G7'den savaş açılımı

Ahmet Müfit yazdı...

G7'den savaş açılımı

İç siyasetteki manipülatif tartışmaların, çizgi filmli, twitter mesajlı siyasi atışmaların gölgesinde kalsa, iktidarıyla, muhalefetiyle siyaset kurumu yaşananları görmezden gelse hatta göstermemeye gayret etse de, dünya yeni bir paylaşım savaşına hazırlanıyor.

Dünyanın önde gelen sanayileşmiş/zengin yedi ülkesini bir araya getiren Group of Seven (G7) dışişleri bakanları toplantısı, Güney Kore, Hindistan, Avustralya, Güney Afrika'nın da davetli -toplantının ne denli “kapsayıcı” olduğunu göstermek amaçlı- olarak katılımıyla, 4-5 Mayıs tarihlerinde Londra’da yapıldı. Toplantı, 11-13 Haziran tarihlerinde yine aynı ülkede yapılacak G7 Devlet Başkanları Zirvesi'ne hazırlık çalışmalarının en önemli aşamalarından birisi oldu.

Dünya Gayri Safi Yurtiçi hasılaları toplamının yarısına yakınını kontrol eden, sahip oldukları bu ekonomik güç nedeniyle, dünyanın tümü adına değer yargıları oluşturup, başkalarına empoze etme, kabul etmediklerinde cezalandırma hakkını kendilerinde gören hegemonik nitelikli bu yapının asli üyeleri ABD, Almanya, Japonya, Kanada, Fransa, İtalya ve Büyük Britanya. Avrupa Birliği (AB) yetkililerinin de düzenli olarak katılımcıları arasında yer aldığı toplantıların bu yılki gündeminin en önemli maddesini, kendi oluşturdukları dünya düzeni ve değerler manzumesinden uzaklaştığını, bu “değer yargılarına” karşı tehdit oluşturduğunu düşündükleri Rusya ve Çin’e karşı alınacak “tedbirler” oluşturdu.

Toplantı öncesinde yaptığı açıklamada Çin ve Rusya arasındaki stratejik işbirliği nedeniyle duydukları rahatsızlığı yüksek sesle dile getiren, Toplantının Dönem Başkanı da olan Büyük Biritanya’nın Dışişleri Bakanı Dominic Raab; "Bizim için önemli olan benzer düşüncede olan açık toplum, insan hakları ve demokrasi yanlısı, serbest ticaret yanlısı ülkelerin uluslararası birliğini genişletmek" ifadelerini kullanarak, bu değerlerin neler olduğunu da açıklamış oldu.

Raab, … açık piyasa ve demokrasi yanlısı daha geniş bir ittifak ağı oluşturulması gerektiğini belirterek, amacın bu ülkelerin patronajında, kurulması için 40 küsur yıldır mücadele ettikleri, neoliberal küreselleşmeci dünya düzeni önünde engel teşkil ettiğini, batının mevcut hegemonyasına karşı alternatif bir güç odağı oluşturduğunu düşündükleri Çin ve Rusya’nın, sözle/havuçla olmadı sopayla dize getirilmesi olduğunu, diplomatik olmaya gerek duymadan çok büyük bir “açık sözlülükle” ifade etti.

Bu yazıda, öncelikle açık toplum, insan hakları, demokrasi ve serbest ticaret olarak ifade edilen değer yargılarının neler olduğunu, sonrasında ise ABD-AB tarzı Demokrasi Cephesi ile Rusya ve Çin arasındaki derin saflaşmanın ülkemiz siyasetindeki yansımalarını ele alacağım.

“Açık Toplum’la” başlayalım. Aklınıza hemen Soros’un “Açık toplum vakfı” gelse de, fikrin sahibi onlar değil. Henri Bergson’un din ve akılcılık karşıtlığında oluşturduğu kavramı, bağlamı adeta ters yüz ederek, ulus devlet karşıtı ,“liberal değerler” üzerine inşa edilmiş küresel bir dünya tasavvuru içeren bir siyasi bir söylem haline getirenin “Açık Toplum ve Düşmanları” kitabını da yazan Karl Popper olduğunu söylemekle başlayalım. Aydın Doğan’ın kalemşorlarından, Cüneyt Ülsever gibilerin, 2000’li yılların başlarında AKP’ye karşı çıkanları, “Karl Popper'a göre, modern zamanlarda kapalı toplum taraftarları Sovyet tipi komünizmi özleyen hayalperestlerden ve faşist ruhlu insanlardan oluşur” diyerek, kendince rezil etmek için dayanak olarak kullandıkları Popper. Açık Toplum kavramının en önemli niteliği, Arap Baharlarında, Renkli Devrimlerde örneklerine bolca şahit olduğumuz şekilde, kendilerini “Açık Toplum” olarak niteleyen ülkelerin, “Kapalı Toplum olarak niteledikleri ülkelere müdahalelerine “ahlaki meşruiyet” sağlıyor oluşu. Sömürgeciliği, “geri kalmış toplumları” modernleştirme gerekçesiyle meşrulaştıranlar açısından şaşılacak bir durum değil, anlayacağınız. Sorun, her devirde buna inanan, çıkar karşılığında inanmış gibi davranan yerli müttefikler bulabiliyor olmaları.

Gelelim “insan hakları” konusuna yani son kırk yılda en çok manipüle edilen kavrama. Çalışma hakkı, eğitim hakkı, sağlık hakkı, sosyal güvenlik hakkı, sendikal özgürlükler, kültürel yaşama katılma hakkı gibi insanın insan gibi yaşayabilmesi için vazgeçilemez ihtiyaçlarının içeriği, son 40 yılda kavramın dışına atılıp, sermayenin kar alanı haline getirilirken, çevre, kadın hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği, vb gibi, emperyalizm ve sınıf mücadelesi gibi sermayenin çıkarları açısından nötr kavramlar manipülatif bir şekilde öne çıkarıldı. Mülkiyet hakkı, sözleşme hürriyeti gibi, insan haklarıyla değil, sermayenin “devletler karşısında özgürleştirilmesine, şirketlerin kamusal alanın asli aktörleri olarak kabul edilmesine yönelik birçok başlık kavramın içeriğine sokuldu.

Demokrasi kavramının içeriği açısından da, benzer bir dönüşüm söz konusu oldu. Bağımsız İdari Otoriteler adı altında kamu yönetiminin oldukça büyük bir bölümü, vatandaşın siyasi tercihlerinden bağımsız hale getirilirken, ”yönetişim”, “katılımcılık” gibi süslü kavramlarla sermaye temsilcileri/şirketler yönetimin asli unsuru haline getirildi. Kamu yönetimi, “bağımsızlık” yaftası altında halkın ve siyasetin talep ve tercihlerinden uzaklaştırılırken, sermayenin kamu idaresini yönlendirme yetkisi diğer toplum kesimlerinin aleyhine olacak şekilde artırıldı. Sonuç olarak, yeniden tanımlanan/yaratılan demokrasi kavramı bir boyutu ile sermayeye, yönetişim adı altında devlet yönetiminde kalıcı ve güçlü bir alan yaratılırken, diğer yanı ile doğrudan ulus devlet hedef alındı. Etnik ve dini kimlikler öne çıkarılarak, sevinçte ve tasada birlik esası üzerine kurulu olan ulus kimliği, çoğulculuğu dışlayan despot, faşist, tekil yapılar olarak yaftalandı. Daha da öte, etnik ve dini kimlikleri bir arada tutan ulus devlet değersizleştirilerek, sıradan insanlarla, uluslar arası kurumların kararları arasında kurulu denge, uluslararası örgütleri etkileyebilecek sermaye kuruluşları lehine yeniden oluşturuldu. Halihazırda Avrupa Birliği işleyişinde olduğu gibi, vatandaşın günlük hayatını ve geleceğini etkileyen bir çok karar yetkisi, vatandaşın demokratik tercih ve denetiminden uzaklaştırıldı.

Gelelim G7’nin son kırmızı çizgisine yani serbest ticaret yanlısı olma koşuluna. Yaptırım adı altında, kendilerine boyun eğmeyen ülkelerin serbest ticaretini, mallarını satıp, en temel ihtiyaçlarını almalarını dahi engellemeyi kendilerine hak görenlerin, Çine bağımlılığı azaltmak adı altında, siyasi kararlarla serbest ticareti engelleyenlerin serbest ticareti savunuyor görünmeleri gerçekten ironik olsa da, iş göründüğü gibi değil. Yüzeysel olarak çok masum bir talepmiş gibi görülen bu koşulun, küresel tedarik zincirlerini korumak adı altında, batının kontrolündeki -birçoğu Londra’da- hammadde/emtia piyasalarının oyuncağı olmak istemeyen ülkeleri cezalandırmayı, ekonominin ihtiyaç duyduğu bir hammaddeyi satmayarak küresel ekonomiyi zor duruma sokuyor diye ülkelere askeri müdahale etmeyi dahi içeren bir korsanlıktan bahsediyorum aslında.

Kendisini “uluslararası toplum” diye tanımlayarak dünyaya sözde “değer yargıları” dayatan G7’nin, muhatapları tarafından -Rusya ve Çin- kabul edilmezse yani bu ülkeler bağımsız ülkeler gibi davranmaya devam eder, borçla terbiye edilenler gibi baş eğmezlerse işi askeri güçle halledecekleri tehdidine başvurmalarına da neden olan “değerler manzumesini” bunlar.

Görünen o ki, 1 ve 2. Dünya Savaşlarının altında yatan hegemonya mücadelesini gözlerden uzak tutup, yalnızca dünyayı kötülerden kurtaran bir kahramanlık destanı olarak göstermeyi başaranların, ufukta görünen mücadeleyi de demokrasiyi ve özgürlüğü savunanlarla, demokrasiye ve özgürlüklere karşı olanların mücadelesi diye sunacakları anlaşılıyor.

Kaynaklar:

https://www.hurriyet.com.tr/acik-toplum-ve-dusmanlari-56598, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1340259

https://dergipark.org.tr/tr/pub/ausbf/issue/3058/42455

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/289502