Mustafa Özgür Sancar yazdı…
Yüz yıllık Cumhuriyet Türkiyesi’nin en önemli tiyatro sanatçılarının başında geliyor Genco Erkal… 64 yıllık tiyatro yaşamı ders niteliğinde… ölüm haberiyle onun sanat hayatı ve yaşam pratiği üzerinde daha fazla düşünmeye başladım; zihnimde kavramlar, sanki yer ve sırlarını biliyormuşcasına büyük bir akışkanlıkla canlanmaya başladı.
ÜRETMEKTEN ASLA VAZGEÇMEDİ
Üretkenlik bunların başında geliyor. Son ana kadar, olanca enerjisini kullanarak sahnede kalmayı ve hayatta en sevdiği işi yapmaya devam etti. Batı ve geleneksel tiyatro anlayışlarını birinci elden inceledi, oyun yazdı, oyun uyarladı, oyun çevirdi, yönetti, sunulan yapımlarını çoğunun dramaturgu oldu; kurduğu özel Dostlar Tiyatrosu’nun bağımsızlığını, 54 yıl boyunca, kazançtan feragat etme pahasına, ödünsüz bir siyasal tutumla korudu. İşte bu gerçek bir adanmışlık öyküsü. Adanmışlık ikinci kavram… İşini doğru ve tam olarak yapmak konusunda örnek bir karakterdi.
TOPLUMCU GERÇEKÇİLİK
Toplumcu gerçekçi bir anlayışla oyunlarını yazdı; bu hâliyle reel politiğin muhalefetini değil, gerçek toplumsal muhalefeti kavradı. Eşitlik ve özgürlük ideali ancak toplumla birleştikçe gerçekleştirilebilir.
Erkal, cesur ve öncü bir rol üstlendi. Toplumcu gerçekçi sanatçı anlayışı yaşam pratiğinde cisimleşti, gerçeği anlatma çabası onu toplumcu düşüncenin örnek sanatçısı yaptı. Toplumculuk zihnimde beliren sondan bir önceki kavramdı.
Ve umut… umut olmadan bu saydıklarımı hiçbir önemi kalmaz.
”Umut her zaman varolacak, onu kaybetmeden yol almak zorundayız. Gece uzun da olsa, güneş mutlaka doğar”
Genco Erkal
GERÇEK, UMUT, NİHİLİZM…
Aziz Nesin, Nâzım Hikmet, Bertolt Brecht, Can Yücel, Ahmet Arif’in dizeleriyle eşitlik ve özgürlük tutkusunu seslendirdi yıllar boyunca Genco Erkal, repliklerinde Yaşar Kemal Alfred Jarry, Edward Bond, William Shakespeare ya da Samuel Beckett de vardır.
Her sosyalist gibi umut ve yaşama sevincine sıkı sıkıya sarılır ve vatanseverdir.
Umut… Genco Erkal tiyatrosunu düşünürken en son zihnime düşen, fakat kendinden önce gelenlerin hepsini kapsayan en önemli kavramdı. Umut etmeden yaşayamayız.
Umut etmek ile bahsettiğim basit bir iyimserlikten ibaret değil, tarih ve toplum gelişimini doğru kavrayan gerçekçi bir iyimserliği anlatmaya çalışıyorum.
İnsan, doğası gereği yaşadığı gerçekle yüzleşerek güçlü kalabilir. Hemen hemen herkesin bildiği bu sade olgu, ancak döne döne vurgulanınca daha anlaşılır oluyor.
Öyle ya… bilmek başka bir şey, anlamak bambaşka…
Elimdeki Çehov kitaplarına bakarken bunu daha iyi kavrıyorum; gerçekle yüzleşmek bir zaruret…
Anton Çehov, “Altıncı Koğuş” kitabında Nihilizm’in insanı nasıl da dipsiz derinliklere sürüklediğini hatırlatıyor; Sibirya tasvirleriyle. İnsanın akıl dışı, yıkıcı ve karanlık yönüne ışık tutuyor.
ANLAMSIZLIK, TESADÜFLER
Karşılaştığı güçlükler karşısında amansız bir karamsarlığa kapılan doktor, “çareyi” her olaya ve kişiye karşı kayıtsızlıkta bulur. Finalde kendi fiziksel varlığına bile kayıtsızlık noktasına ulaşmıştır. Her adımda daha da koyulaşan bir kadercilik anlayışı hiçleşen hayatına eşlik eder.
Hayatı anlamsız ve tesadüfler sayesinde ilerleyen bir süreç olarak görmektedir. Hiççiliği buradan gelir.
Çehov, doktor Yefimiç karakteri üzerinden insanın yozlaşmasını sarsıcı biçimde anlatırken, dönemin Rus aydın zümresinin içerisinde bulunduğu âtaleti ve toplumsal gerçekle son derece zayıf olan bağlarını da gözler önüne serer; aslında bununla birlikte, direkt olarak, her türlü zorluğun hayatın içine karışarak aşılabileceğini söyler.
Kaçmak çözüm değildir. Gerçeği kabul etmek gerekir. İnanmak ve mücadele etmek, dünya telaşına katılmak…
Güvenli sularda soylu fikirlerden bahsetmek, okumak-yazmak kolay; ancak gerçeği toplumun içine karışınca, yaşamla sıkı bağlar kurunca anlayabiliyorsunuz.
İnsan insanla varoluyor.
Çehov’un “Vanya Dayı” oyunundaki doktor Astrov, Yefimiç’in tersine hiçliği reddederek, yenildikçe daha fazla mücadele ederek, hayatın içinde kalmayı tercih ediyor. Ağaçlar dikiyor, sert fırtına da yüzlerce kilometre uzaktaki hastalara gidiyor. Bilim ve ilerlemeye inanıyor. Yoksul köylünün, bilimle, cehâletten kurtulup değişebileceğini gösteriyor.
Gidilen yol kederle dolu da olsa, yaşam mücadelesi varoluşumuzun gereğidir. İnsan kendini yaşamın derinliklerinde gerçekleştirir, tıpkı Genco Erkal tiyatrosunun bize öğrettiği gibi…
YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği
İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya
Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin
İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına
Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana
Ataol Behramoğlu