirmek Türk milletinin elindedir. Biz hazırız. Şunu bilmeliyiz ki, güçlü ve bağımsız bir Türkiye bütün insanlığın dertlerine ilaç olacaktır.