Gölgede kalan Gümrük Birliği güncellemesi ya da egemenlik devri

Ahmet Müfit yazdı...

Gölgede kalan Gümrük Birliği güncellemesi ya da egemenlik devri

Günümüzde siyasetten ekonomiye, ekonomiden basına ve akademiye sirayet etmiş hatta ele geçirmiş bir seviye sorunu söz konusu. “Ağır ol molla desinler”, “bilmiyorsan sus ki adam sansınlar”yaklaşımının yerini, ne yaparsan yap, ne söylersen söyle gündemde ol, ne dediğin, nasıl dediğin, bugün dediğini yarın nasıl yediğin önemli değil ilkesi almış, gerçeğin ifadesi yerine, gerçeği eğip bükerek algı yaratmaktoplumsal iletişimin ana unsuru haline gelmiş durumda.

Vaziyet böyle olunca, bugünümüzü, geleceğimizi doğrudan etkileyen/etkileyecek esas gündem maddelerigörünmez hale geliyor.Sanmayın ki, bu durum yalnızca bu güne ya da AKP iktidarı dönemine özel bir durum. Daha önce de defalarca ifade ettiğim gibi, 70’li yılların ikinci yarısında, daha da özel olarak TÜSİAD’ın Ecevit Hükümetine verdiği muhtırayla yanisiyasetin büyük sermaye eliyle kontrol edilmeye başlandığı, Aydın Doğan’ın Milliyet Gazetesini satın almasıyla başlayan süreçte, basının büyük sermaye ve sırtını dayadığı uluslar arası güçlerin manipülasyon aracı haline getirildiği 40 yılı aşkın bir çürüme, çözülme sürecinden bahsediyorum aslında.

Bu yazıda sizlerle paylaşmak istediğim husus, bu tür gölgede kalan, patron örgütleri ve az sayıda dış politika uzmanı dışında pek de konuşulmayan ancak ulusal egemenliğimizi, ekonomik ve siyasi bağımsızlığımızı doğrudan etkilemesine karşın, son 40 küsur yılda bilinçli olarak ortama hakim kılınan kakafoni içerisinde çok da üzerinde durulmayan, dar bir çevre dışında pek fazla konuşulmayan, gözden kaçan/kaçırılan önemli başlıklardan biri. Çok uzun süredirAvrupa Birliği(AB)-Türkiye ilişkileri kapsamında sermaye çevrelerinin dilinden düşürmediği, çok yakın geçmişte ülkemizin sopayla mı, yoksa havuçla mı yola getirileceğini tartışan AB yetkililerinin geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiği ziyaret sonucunda bir kez daha üst düzeyde dile getirilen “Gümrük Birliği’nin güncellenmesi” konusu.

“Güncelleneceği söylenen şey, 6 Mart 1995'de, Tansu Çiller Hükümeti’nin DışişleriBakanı Murat Karayalçın tarafından, 1963 tarihli Ankara Antlaşması’nın aşaması olduğu ifade edilerekTürkiye Büyük Millet Meclisi’nin onayına sunulmaksızın, Anayasaya aykırı şekilde imzalanıp, 1 Ocak 1996'da yürürlüğe giren 1/95 sayılı Avrupa Topluluğu-Türkiye Ortaklık Konseyi Kararıya da yaygın ve bence doğru olarak anıldığı şekliyle, gerekli hukuki zorunluluklar yerine getirilmediği için normal bir hukuk devletinde geçersiz kabul edilmesi gereken, "Gümrük Birliği Anlaşması". Söz konusu antlaşmayı, 1963 tarihli Ankara Antlaşması’nın aşaması olarak değerlendirmeyen AB’nin, düzenlemeyi Avrupa Parlamentosu’nun onayına sunduktan sonra yürürlüğe koyduğunu da hatırlatıp devam edelim.

Konunun ülkemizde ki birinci elden takipçisi, geçmişte olduğu gibi günümüzde de Avrupa Birliği misyonerliğini üstlenmiş bulunan Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği, (TÜSİAD), İktisadi Kalkınma Vakfı(İKV) gibi patron örgütlerioldu.

Gelelim işin özüne yani Kıbrıs Rum Kesimi’nin AB’ye girişine de onay verilmek pahasına imzalanmış olan, AB’nin antlaşma olarak nitelediği, bizim ise -dış ticaret konusundaki egemenlik haklarımızın, karar mekanizmasında yer almadığımız AB’ye devrini düzenliyor olmasına karşın-, “aşama” olarak niteleyip, ulusal egemenliğin tecelli ettiği yer olarak tanımladığımız TBMM’nin onayından kaçırdığımız “antlaşmanın” neresinin, nasıl güncellenmesinin planlandığını konusuna.

Neyin, ne şekilde güncellenmesinin planlandığını doğru anlayabilmek için, öncelikle Gümrük Birliğinin kabul edildiği yıllara dönmek, Gümrük Birliği’ne girişle ne tür sonuçların alınmasının amaçlandığını, söz konusu kararın hangi gerekçeler ileri sürülerek savunulduğunu, sonrasında ise neyin gerçekleştiğini ve tabii ki, ülkemiz ve Avrupa Birliği açısından ne tür sonuçlar yarattığını hatırlamak gerekiyor.

Amaç konusu ile başlayalım.

Türkiye açısından bakıldığında, sığ bir bakış açısıyla Gümrük Birliğini, AB’ye girişin kısa yolu olarak gören, Gümrük Birliği sonrası 4-5 yılda AB üyeliği sürecinin tamamlanacağını söyleyen o zamanki iktidarın (DYP-SHP Koalisyon Hükümeti) sığ/miyop bir siyasi bakışının sonucu olarak nitelemek mümkün. O zamanki iktidarı, bu adımı alelacele atmaya zorlayan şeyin ise24 Ocak 1995’te yapılacak genel seçimler öncesinde, 5 Nisan 1994 kararlarıyla, ekonomik olarak ağır bedeller ödemek zorunda bıraktıkları toplumun dar gelirli kesimlerin desteğini yeniden kazanmak olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Tanzimat aydınlarını hatırlatır şekilde, “muasır medeniyetlere ulaşma” hedefini, batıya teslim olmak olarak gören, derin bir kendine güvensizliğin ürünü olduğunu düşündüğüm söz konusu antlaşmayı, seçim kaybetme telaşıyla, ulusal çıkarlar bir yana bırakılarak, topluma peşinden gidilecek siyasi bir havuç sunmagayretiyleatılan, bir büyük ve yanlış adım olarak niteleyebiliriz diye düşünüyorum.

Söz konusu antlaşmayı, ülkenin başlıca sanayi ve finans kuruluşlarının, başta AB üyesi ülkeler şirketleri olmak üzere, yabancı sermayenin eline geçmesine, ulusal sanayinin, uluslararası şirketlerin taşeronu durumuna düşürülmesine, dış ticaret açığının hızla artmasına, daha da önemlisi ulusal ekonominin dünyayla ilişkilerinin dümeninin, kurulan bu tek taraflı bağımlılık ilişkisinin sonucu olarak neredeyse bütünüyle yabancı şirketlerin ve ardındaki siyasi güçlerin –konumuzla ilgili olarak AB’nin- eline geçmesine neden olan, zamane kapitülasyonları olarak nitelemek de mümkün. 

Bizim açımızdan durum bu. AB açısından bakıldığında ise söz konusu anlaşmayla varılmak istenilen amacın, Lozan’ın kaybedenlerinin en başında gelen Lord Curzon’un, kapitülasyonların kaldırılması üzerine;“Yarın harap bir memleketi imar etmek için önümüzde diz çökeceksiniz. Bizden yardım istediğiniz zaman, bugün reddettiklerinizi birer birer çıkarıp önünüze koyacağım”şeklinde tanımladığıhedefin gerçeğe dönüşmesini sağlamak olduğunu, bizim ki gibi kısa vadeli siyasi hesaplara değil, ulusal/emperyal çıkarlara, uzun vadeli bir plana dayalı, bilinçli bir kararın sonucu olduğunu söylemek mümkün. 

Gelelim antlaşmanın sonuçlarının ne olduğu konusuna. Söz konusu, “antlaşmayı”, ülkemiz açısından neden olduğu sonuçlar bağlamında değerlendirdiğimizde, farklı düşünenler de olsa, ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlığın söz konusu olamayacağına inananlar yani gerçekten Atatürk’ün izinde gidenler açısından, gelinen noktanın tam bir yıkım olduğu son derece açık.

Farklı düşünenlerin ise iki temel gerekçesi söz konusu. Birinci gerekçe, AB hedefini canlı tutma  anlamında da yorumlanması gerektiğini düşündükleri, Gümrük Birliği çapasının ülkeye yabancı sermaye girişlerin artmasına, dolayısıyla da büyümeye yaptığı katkı. Büyümenin el parasıyla gerçekleşmesi, yeni bir şey yapmayı değil, esas olarak mevcudu satın almayı amaçlaması, ekonomiye ilişkin kurumları ele geçirerek elde ettikleri gücü, siyaseten de düdüğü çalmakiçin kullanıyor olması bu kesimi rahatsız etmediği gibi,“baskıcı ulus devletten” kurtuluşun yolu olarak aynı hedefte ortaklaştıklarını söylemek de mümkün. Sürekli ihracat rakamlarındaki artıştan bahsedip, ithalat ve ithalatın ihracat içerisindeki payında yaşanan artıştan ise bahsetmemeyi tercih eden bu gurubun ikinci gerekçesi, kolayca tahmin edeceğiniz gibi dış ticaret hacmindeki artış.En büyük ihracatı yapan kuruluşların büyük ölçüde yabancı sermayeli olması, sermayenin dini, milliyeti olmadığını düşünen, emperyalizm denen kavramı kökten reddeden bu kesimi hiçbir şekilde rahatsız etmiyor. https://www.tim.org.tr/tr/raporlar-ilk-1000-ihracatci-arastirmasi-dosyalar-2019

1948’de ülke ekonomisi yabancılara açılsın diyerek, İstanbul’da korsan ekonomi kongresi toplayanlar gibi düşünenler olarak da niteleyebileceğimiz kesim açısından değerlendirildiğinde, ekonomik bağımlılığın batı kampına bağlılık/bağımlılık konusunda oldukça güçlü bir garanti oluşturması yönüyle başarılı bulunmasında şaşılacak bir şey yok şüphesiz ki.  

25 yılı doldurmuş olan Gümrük Birliği sürecinin sonuçlarını AB açısından değerlendirdiğimizde, Avrupa Birliği açısından en büyük kazancın, uygun gördüklerinde “havuçla mı yoksa sopayla mı yola gelmek istersin” diye sorma imkanına kavuşmuş olmaları olduğunu söylemek mümkün. Bunu sağlayan şeyin, 25 yıl sonra gelinen noktada, ülke ekonomisi gerek fiilen (finans, sanayi, turizm, enerji) büyük çapta Avrupa sermayeli şirketlerin, doğrudan ya da talebi yönetme gücü üzerinden dolaylı olarak kontrolüne geçmiş olması olduğunu ise sanırım söylemeye gerek yok.

Bu yazı kapsamında son olarak ele alacağım başlık, söz konusu tek taraflı bağımlılık antlaşmasının, ne şekilde güncellenmesinin planlandığı, her iki tarafından güncellemeden aynı şeyi anlayıp anlamadığı.

Gümrük Birliği güncellemesini savunan kesimlerce yazılıp çizilenler, “güncelleme” derken kastedilen en temel şeyin, artık gerçekleşmesi, en önde gelen yandaşlarınca dahi pek de olanaklı görülmeyen AB Üyeliği havucunun yerine, patronlar için vize serbestliğini de içerenGümrük Birliği Güncellemesi havucunun konması olduğunu çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Gümrük Birliği güncellemesini savunan kesimlerce yazılıp çizilenler, “güncelleme” derken neyi kast etiklerini, neyin değişmesini beklediklerini çok net bir şekilde ortaya koyuyor.

Kast edilen şeyi ya da beklentiyi, iki temel başlıkta toplamak mümkün. Birincisi ya da daha genel olan, günümüzde en azılı taraftarlarınca dahi, gerçekleşmesi çok da olanaklı görülmeyen AB Üyeliği havucunun yerine, patronlar için vize serbestliğini de içeren Gümrük Birliği Güncellemesi havucunun konması olduğunu çok net bir şekilde ortaya koyuyor. İkinci başlık,Gümrük Birliğinin kapsamını sadece sanayi ürünleri ticareti ile sınırlı olmaktan çıkarıp, tarım ve hizmetler sektörünü, kamu alımlarını kapsayacak, Gümrük Birliğiningeçtiğimiz 25 yılında sanayi ve finans sektöründe gerçekleşen, dönüşümün yani yabancılaşmanın tarımı yani kırı ve doğrudan kamu idaresini kapsayacak şekilde geliştirilmesi.Daha net bir ifadeyle, ülke ekonomisine ilişkin karar mekanizmalarının bütünüyle ulusal siyasetin yetki alanından çıkarılması olduğunu, söz konusu güncellemenin, gerçekte AB’ye tam üyelik rüyasının tümüyle son bulması anlamına geldiğini biliyor ama yüksek sesle dile getirmiyorlar.

Sonuç olarak, Türkiye’nin AB ve dünyayla ticaretine ilişkin esasları belirleme hakkını, üyesi olmadığı AB’ye yani günü geldiğinde sende kim oluyorsun diyerek azarladığımız AB üyesi ülkeler yöneticilerine, AB yetkililerine devretmiş olduğumuzu, bunun kararları oluşturma, karar alma süreçlerinde hukuken yer almadığınız bir yapıya, TBMM’ne ait egemenlik hakkının devri anlamına geldiğini, revize edilmesi denilirken kastedilen şeyin, bu tek taraflı bağımlılık ilişkisinin yani egemenlik hakkı devrinin daha da derinleştirilmesi anlamına geldiğini anlatmaya çalıştım.

Aslında bahsettiğimiz şeyin, Türkiye’nin 40 küsur yıllık siyasi macerası, bazen havuç, bazen sopayla “yönetilen/yönlendirilen”, kurucu değerlerinden uzaklaşma/uzaklaştırılma sürecinin tamamlanması mücadelesinin en önemli araçlarından biri olduğunu bir kez daha hatırlatıp, bitireyim.  

Kaynakça:

1.      https://www.jmo.org.tr/resimler/ekler/a612be4940bae15_ek.pdf?dergi=HABER%20B%DCLTEN%DD

2.      https://www.dogrulukpayi.com/bulten/ab-ve-turkiye-arasindaki-ticaretin-durumu?gclid=CjwKCAjwg4-EBhBwEiwAzYAlsjU7HTwl9OCwfzQOBU6yFR3LABfUEaNpo7rXSfIutDgDJ_98xxxS0RoC0oMQAvD_BwE

3.      file:///C:/Users/User/Downloads/tr-eu-customs-union-tr.pdf 

4.      https://www.perspektif.online/gumruk-birligi-neden-guncellenmeli/

5.      https://www.perspektif.online/turkiye-ab-iliskilerinde-yeni-donem-olasiliklar-beklentiler/

6.      https://www.tim.org.tr/tr/raporlar-ilk-1000-ihracatci-arastirmasi-dosyalar-2019

7.      Kemal Kılıçdaroğlu, 1948 Türkiye İktisat Kongresi, 1. baskı DPT, 2. baskı SPK, Eylül 1997.