Hayatın 'Şeyma Subaşı' sorusu

Zekiye Yaldız yazdı...

Hayatın 'Şeyma Subaşı' sorusu

Bütün sınavların en son ritüeli test kitaplarını yakmaktır. Uzun yıllar sonra Görevde Yükselme Sınavına hazırlandığım o iki yılı ömrümce unutamayacağım. Mide bulantısı, uykudan ağlayarak uyanmak, umutsuzluk, başarısız olma korkusu, her an vazgeçmeye çalışmak, en saçma dizilerin bile çekiciliğinin artması, sokakların, güneşin, kırların, parkların dayanılmaz cazibesi, destek olmaya çalışanlara fırça atıp sonra pişman olmak… Kırklı yaşlarımda yeniden yaşadığım sınav fobisini lise giriş sınavına, üniversite giriş sınavına giren çocuklara bakarken tekrar tekrar mide bulantılarıyla hatırlıyorum.

Sınav sürecinde kader ortaklığından nerdeyse kardeşliğe ulaştığımız, birbirimizi rakip görmeyip bulduğumuz soruları, sınavda işimize yarayacağını düşündüğümüz ufacık bir bilgiyi ekmek bölüşür gibi paylaştığımız sevgili arkadaşım Nalan’la sınav çıkışı kendimizi attığımız kafede içtiğimiz kahveden daha lezzetlisini  hayatım boyunca hiç içmedim. Durup durup sarıldık birbirimize. Gözlerimiz, kah dolu dolu kah ışıl ışıl birbirini bulup yaşadığımız acılı ders çalışma sürecinin bilinçaltımızda yarattığı korkuyu yüzeye çıkarma mutluluğuyla bakıyorlardı.

Korkuyorduk çünkü; başarısız olma ihtimali çalıştığımız ortamdaki bilmiş algımızı yıkıma uğratır, kimse bize saygı duymazdı. Korkuyorduk çünkü; saygın olmanın emek harcayarak, didinerek, uğraşarak başarıya ulaşmakla mümkün olduğuna inanıyorduk hâlâ. Kim ne derse desin, dünyada başka bir yol bilmiyorduk. Bir başın dimdik olabilmesi, omuzların arasında kaybolup gitmemesi için hak edilmiş, uğraşılmış, bazen incelikle bazen direnişle, helâlinden kazanımlarla mümkün olduğunu düşünüyorduk. Bize bu bilinci ve sorumluluğu aşılamıştı çünkü Cumhuriyet. Rol modellerimiz o yollardan geçen öğretmenlerimiz, sanatçılarımızdı.

Şimdilerde üniversite sınavına hazırlanan bir genç kızın her gün önüne başarılı diye gösterilen rol modellere baktığımda onların yerinde olmak istemiyorum. Bir kutu açmayla açmama arasında başlayan serüveninin bir milyarden boşanıp başka bir milyarderle hayatını birleştirme teklifi almayla devam etmesi, bu teklifin, kilosu karatında bir pırlanta yüzükle İbiza’da yapılmış olmasının on sekiz yaşındaki genç bir kızın muhayyilesinde nasıl bir etkiye neden olduğunun iyi anlaşılması gerekiyor. Üniversitede zor bir final haftasında her zaman bizi esprileriyle yere seren bir arkadaşımın dediğini hatırlıyorum: “Anneme, neden beni okutmaya çalıştın ki,  keşke Sibel Can gibi dansöz olsaydım diye çok kızdım.”  Ama bizim zamanımızda yüceltilmiyordu bu tip işler. Şimdi tek saygınlık aracı para. Para varsa güzel de oluyorsun, kitabın çok da satıyor, saygın da oluyorsun… Buna nasıl direneceğiz peki?

Ankara’nın sosyal hayatı Çukurambar’a taşındıktan sonra çok şey değişti. Sinema, konser, tiyatro, kitap fuarları gibi kültürel faaliyetler, bir çay ocağında diz dize oturup idealizm, felsefe, sanat tartışmalarının yerine kocaman masalarda adını telaffuz edemediğimiz renkli içecekler eşliğinde yapılan laklak daha cazip geliyor gençlere. Giyilen kıyafetlerde marka takıntıları, herkesin aynı zevksiz çantaya sahip olmak için yarıştığı, giderek kişiliksizleşen, tek tip insan türü doğdu. Son yirmi yılda dindar nesil yetiştirmek için çıkılan yol, pudra şekeri yalamakla sonuçlandı. Son model arabalar, şatafat, tuhaf kılıklar… Kulaktan kulağa konuşulan üniversiteli kızların bir gece iyi bir arabayla gezmek, güzel bir kıyafet, bir miktar lüks için züppe zenginlere yem oldukları dedikoduları… Dindar neslin tanrısı para ve lüks. İbrahim var mıdır bu putu kıracak bilmiyorum.

Şimdi yeniden emeği sevmek, yüceltmek, öğrenme hazzını bütün hazlardan üstün görmek nasıl mümkün olacak? Pandemi’den ne halde çıkacak genç insanlar? Uzak semt yoksulları nasıl direnecek hayata?

Işıltılı gözleriyle sınavdan çıkmış çocukların görüntülerine bakarken içimden bir şeyler kopuyor sanki. Eğitimli genç işsizleri gördükçe utanıyorum. Nasıl bir çağa denk geldik diye öfkeleniyorum. Bir iğde ağacının altından geçerken, bir ıhlamuru koklarken, hanımelilerin baygın kokuları her yanı sarmışken lağım patlamış gibi etrafa saçılan kokular arasında bu nahif dertler pek de kimselerin ilgilendiği şeyler değil. Hep bir “büyük resim” hikâyesi sunuluyor. Büyük resmi gören parlak takım elbiseli büyük büyük adamlar sabahtan akşama bir şeyler anlatıyorlar. Sürekli seçimler, oylar, olaylar… Kimsenin “Üzgün, kara, ayaklanmaya hazır…” çocukların gözlerine bakacak vakti yok.

Sınavdan çıkan çocukların mide bulantılarının ancak o test kitaplarını yakarak geçeceğini biliyorum. Sınav sonuçları açıklanıncaya kadar dizler titreyecek, eller titreyecek, tırnaklar kemirilecek, uykular bölünecek.

“Andre Gide’in “Yaşam, zalim bir öğretmendir. Önce sınav yapar, sonra ders verir.” diyerek hatırlattığı gibi, bugün lüks sınavından geçenlerin alacağı dersleri de göreceğiz. Yeter ki helâlin tadını unutmayalım.