Geçmişiniz ne ki geleceğiniz ne olsun!

Emre Koşak yazdı...

Geçmişiniz ne ki geleceğiniz ne olsun!

Yine o kanıksanılan sinsi, itici yüz ifadesiyle, kısa boyuyla kürsüye çıktı… Yine süslü, hamaset dolu ama geri planı bomboş laflarla alışılageldik konuşmalarından birini yaptı…

Bu kez kurduğu yeni partiyi haber veriyordu Davutoğlu! Partisinin adı da kendisi adına çok trajikomik; “Gelecek Partisi”…

Türkiye’nin geleceğinde hiçbir yeri olmayacak olan, geleceğe ilişkin söyleyecek hiçbir sözü olmayan bu partinin adı, gelmiş-geçmiş partilerin adları arasında en trojikomik olanlarından biri…

24 Ağustos 2012’de, NTV’de “Suriye krizi, Bosna’da olduğu gibi yıllar sürmez. Aylar içinde, hatta birkaç hafta içinde Esad rejimi yıkılır” diyen Davutoğlu şu öngörü sefili durumuyla bize haklı olarak “geleceğe ilişkin söyleyeceği hiçbir sözü yoktur, olamaz!” dedirtmiştir hep…

Davutoğlu’nun partisinin kurucuları arasında geçmişte Atatürk’e hakaret ettiği için hapse giren, adını tiksinti duyarak belirtmek durumunda kaldığım Hakan Albayrak da yer almıştır. Partinin kuruluş toplantısından önce kurucular kurulu listesi basına yansımıştı. Sözkonusu kişinin de bu listede olduğunu görünce ister istemez bu yazıya başlık olan sözü içimden haykırdım;

Geçmişiniz ne ki geleceğiniz ne olsun!

Bu kişi hemen her gün Sorosçu Osman Kavala’ya ah-vah eden yayınlar yapan Medyascope adlı Youtube kanalının muhabirine partinin kuruluş toplantısında verdiği demeçte şunları söylemiş;

“Türkiye’de demokrasi ordunun verdiği ve ordunun aldığı sonra geri verdiği sonra geri aldığı ve sınırlarını ordunun tayin ettiği bir şeydi. Bir askeri vesayet sistemi vardı. Ve demokrasinin, hukuk devletinin çapı da işte paşaların, generallerin insafları ölçüsünde idi. Ama 15 Temmuz itibari ile, 15 Temmuz’daki kıyam, direniş sayesinde bu durum değişti. Bugün artık gerçekten sahici demokrasinin zemini vardır Türkiye’de. Eğer bu gerçekleştirilmiyorsa, sahici bir hukuk devleti kurulmuyorsa bu iktidarın bu konuda isteksiz olmasından ve yetersiz olmasından.”

Muhabirin: “Bunu neye bağlıyorsunuz?” sorusu üzerine de;

“Bu ayaküstü konuşabileceğimiz bir şey değil.” diyerek kaçamak ve çok ucuz bir yanıt vermiştir.

Sözkonusu kişinin yukarıdaki söylemleri ancak kripto Fetöcülerin kullanacağı türden söylemler olmuştur. Yıllarca Fethullahçıların yayın organlarında hep ordu düşmanlığı yapılmıştır. Hep demokrasinin ve özgürlüğün üzerinde ordunun vesayeti vurgulanmıştır. Geçmiş dönemlerde ordu üzerindeki ve komuta hiyerarşisi içerisinde gerçekleştirilen, her biri demokrasimiz adına gerçekten utanç örneği olan darbelerdeki dış etkileri ve bu etkilerin nedenlerini gizlemeye çalışmışlardır. Sonrasında Ergenekon, Balyoz gibi dava süreçlerinde kalemşorları hem hakim, hem savcı kesilmiş, iftiralarla nice yaşamları karartmışlardır. Ve 15 Temmuz’da komuta hiyerarşisi dışında gerçekleşen başarısız bir darbe girişiminde bulunmuşlardır. Hem 1980 darbesinin koşullarında güç kazanıp bu darbenin sonuçlarından beslenmeleriyle hem yıllarca basın-yayın organları üzerinden orduya karşı gerçekleştirdikleri algı yönetimiyle hem söz konusu dava süreçlerinde yargı içerisindeki elemanlarıyla “hukuk”la değil; “hınç”la suçsuz ordu mensuplarını sindirmeye, ezmeye çalışmalarıyla hem de düşman oldukları ordunun içerisinde yuvalanıp dış güç odaklarının güdümünde darbeye kalkışmalarıyla Atatürk’ün; “ASKERE DÜŞMANLIK DÜŞMANA ASKERLİKTİR” sözünü akla gelecek-gelmeyecek tüm yol ve yöntemlerle kanıtlamışlardır.

Söz konusu kişi de parti kuruluş toplantısındaki söylemleriyle tıpkı Fethullahçı kalemşorlar gibi geçmiş dönemlerde komuta hiyerarşisi içerisinde gerçekleştirilen darbelerdeki dış etkilere ve nedenlerine hiç girmemiştir. 15 Temmuz’daki darbe girişiminin de komuta hiyerarşisi dışında gerçekleşmiş olması hiç umursamadığı bir nokta olmuştur. Ve toptancı bir biçimde orduya, onun komutanlarına öyle bir bakış açısı vardır ki; sanki Türk ordusu bağrımızdan çıkan, bu halkın evlatlarından oluşan ordu değil; sömürgeci bir devletin başımıza koyduğu bir ordudur… Söz konusu kişinin bakış açısı bu bağlamda bambaşkadır. Yoksa, elbette ki; yetki sahibi siyasiler nasıl eleştiriliyorsa; komuta kademesinde önemli yetkilerde bulunmuş askeri yetkilileri de yanlış-eksik yaptıklarından ve  yapması gerekip de yapmadıklarından dolayı tek tek ele almak, eleştirmek her dönem sergilenmesi gereken doğru bakış açısıdır.

Söz konusu kişi, bu söylemleriyle birçokları gibi Atatürk düşmanlığının ordu düşmanlığıyla paralel gittiğini ortaya koymuştur.

Ayrıca “demokrasi”nin iktidar partisinin değişmesine göre değişen bir olgu olmadığını, demokrasinin yerleşmiş, kamusal bünyede içselleşmiş bir kurumlar ve kurallar bütünü olduğunu; her şeyden önce bir kültür, bir gelenek olduğunu algılayabilecek durumda olmadığını da ortaya koymuştur söz konusu kişi…

Yine dAvutoğlu’nun partisinin kuruluş toplantısında, Amerika’nın Sesi Televizyonu’na demeç veren bir başka Kurucular Kurulu Üyesi Halil Kulak şöyle tuhaf bir söylemde bulunmuştur;

“Gemiyi korsanlar bastı, korsanlar basınca gemi kaptanı korsanlara teslim oldu. Gemideki tayfalar olarak biz de denize atlayıp ülkeyi kurtarmak için yeni bir parti girişimine kalkıştık.”

Kimi siyasi gözlemciler, Gelecek Partisi’nin kurulduğu dönemin AKP’nin en zor dönemi olduğunu belirtmişlerdir. Gemi benzetmesi üzerinden konuşulduğunda; birilerinin bu siyasi gözlemcileri merkeze alıp “gemiyi ilk fareler terk eder” deyimini kullanmaları da oldukça kabul gören bir yaklaşım olmuştur.

Diğer yandan bu kurucular kurulu üyesi bu akla ziyan, ne tarafından tutulursa tutulsun elde kalacak bakış açısıyla ister istemez bana şu soruyu sordurtmuştur;

“Eğer kendisinin dediği gibi gemiyi korsanlar bastığında gemiyi kurtarmak yerine denize atlayarak gemiden kaçıyorlarsa koskoca ülkeyi nasıl kurtaracaklar?!”

Yani iki kurucular kurulu üyesi, söylemleriyle kurdukları partinin durumunu kuruluş gününde gözler önüne sermişlerdir.