Hak ve adaleti tersinden okumak

Şahin Filiz yazdı...

Hak ve adaleti tersinden okumak

Hak ve adalet, uğruna mücadele edildiği sürece, zorbalığa ve hukuksuzluğa direnmek mümkün olabilir. Aksi halde, zorbalık övülmüş; hukuk nezdinde şüphelilik de linç edilmiş olur.

Adli, idari veya cezai gibi, yargının tüm alanlarında hukuku ve hukuki kararları yöneten şaşmaz tek ölçüt, evrensel ahlak yasalarıdır. Yani tüm insanların üzerinde birleştiği ahlaki kurallardır. Hukuk nu kural ve ilkelere dayanmak zorundadır. Esasen meşruiyetini bunlardan alır. Bu ilkeleri ve normları çiğnerse zaten insanlığı çiğnemiş olacağından, meşruiyetini kendi kendine ortadan kaldırmış olur. O halde hukuk, ahlakın, vicdanın, insanlığın emrinde olduğu sürece meşruiyetini korumuş, sürdürmüş olur.

Ergenekon, Balyoz kumpasları ahlaksız bir Fetö hukukunun zorbalığıdır. İftira, şantaj, tecavüz, haydutluk, vatana ihanet, zorbalık, hırsızlık ne arasan işte bu vicdanı, maneviyatı, ahlakı çıkarılıp atılmış kadavra gayri meşru hukukun baskısı ile normalleştirilmişti.

Bu Cumhuriyetimize ve Türk milletine atılmış korkunç bir iftira ve yalandı. Bu hayasız yalan ve iftirayı halen canlı tutmaya çalışan Fetö artıkları, zayıf anları kollamaktadırlar.

Cumhuriyetimizin baş üstünde tuttuğu kadınlara yöneltilen aşağılayıcı iftiralar da Fetö ve benzeri oluşumların Türk toplumunda uzun süre kapanmayacak yaralar açmıştır.

Örneğin,

“Başkalarını yalan yere iffetsizlikle suçlayanlar içinizden bir güruhtur…iftiracılara gelince: onların her biri böyle yaparak işledikleri günahın yükünü taşıyacaklardır ve onlardan bu günahın işlenmesinde başı çekenleri acıklı bir azap beklemektedir….bu asılsız isnadı ileri sürenlerden iddialarını doğrulamak için dört tanık getirmelerini istemeniz gerekmez miydi? Çünkü bu tanıklığı sağlamadıkları sürece Allah katında yalancı olanlar işte böyleleridir”.[1]

Yalancılık ise, mümin olma sıfatını ortadan kaldırır. Çünkü başta zulüm ve baskı olmak üzere her türlü melanetin ocağı yalancılıktır. Yalancı olan ise, mümin olamaz.

İki türlü zorbalık, yalnızca hukuk ve insanlık bakımından değil, her açıdan haksız, mantıksız ve insafsızdır. En kötüsü ise, İslamiyet’e uygun olduğu şeklinde sanal bir kanaatin gittikçe yaygınlaştırılmış olmasıdır. Zorbalık yapmak ve zan üzere hüküm vermek, hiçbir dini gerekçeye dayandırılamaz. Bunlara maruz kalan ya da kalanların kimliği, inancı, mezhep ve meşrebi, işlenen cürüme cevaz gerekçesi olamaz, hiçbir şekilde işleyeni de haklı çıkarmaz. “İnanan ne yaparsa haktandır” anlayışı, ilk önce İslam dinine ters düşer. Müslümanlığı, “benden/bizden” başkasına her türlü haksızlık ve adaletsizlik mubahtır diye anlayan kim varsa, ya en basit din bilgisinden mahrumdur ya da Müslüman değildir. Çünkü zorbalık için hiçbir aklayıcı gerekçe yoktur.

Zorbalar ve önyargılılar bile, eylediklerini ahlaki erdemlere dayandırma çabasını elden bırakmazlar. Çünkü her insan, yaptıklarının erdemsizlik olduğu bilse bile, bunu erdemlerle aklamak gereksinimi duyar. Dinin kötüye kullanılmasında da aynı mantık işler. Peki, dini ve ahlakı bile kötüye kullandıklarını biliyorlarsa, bunlara karşı mücadele nasıl etkili olacaktır?

Ne olursa olsun, burada kötü niyet yanında bilgisizlik söz konusudur. Her ikisini de bilgiyle aydınlatmak üzere yenmek mümkündür. Bunun yolu, zorbalık ve kötüye övgüsünü dayandırdığı dini ve ahlaki ilkelerin, bu cürümleri açıkça reddettiğini vurgulamaktır. Ayrıca, hak ve adalet kavramları, bütünüyle sivil, hümanist kavramlardır. İslamiyet hak ve adaleti Tanrı’nın sınırları olarak belirler. Ama tersini söylemez. Yani Tanrı, hak ve adaletin sınırlarını oluşturmaz; Tanrı ne kadarsa hak ve adalet de o kadar değil; tam tersine, hak ve adalet ne kadarsa, Tanrı da o kadar demektir. Başka bir deyişle, zorbalık, zulüm, iftira, yargısız infaz, cinsiyet ayrımına dayalı baskı ve işkence vb. tümüyle hak ve adaletin çiğnenmesidir. Bunların çiğnenmesi, Tanrı’yı yok saymaktır. Hatta Kuran’daki birçok ayete göre, O’na düşmanlık etmektir. Dikkatleri şu noktada toplamak gerekir: Tanrı’ya düşmanlık, hak ve adalete düşmanlıktan geçer. Yoksa doğrudan Tanrı’ya düşmanlık edip sonra hak ve adaleti çiğnemek, İslam mantığını tersine işletmek demektir. Bu kavramları Kur’an, “sivil” şekliyle kullanır.

TAHRİKİN DE ZORBALIĞIN DA DİNİ VE CİNSİYETİ YOKTUR

Eğer cinsel tahrik varsa, bu yalnız kadına özgü değildir. Kur’an tahriki kadına yüklemeyi ve buna bağlı olarak onun üzerinde baskı ve şiddet kurmayı kesin bir dil ile yasaklar.

“İnanan erkeklere söyle, gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler ve iffetlerini korusunlar”[2] derken, namusun sırf kadınları ilgilendirmediği vurgulanmaktadır. Aynı uyarı eşit olarak kadınlar için de yapılmaktadır.[3] İki cins erdemlilikte eşittir. Erdemsizlik ve yasak olanı işlemek konusunda da aralarında herhangi bir fark yoktur. Zorbalık ve baskının erkeklere; mağduriyet ve mazlumluğun kadınlara özgülenmesi ayetlere son derece aykırıdır.

Önce kadınlara yönelik zorbalıktan başlayalım.

Türk toplumunda “söylem baskısı” yapılmaktadır. Mantık disiplinine göre burada “yanlış akıl yürütme” söz konusudur. Mantıkta buna “alakasız sonuç safsatası” denir. Latince karşılığı, “ Ignoratio Elenchi”, İngilizce karşılığı ise “ irrelevant conclusion” dır. Başka deyişe, “niyet başka, temellendiriş başka”dır. Zorbalık övülmekte, tüm kadınlar şüpheli sıfatıyla linç edilmektedir. İslam hukuk diliyle bunun adı, “umum söylenip hususun kastedilmesi”dir.

Nasıl mı?

Kadına bakmanın fitne korkusu yüzünden caiz olmadığı şeklindeki görüşte yer alan “fitne” gerekçesi yine aynı araştırıcı tarafından şu sözlerle tekrar ortadan kaldırılır. “ Bakma konusunda kâfir kadın da Müslüman kadın gibidir. Ancak kâfir kadının saçına bakılabileceğini söyleyenler de vardır. Süfyanü’s-Sevri, zimmî kadınların ziynetlerine (orasına burasına-ŞF) bakmakta mahzur yoktur. Bunun yasak olması fitne endişesindendir. Haram olduğundan değildir, der.

Tabloya bütün olarak baktığımızda bu görüşten şunu çıkarabiliriz: Yabancı kadına bakmak, dinen değil, toplumsal olarak ‘haram’dır ya da sakıncalıdır. Bu sakınca ‘fitne’ korkusundan kaynaklanır. Özde bu fiil haram değildir. İşte türban da, dinen değil, toplumsal ve siyasal açıdan farzdır. Dekolte ve türban söylemindeki baskının mantığında yatan da budur.[4]

Kadının evde dahi örtünmesine ilişkin görüş de aynı mantık içinde değerlendirilmelidir.[5]

İyilik kötülük, kadın-erkek demeden her iki cinsi için de geçerlidir. “Erkek olsun kadın olsun, iyilerle iyiler kötülerle kötüler uyumlu olabilecekler”dir.[6] Suçun da suçlunun da cinsiyeti yoktur. Ancak zorbalık, cinsiyet ayrımı yapmaktadır. Çünkü kadının ve “şüpheli”nin hukukuna el uzatmak, hiçbir sınır tanımadan sürekli zorbalık yapmak”[7] “zulüm ve baskı” olup “hak ve adalet sınırlarını ihlal etmek”tir.[8] Hak ve adalet sınırları Allah’ın sınırlarıdır.[9] Çünkü “hak[10] ve adalet sınırlarını bilerek ve isteyerek ihlal eden için şiddetli bir azap” vardır. "Düşmanlık eder” diyen kutsal Kitab’a kör ve sağırdırlar.

Oysa suçlanmak, yani “şüpheli” ya da sanık olmak ve şu ya da bu şekilde giyinmek ya da giyinmemek, kesinlikle “büyük günahlar” arasında geçmez. Küçük kusurlardan bile sayılmaz. Çünkü fıkıh literatüründe “küçük günahlar”, hukukun alanına girmez. Zulüm ve haksızlık anlamı taşımaz. “Allah’a eş koşmak, ana-babaya isyan etmek, adam öldürmek (haksız yere cana kıymak)[11], yalan yere yemin etmek, çocuğunu rızık korkusuyla öldürmek, komşunun ırzına göz dikmek, büyü yapmak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, suçsuz ve temiz kadınlara iftira atmak, mümin kardeşinin hakkına haksız yere tecavüz etmek” belli başlı büyük günahlardan olup bu liste yetmiş altıya kadar uzar gider.[12] Bunlardan birini ya da birden fazlasını işlemek, hem İslamsızlık, hem de insafsızlıktır.

KUL, ALLAH HAKKININ BEKÇİSİ DEĞİLDİR

İslamiyet’te iki temel haktan söz edilir: Allah hakkı ve kul, yani insan hakkı. Peki, Allah’ın hakkı nedir? İnsanın hakkı nedir?

“Kıyamet Günü’nde Allah katında üç çeşit zulüm dosyası açılacaktır:

1.Allah’a eş koşmak. Büyük günahların başında geldiğini anımsayalım. Allah kendisine eş koşulmasını affetmez.[13]

2.İnsanların birbirlerine yaptıkları zulümdür. Allah bunun peşini bırakmayacaktır.

3.İnsan ile Allah arasındaki zulümdür ki affedilebilir.[14]

İnsan ya da Allah hakkı denince, kadın-erkek ayırımı yapılmaz. Çünkü “Kıyamet Günü, Allah, kendi hakkını tüm erkek ve kadınlara bağışladığını”, ancak insan haklarını konusunu insanların kendi aralarındaki sulha bıraktığı” belirtilir. İnsan-Allah arasındaki günahlar küçük, insan-insan arasındaki haklar ise büyük günahlardandır. Küçüğü, Allah’a ait olduğu için, affedilebilir. Ancak büyük olanı, mağdur insanın affına bağlıdır. Aksi halde Allah, kul adına mağdurun hakkından geçmez.[15]

İnsanın insan üzerindeki hakkını ancak insan ödeyebildiğine göre, zulüm ve baskı, Allah’tan değil, insandan kaynaklanmakta denilebilir. Kul, kendi hakkını korumakla yükümlü iken, kalkıp da Allah’ın hakkını savunması, Allah’a saygısızlıktır. Bunun adı din istismarı olur. Allah yerine geçip insanlardan hesap sormak, en hafifinden O’na eş koşmak; eş olmaya çalışmaktır. Bu ise, hem O’na hem de insanlara zorbalık yapmaya kalkışmak demektir. Allah adına kullardan hesap sormak; intikam almak demektir. Her türlü aracı kullanarak insanları yargısız infaza tabi tutup hukuk ve ahlak erdemleri adına tanrısal makam adına hesap sormak, cezalandırmak, zorbalığa övgüdür. Atılı suçtan linç etmektir. Bu ise, insanın kendini Allah yerine koyması kadar “büyük bir günah”tır. Ülkemiz, cinsiyette kadına, hak ve adalette hem kadına hem de erkeğe yönelik zorbalık ve linç örneklerini gün geçtikçe daha çok yaşamaya başlamıştır.

ZORBALIĞIN ZİHİNSEL KAYNAKLARI

Türkçemizde “zanlı”, “şüpheli” ve “sanık” kavramları genellikle hukuk biliminde yaygın olarak kullanılmaktadır. Ahlak hukuk ilişkisinde, başka bilimlere ve disiplinlere göre çok farklı bir yapı söz konusudur. Ahlakın alanı hukuktan daha geniştir. Hukuk daha dardır. Buna göre, her ahlaki olan hukuk kapsamına alınamaz. Ama her hukuk kapsamında olan, ahlakın alanı içindedir. Yani, hukukçular ahlaka ve etiğe aykırı karar alamazlar. Ahlakçılar da hukuka aykırı erdem koyamazlar ama hukukun dar alanı içine sıkışıp kalmazlar. Yani ahlaki olarak verilen bir hüküm, aynı zamanda hukuksal bir yargı olmayabilir. Ama her hukuksal yargı, ahlak ilkeleriyle uyuşmak zorundadır. Aksi halde “ahlak dışı” bir hukuk”la karşı karşıya kalırız.

Zan, hiçbir kanıt sağlamaz. Zanla yargılama, İslamiyet’e göre kesinlikle haram kılınmıştır. Zan ve önyargı, kişinin özel hayatını araştırmaktan başlar; hayatının tümüne kast etmeye kadar varır. “zanlı”, şüpheli” veya “sanık”, zan ve tahmine dayalı olarak suçlu ilan edilemez.

“Ey inanca ermiş olanlar! Eğer bir yoldan çıkmış (fasık) size bir haber getirirse onun doğruluğunu (iç yüzünü) araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz”[16]

“Ey inananlar! Zandan çok sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli şeylerini araştırmayın; biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi?” [17]

Telefon dinlemeleri, yandaş basında kişilerin özel hayatlarına ilişkin iftira ve karalama kampanyaları bu ayetin kesinlikle haram kıldığı fiillere en somut örneklerdendir.

Amerika’dan Türkiye’ye sürekli iftiralar atan ve onca insanı Ergenekon ve Balyoz denilen örgütlerin üyesi olmak iftirasıyla zan altında bırakan Tuncay Güney ve buradaki destekçi yazar-çizerlerinden daha somut fasıklar güruhu olmamıştır. Zanna dayalı yargılamalarla nice insanın evi basılmış; nicesi daha suçunu bile bilmeden tutuklanmış ve nicesi de hücrelere tıkılmıştır. Fasıklar, yalan haber ve iftiralar üretmişler; cemaat, bu fıskı, din adına aklamayı ibadet saymış ve saymaktadır. Hâlbuki İslam dini cemaat dininden çok farklıdır. Çünkü İslam dini iftiraya, zanna ve önyargıya savaş açmaktadır. Bir ahlak ve erdem dini olarak, tarih boyunca, taklitlerine karşı hep kazanmıştır. Cemaat dini İslam dininin post-modern taklidinden başkası değildir. O da yenilecektir.

HAKSIZLIK VE ADALETSİZLİKTEN YÖNETEN DE YÖNETİLEN DE SORUMLUDUR

Diğer taraftan, Mümin olmak, İslam dinine göre, her zaman haklı olmak anlamına gelmez. “Ölçü, din ve şeriat mı” sorusu da anlamsızdır. Çünkü aşağıdaki ayette haklılık, din ve iman derecesine göre değil, tamamen “sivil” bir ölçüye, yani adalete göre belirlenmelidir.

“Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse, aralarını adaletle düzeltin ve her işte adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah adil davrananları sever.”[18]

Demek ki insanlar hakkında hüküm verirken “din, dindarlık, şeriat ya da muhafazakarlık” ölçütleri değil, sadece adalet geçerli ve meşru bir kriter olmaktadır. Zan ve tahmin, önyargıların zihindeki ürünleridir. Zan, zihnin tutsaklığıdır. Zamanla kalbi de etkiler ve ilk tahrip edeceği değer, Allah inancıdır. Bundan şirk doğar. Şirk yani Allah’a eş koşmak ise, zan ve tahminin gayri meşru çocuğudur. Gayrı meşru çocuğa atalık iddiası ise, ahlaken kötü; hukuken de “geçersiz”dir..

Şu ayetler, içeriğinde zan ve tahminin, Allah’a şirk koşmakla başladığını; insanlara da zulüm ve baskı olarak uzandığını açıkça vurgulamaktadır:

Unutmayın ki, göklerde ve yerde kim varsa hepsi ister istemez Allah’a aittir, hal böyleyken Allah dışında tanrısal nitelikler yakıştırılan varlıklara yalvarıp yakaran kimseler böyle yapmakla neye uyuyorlar, sadece zanna uyuyorlar; yalnızca tahmine dayanıyorlar”.[19]

Cemaat ve dini liderler, Allah’tan başka tanrısal nitelikler yakıştırılan kimselerdir. Onlar da en az bağlıları kadar insandırlar. O halde, onlarda tanrısal güçler vehmetmek, onları Allah yerine koymaktır ki, bu zan ve tahminin insanı şirke götürmesi demektir. Bunlar da kendilerini zamanla Allah vekili sanıp hükümler vermektedirler. Oysa Allah katında bu davranış ve zanlarından dolayı cezalandırılacaklardır. Bu cezadan, onlara ilahi güçler ve nitelikler yakıştıranlar da muaf olmayacaklardır:

“İşte, Rablerinin ayetlerini reddeden, O’nun elçilerine başkaldıran ve hak-hakikat düşmanı her inatçı zorbanın koyduğu yasaya boyun eğen Ad toplumunun sonu böyle oldu”.[20] Çünkü zorbanın koyduğu yasalara uymak da zorbalığa suç ortağı olmaktır. Bu bir zulümdür. “Zulüm ve baskı ise, öldürmekten kötüdür”.[21]

Allah’a ortak koşmayan, zulüm ve baskı yapamadığı gibi, zorbalık ve linçin de yanında yer alamaz. Zulmün affedilmemesi, adaletsizliğin kaynağı oluşundandır. Adaletsizlik ise, Allah’a eş koşmakla başlar; insanlara zorbalık yapmaya ve iftira atmaya kadar dallanıp budaklanır. Zulüm bir alışkanlığa dönüşür. “ Zulüm işlemeye şartlanmış olanları Allah asla affetmeyecektir”. [22] İftira toplumuna dönüşmek ve uydurma haberlere dayanarak Allah’a ve insanlara zulüm yapmak, bir toplumu felakete sürükleyecektir.

“Hiçbir gerçek bilgiye dayanmadan kendi uydurduğu yalanları Allah’a isnad eden, böylece insanları saptırandan daha hain kim olabilir? Unutmayın ki Allah, böyle zalim bir halka doğru yolu göstermez”. [23] Allah’a yine O’nun adına yalan uydurmak; Müslüman’ı Müslüman’a kırdıracak kadar bu yalanı savunmak, İslam ülkelerinde yerleşik bir gelenektir. İslam ülkelerinin asırlardır iflah olmaması, gün yüzü görmemesi, huzur nedir bilmemesi başka nasıl açıklanabilir?

Yalnızca yönetenler değil, yönetilenler de hak ve adaletten sorumludurlar.

“Ve gerçek şu ki, Biz Musa’yı ayetlerimizle ve apaçık bir yetkiyle Firavun ve onun seçkinler çevresine gönderdik. Ama berikiler, Firavun’un hükmüne boyun eğdiler oysa Firavun’un hükmü hiçbir şekilde sağduyu ürünü değildi”.[24]

Hem yöneten, hem de yönetilenler eşit derecede sorumludur, hiç kimse bütün suçunun, statü olarak kendisinden üstte bulunan kimselerin verdiği emirleri körü körüne yerine getirmek olduğu mazeretiyle bu sorumluluktan kendini kurtaramaz.[25]

ADALETİN DE ADALETSİZLİĞİN DE CİNSİYETİ, DİNİ VE IRKI YOKTUR

Bu kavram hiçbir ırka, dine ya da cinsiyete ait değildir. Başka bir deyişle, adalet veya adaletsizlik, din, ırk ya da cinsiyete göre işlemez. Sadece hak ve haksızlık ölçülerine göre geçerli olur. İslamiyet bu ilkeleri olduğu gibi benimserken kan bağından bile üstün tutar.

“Siz ey iman etmişler! Sizin, ebeveyninizin ve akrabalarınızın aleyhine de olsa, Allah rızası için hakikate şahitlik yaparak adaleti gözetmeye azmedin. O kişi zengin de olsa fakir de olsa, Allah’ın hakkı onların her birinin hakkının önüne geçer. Öyleyse, kendi boş arzu ve heveslerinize uymayın ki adaletten uzaklaşmayasınız. Çünkü eğer hakikati çarpıtırsanız, bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” [26] Çünkü adalet, hem Allah’ın hem de insanların sınırlarıdır. “Gerçek şu ki, Allah adaleti ve iyilik yapmayı, yakınlara karşı cömert olmayı emredip utanç verici ve arsızca olanı, akıl ve sağduyuya aykırı olanı ve azgınlığı, taşkınlığı yasaklıyor”. [27]

İslamiyet, adalete din, ırk ve cinsiyet adresi vermemektedir. Aksini düşünen, dindarlık, cinsiyet ve ırk ölçütlerini adaletin ölçütü yapan herkes, önce mensubu bulunduğu dini yalanlamaktadır. Kendi dinini yalanlayan da Müslüman değildir. Klasik İslam kelamı böyle bir davranışın en azından münafıklara ait olduğunda hemfikirdir. Ayette adalet ve iyilik, hiçbir şarta bağlanmaz. Yakınlarımız için de herhangi bir din şartı aranmaz. Hiçbir ön koşul öne sürmeksizin onlara cömert olmak durumundayız. Utanç verici ve arsızca olan her şey, adaletsizlikle, baskı ve haksızlıkla aynı şeydir. Akla aykırı olan, azgınlıktır, taşkınlık yapmaktır. Bu iki kötü nitelik, insanın kendini tanrılaştırmasıdır. Bu yüzden O’na şirk koşmakla aynı şey olduğu için, zulümdür, zorbalıktır. Her şeyin yaratıcısına böyle davranan bir kimse, yaratılanlara neler yapmaz ki…”Çoğunluk bizde. O halde biz ne yaparsak yapalım haktandır” demek, azgınlık ve taşkınlıktır. Zulüm ve baskı bu kötü ahlaki niteliklerden doğar.

İslamiyet zorbalığı yasaklar. Zorbalığa övgüyü lanetler. Yargısız infazı, Allah’ın kendi sınırları olarak ilan ettiği hak ve adalete düşmanlık sayar.

Birini ya da hepsini birden yapan, acaba kendini Müslüman sayabilir mi?

İnsan olamayan İslam olabilir mi?

İslam olmayandan Müslümanlık beklenir mi?

Hak ve adaleti tersinden okumak, şirktir. Çünkü bu iki değer, baştan başa Allah’ın sınırlarıdır. Sınırı çiğneyenler, O’na savaş açmış demektir.

[1] 24 Nur 11, 13.

[2] 24 Nur 30.

[3] 24 Nur 30.

[4] Geniş bilgi için bkz. Şahin Filiz ,Siyaset-Tarikat Gölgesinde Din ve Kadın, Aydın Toplum Y. Ank. 2008, ss. 80, 81 vd.

[5] Bkz. Faruk Beşer, Fıkıh Açısından Avret ve Örtünme, s. 103.

 

[6] 24 Nur 36.

[7] 42 Şura 130.

[8] 2 Bakara 61, 83, 191, 217; 3 Al-i İmran 112; 6 Maide 70, 78.

[9] 3 Al-i İmran 162.

[10] 2 Bakara 178.

[11] 25 Furkan 68.

[12] Buhari-Müslim (Şa’bi’nin Abdullah b. Amr’dan rivayeti); Buhari, Eyman, 16; Müsned, II/201; Buhari, Edeb, 6; Müslim, ;man, 143; Tirmizi, Şehadet, 3; Buhari, Tefsir; Müslim, İman, 142; Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 26; Müsned, I/434; Buhari, Hudud, 44; Muslim, İman, 145; Ebu Davud, Vesaya, 10; Ebu davud, Edeb, 40; Müsned, I/190 (İbn Kayyım el- Cevziyye, Medaricu’s-Salikin, İnsan Y., İst. 1990, I/ 255).

[13] 4 Nisa 48.

[14] Bkz. İbn Kayyım el-Cevziyye, I/256.

[15] Bkz. İbn Kayyım el- Cevziyye, I/256.

[16] 49 Hucurat 6.

[17] 49 Hucurat 12.

[18] 49 Hucurat 9.

[19] 15 Hicr 96.

[20] 2 bakara 191.

[21] 2 Bakara 217.

[22] 4 Nisa 168.

[23] 6 Enam 144.

[24] 11 Hud 96.

[25] Bkz. Muhammed Esed, Kuran Mesajı, Çvr. C. Koytak-A. Ertürk, İşaret Y., İst. 2000, s. 445.

[26] 4 Nisa 135.

[27] 16 Nahl, 90.