Havan dövücünün hınk deyicisi

Jale Ak yazdı...

Havan dövücünün hınk deyicisi

Bir insanın işini çok iyi yapması, toplumsal kuralları ihlâl edebileceği anlamına gelmezdi eskiden. Çünkü toplumsal kurallar, üretim ilişkileri dâhilinde gelişmiştir. Emeğin birlikteliği, kuralların çerçevelerini çizmiştir.

Üretimin bitmeye başladığı yerlerde, üretim zamanına ait olan kurallar zinciri de değişime ve deformasyona uğramaya başlar. Kavram aynı kalsa da içerik farklılaşmıştır. Bu yüzyıl, geçen yüzyılın son çeyreğinden beri bitirilen üretimin kavramsal dönüşümünü yaşıyor şimdi.

Ahlâk dışılık ve kuralsızlık, artık kuralın kendisi olmaya başladı bu yüzden.

İş’in bile sorgulanırlığı yitti gitti neredeyse. Adam o işi yapıyorum diyorsa, kimse nasıl yaptığını sorgulamaz ya da sorgulayamaz oldu. Peki, ne kaldı? Kartvizitler. Üzerinde ne iş yaptığı yazılı olan kâğıt parçaları. Bu gözler o yüzden görmedi mi zaten üzerinde “bilmem kimin kocası” yazan bir kartviziti?

Havan dövücünün hınk deyicileri önemli adamlardır. O yüzden de mühür vuran bu adamları, işini iyi yapanlardan seçerler. Ama sadece işini iyi yapması da yetmez. Kitlelerin onu sevmesi de gerekir. Bu yüzden kitlenin üretim dışında cemleştiği, konserleri ve stadyumları dolduran o ünlülerdir bu isimler.

Türk Sineması yerine Türkiye Sineması dedirtildi önce bu tayfaya. O yemedi tabii. Bu kez 'Yerli Sinema' gibi güdük bir ad takıp, öyle demeye başladılar. Seksen darbesi, gerçekten de yediğimiz bu darbeler ve hançerler yanında neredeyse masum kalacak.

Darbe öncesi üç aşağı beş yukarı bir solcu görünüşü vardı. Sınıfının bilincine sahip, giyim kuşamında şatafat olmayan insanlardı ekseriyetle solcular. Sonra bir de baktık, solcu ağabeylerin ellerinde Amerikan sigaraları, solcu ablaların gerdanlarında pahalı mücevherat, ama buna karşın batik desenli bir elbise. Sol, bu fiyakalı ve renkli görünüşle beraber “şahlanırken”, bir de baktık bambaşka bir sınıfı temsil eder hale gelmiş. Ama adı sol, yersen. Türk solu denmesinin ne kadar da ayıp olduğu, ama buna mukabil Kürt solu demenin ne kadar da “onurlu” bir şey olduğu kakalanıyor. Kime? Türk Milleti’ne. Yerli sinema adını taktıkları zihin fukarası ucube, böylelikle başlıyor bize kırsal filmlerini yemlemeye. Bir filmler bir filmler ki, sanırsınız bu memlekette köylük kırsallık yer sadece doğu ve güneydoğu’da mevcut. Diğer her yer şehir olmuş memlekette haberimiz yok. Yedirilen yutturulan yemezseniz gargara yaptırılan her tür “sanat” faaliyeti bölücülüğe hizmet ediyor. Kazara Karadeniz köylerinden birinde bir film çekiliyorsa da o film oranın Pontus Rum’undan arta kalan ve yine iç ve dış düşmanların memleketi bölme iştahına çanak tutan bir içerikle iteleniyor.

Sosyalist ülkelere bir gidin bakın bakalım oradaki sanatçılar nasıldı? Sizin yaptığınız gibi mi yapıyorlardı? Düşünebiliyor musunuz Şolohov’un Başkurt’ların özgürlüğü için bir senaryo yazdığını? Ya da düşünebiliyor musunuz, Şura’nın(Sovyet’in) Avrupa’daki ülkesi Bulgaristan’da Lili İvanova’nın oradaki Türkler için besteler yapıp gözyaşları içersinde şakıdığını? Tabii o minik bir serçe değil öyle şakısın. O da Şolohov gibi bir devlet sanatçısıydı ve işinin emekçisiydi. Sanat emekçisi yani. İş üreterek çalışarak olunuyordu şurada sanatçılık. Bizdeki gibi ilham gelerek filan değil. Ama bizde bu en yüksek, en asil duygu insanları, bir tür vahiy gelmesi, ilham gelmesi işini de, gitgide libarelleşen ve dincileşen bir ortamda, adeta camışların kendilerini güneşte çamurlarda yuvarlanırken iyi hissetmesi gibi bayağı güzel benimsediler. Bizim sosyalist sanatçılara çok iyi geldi bu vaziyet. Übermenj ya onlar, üstün insan ya, o yüzden. Üstelik bu üstünlük hınk derken, bütün bir kitlenin dut yemiş bülbül gibi susmalarını ve gıklarını bile çıkartamamalarını da sağlıyorsa, daha ne?

Şimdi "Cehape" bu ülkenin Mehmetçiğine fakir fukara askerine kurşun sıkan teröristlerin uzantılarıyla hoşbeş olacak, iş tutacak, Anayasanın ilk dört maddesine kafayı takıp memleketi bölmek isteyecek, sonra bu pisliğe ortak olmak istemediği için partiden üç kişi istifa etti diye, en sıkı solcumuz o üç isme kafayı takacak ve “bizi kandırmaya ne hakkınız var” diye ayar verecek ha? Bak sen! Oysa ne kadar severiz yaptığı işleri değil mi? O film müzikleri ne kadar da iyidir. Ama bir sanatçı, memleketine değil dış mihraklara hizmet etmeye başlamışsa, bu millet onu da o şekilde değerlendirmeye alacaktır. Türk Milleti’nin zekâsını kendi belirlediğiniz zeka düzeyine indirgemeyin.

Halkların kardeşliği yaşasın diye inim inim inleyenlerin ağızlarından bir kez olsun Türk Halklarına ilişkin bir teşviş bir panik duyanınız var mı? Güney Azerbaycan Türkleri için meselâ, meselâ Başkurtlar, Tatarlar, Türkmenelililer, Uygurlar, Afganistan’daki Kızılbaş Türkler… Daha saymayayım. Nasıl olsa duymayacaksınız. Hadi belki bunlar bizim boyumuzu aşar filan diyorlardır, göçmen işçiler konusuna gelelim o halde. Çünkü yazıya üretim ilişkileri diyerek başladık.

Türkiye neoliberalleşen her ülke gibi burjuvanın göçmen işçiler konusundaki iştahını kabartmıştı. Üç kuruşa köle emeği. Ve yıllardır ülkemize Orta Asya’dan Türk göçmenler geliyorlar çalışmaya. Ben ne çok çakma solcu gördüm biliyor musunuz, bu insanları evinde bağında bahçesinde it gibi çalıştırıp, bir de “bunlar tembel, doğrudüzgün çalışmıyorlar, hırsızlar, uğursuzlar, şöyleler, böyleler” diye hor görüp emeklerini sömürenleri. Ama öte yanda statüsü göçmen işçi olmayan ve geçici olmasını umduğum sığınmacılar için göçmen işçi güzellemeleri hatta senaryoları yazıp filmlerini çekenler var. E çekmesinler demiyorum, mağduriyet nerede ne şekilde ve kime karşı olursa olsun aynıdır. Çeksinler, çekecekler elbette. Ama sadece soruyorum o sanatçılara neden tecavüz edilip öldürülen Nadira Kerimova için bir film, acıklı bir şarkı yapmıyorlar? Cevap belli. Çünkü Nadira bir Türk kızıydı. Özbekistanlı bir Türktü o. Yapmazlar! Türkmenistanlı, Azerbaycanlı, Kırgızistanlı, Özbekistanlı ne çok göçmen işçi var oysa. Ve nasıl sömürülüyorlar o merdiven altı atölyelerde, beş yıldızlı otellerde. Neden onlar yok sayılıyor işçi emekçi olmalarına karşın? Madenlerde inşaatlarda ölenler var. Fahişe edilip öldürülenler var. Neden kimsenin kılı kıpırdamıyor? Cevap, çünkü  onlar da Türk.

Üretimin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için gitgide bitirildiği ve göçmen işçilere, sığınmacılara ve mültecilere devredildiği bir memleket haline dönüştürüldük. Bu keşmekeşte ikiyüzlülük ve ihanet her yerden üzerimize yağıyor. Ayrıcalıklıların hançerleri koca memleketin bedeninde irili ufaklı deşikler açıyor. Üretim ilişkileri zamanına dair ne kural kaldı ne ahlâki değerler. Roma İmparatorluğu, boğaz tokluğuna yaşayan “özgür” halkını sürekli diri tutmak için arenada düzenlediği acımasız, ölümüne gladyatör maçlarıyla kandırıyordu. Bu şekilde içgüdülerini güdüyordu. Bizim arenalarda şimdilik ölümüne maçlar olmuyor ama, kendini yarı tanrı sananlar aslında bu sistemin kölesi olduklarının farkında bile değiller. Onlar orada gövde gösterileri yapıp, halaylar çekerken bilsinler ki, ayrıcalıklı kölelik, köle oldukları gerçeğini değiştirmiyor.

İhanetinize de ikiyüzlülüğünüze de asla ortak olmayacağız.