Hegemonik dini söylemler ve kutuplaşma

Yiğit Kalcı yazdı...

Hegemonik dini söylemler ve kutuplaşma

Türk Toplumu, iki dünya savaşı arasında verdiği milli mücadele ile küllerinden doğarak tarih sahnesine çağdaş, demokratik ve laik bir devlet çatısı altında farklı bir vizyonla çıkmış olsa da kültürel ve tarihi kodları, Orta Doğu toplumlarının kabullerinden tam anlamıyla soyutlanmasına izin vermemektedir. İslam’ın temel ilkeleri ve Arap Kültürü’nün iç içe geçmesi ile şekillenen yaşam tarzının, tümüyle ‘’Din’’ olarak algılanması ve topluma dayatılması sonucu ortaya çıkan sosyolojik problemler, ülke sınırları içinde yaşayan her bireyin huzurlu bir yaşam sürebilmesi adına yeniden yorumlanmalı ve ‘’din’’ ile ‘’gelenek’’ keskin çizgilerle birbirinden ayrılarak yeni bir yaklaşım hâkim kılınmalıdır. Din ile geleneğin iç içe geçmesi, insan doğasının bir getirisidir ve son derece normal bir durumdur. Bir dinin, içine doğduğu dünyanın kültürel değerleri ile bütünleşik bir hal alması, o dünyanın kodları üzerinden bir söylem geliştirmesi ve kendinden önceki kabulleri referans göstermesi yadsınamaz. Aynı coğrafya üzerinde varlık gösteren her din sistemi, bir önceki dini güncellemek ve zaman içinde insan eliyle deforme edilmiş alanları (özellikle yaratıcı kudretin paylaşımsız birliği yani tevhit noktasında) yeniden yapılandırmak gibi iki temel amacı taşımakla beraber, toplumsal ve dinsel alanlarda sakınca görmediği hiçbir kültürel değeri kaldırmak yahut değiştirmek gibi bir eğilim içinde olmamıştır. Bu noktadan hareketle söyleyebiliriz ki Sami geleneğin son halkası olan İslam’ın kutsal metni olan Kur’an, hareket merkezine, tevhidin yeniden tesis edilmesini ve toplumun dini, siyasi veya örfi gerekçelerle benimsediği insanlık dışı uygulamaların sonlandırılmasını, ritüellerin amacına uygun olarak ifa edilmesini almıştır. Buna karşın, yedinci yüzyıl Mekke’sinin gelenek havuzu içinde yer alan ancak coğrafi, dini ve sosyal bakımdan sorun üretmeyen hiçbir alana müdahale etmemiştir. Yeni inanç sisteminin kadim kültürle bir araya gelerek oluşturduğu sentezin, doğal sürece bağlı biçimde kurumsal bir yapı olarak varlık göstermesi de kaçınılmazdır. Bu yapı, Mekke’den Medine’ye (O dönemki adıyla Yesrib) hicretin (Miladi 622 ) ardından kurulan İslam Devleti’dir. Hz. Muhammed’in ve önde gelen sahabelerinin, Mekke’nin idaresini elinde bulunduran soylu sınıfa karşı verdikleri çetin mücadelenin ardından ( Bedir, Uhud ve Hendek gibi üç büyük savaşın tarafları, karşı tarafla aynı kabileye ve ailelere mensup kişilerden oluşmaktadır.) Mekke’nin fethi ( Miladi 630) ile beraber, yeryüzünde insan eliyle yapılan ilk mabet olarak kabul edilen Beytullah’ın (Kâbe) da yer aldığı Mescid-i Haram’ın idaresini ele alarak bu yeni devletin kurumsal yapısını güçlendirmişlerdir. Mekke’nin fethi, manevi değerine ek olarak, uluslararası ticareti kontrol etmek ve bölgede varlık gösteren toplumlar üzerinde siyasal otorite kurmak anlamına gelmekteydi. Hz. Muhammed ve çağrısına kulak veren takipçilerinin baskı ve zulüm dolu Mekke yıllarının ardından kurdukları bu yeni devlet, ‘’Ensar’’ adı verilen Medine yerlilerinin, geçmişte savaştıkları erk sahiplerinin ve bölgede yaşayan farklı inançlara sahip irili ufaklı kabilelerin tek bir otorite altında birleşmesi anlamına gelmekteydi. İslam’ı kabul eden ve etmeyen ancak İslam idaresi altında yaşamayı sürdüren grupların statüleri de birbirinden farklıydı. Tüm bu grupların belirli prensipler ve yasalar çerçevesinde bir arada yaşamaları, farklı dönemlerde kaleme alınan ilkelerin birleştirilmesi ile oluşan ‘’Medine Sözleşmesi’’ ile mümkün olmuştur.

Hz. Muhammed’in vefatının hemen ardından, yürüttüğü devlet başkanlığı görevinin kime devredileceği konusu gündeme gelmiş, Ensar’dan bir grubun Beni Saide Gölgeliği olarak bilinen alanda, Hazrec Kabilesinin önde gelenlerinden Sa’d bin Ubade’yi yeni devlet başkanı olarak seçecekleri haberinin alınması üzerine Ebubekir ve Ömer, bir grup muhacir (Mekke’den Medine’ye göç eden gruba mensup kimseler) ile birlikte Beni Saide’ye ulaşarak, Ebubekir’in devlet başkanı olması noktasında anlaşmaya varılmasını sağlamışlardır. Bu karar, peygamberin kızı Fatıma’nın ve Ali’nin de dâhil olduğu Ehl-i Beyt ( Peygamberin hane halkı) tarafından haklı gerekçelerle hoş karşılanmamıştır. Peygamberin cenazesi defnedilmeden bu tarz bir siyasi manevranın, üstelik hane halkının görüşü alınmadan gerçekleşmesi, fırsatçılık olarak algılanmıştır. Buna karşın Ebubekir ve Ömer, bu kararın siyasal otorite boşluğuna yol açmamak ve devlet idaresini Ensar’a bırakmamak adına alınmış bir karar olduğunu öne sürseler de bu gerekçeler, Ehl-i Beyt’i ikna etmeye yetmemiştir. Günümüze kadar devam eden Şii – Sünni ayrışmasının temelleri, Ali’nin emirlik hakkının Ebubekir, Ömer ve ardından Osman tarafından gasp edildiği görüşüne dayanır. Şii doktrin, Mekke ile Medine arasında yer alan Gadir-i Hum bölgesinde (Miladi 632) Hz. Muhammed’in vekil olarak Ali’yi tayin ettiği iddiasını savunmaktadır. Sünni doktrin ise, Hz. Muhammed’in kendisinden sonra Ali’yi tayin etmediğini, Yemen Seferi sırasında elde edilen ganimetlerin paylaştırılmasıyla görevli olan Ali’nin paylaşım sırasında adil olmadığını öne sürerek bu duruma sert ifadelerle karşı çıkan gruplara karşı Ali’yi savunmak amacıyla ‘’Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır.’’ sözünü söyleyerek tartışmalara son verdiği görüşünü savunur. Bu ayrışmayı, Ebubekir’in devlet başkanlığı döneminde peygamberin kızı Fatıma ile aralarında geçen hoş olmayan bir hadise de tetiklemiştir. Bu hadise, peygamberden kalan bazı eşyaların, Ebubekir tarafından devlet hazinesine ait oldukları gerekçesiyle Fatıma’dan sert tartışmalar sonucu alması hadisesidir.

Burada bir not düşmekte fayda var:

Niçin halife sözcüğü yerine devlet başkanı ifadesini kullanıyoruz? Halife ifadesi iktidar Emevilere geçene kadar kullanılmamış, bunun yerine ‘’Müminlerin Emiri’’ tanımı kullanılmıştır. Bir kimsenin, kendinden öncekinin halefi olabilmesi için, öncekinin sahip olduğu tüm misyonlara sahip olması gerekir. Peygamberlik vazifesi, Hz. Muhammed ile son bulduğu için, ardından gelen devlet başkanlarına ‘’Halife-i Resulullah’’ sıfatının verilmesi, anlam genişlemesi yaratacağı için doğru olmayacaktır.

Peygamberin vefatı ile başlayan bu kaotik süreç, Ebubekir’in devlet başkanlığı döneminde bazı grupların zekât vermeyi reddederek isyan etmeleri ile başka bir boyut kazanmış, iki yıl süren Ebubekir dönemi, bir anlamda bu isyanları bastırmakla geçmiştir. Ebubekir’in vefat etmeden hemen önce Ömer’i işaret etmesi sonucu Ömer’in devlet başkanlığı dönemi başlamıştır. On yıl kadar süren bu dönem, bir anlamıyla seferler ve fetihler dönemi olarak ifade edilebilir. Devlet hazinesinin güçlendiği, halkın refah seviyesinin arttığı ve idari sistemin adil bir biçimde işletildiği bu dönemin sonlanması ile beraber devleti kimin idare edeceği konusu yeniden gündeme gelmiştir zira Ömer, kendinden sonrası için herhangi birini işaret etmemiş hatta oğlu Abdullah bin Ömer’in emirlik görevini devralması ile ilgili önerileri reddetmiştir. İlahiyat dünyasında Kur’an’ın prensiplerine uygun olup olmadığı noktasında bir tartışma konusu olmakla beraber, geleneksel inanışa yerleşen ‘’Aşere-i Mübeşşere’’ yani ölmeden önce cennetle müjdelenen on sahabe olarak bilinen seçkin kimseler arasında yer alan Ali ve Osman arasında bir seçim yoluna gidilmiş ve şura, Osman’ın emir olmasında karar kılmıştır. Osman’ın emirliği 12 yıl kadar sürmüş, ilk yarısı Ömer döneminden kalan temayüllerle sürmüş ancak ikinci yarısı merkezi yönetimin hâkimiyetini yitirmesi sebebiyle valilerin ve devlet memurlarının halk üzerinde hoşnutsuzluk oluşturacak adaletsiz tutumlar içine girmeleri ile birlikte kanlı isyanlarla son bulmuştur. Günden güne kan kaybeden devlet ve kutuplaşan toplum yapısı, Ali’nin emirliği devralması sonucu yaşanan siyasal krizlerle telafisi mümkün olmayan hadiseleri beraberinde getirmiştir. Ali’nin emirliğinden hemen önce Osman’ın evinde katledilmesi, Şam Valisi Muaviye bin Ebu Sufyan’ın iktidarı ele geçirmek amacıyla bu hadiseyi gündeme getirerek Ali üzerinde psikolojik ve siyasal baskı mekanizmalarını devreye sokması, Talha ve Zübeyr adında önde gelen ve Aşere-i Mübeşşere ’den oldukları için potansiyel devlet başkanı adayı da olan iki sahabenin Ali tarafından, olası bir darbe ile emirliklerini ilan etmeleri ihtimali söz konusu olduğu için valilik görevlerine iade edilmemeleri sonucu peygamberin eşlerinden olan Aişe ile ittifak kurarak Aişe ile Ali arasında Cemel Savaşı’nın yaşanmasına sebep olmaları, Muaviye’nin emirlik makamını elde etmek amacıyla bir ordu kurarak Ali’ye isyan etmesi sonucu yaşanan Sıffin Savaşı gibi kanlı olaylar zinciri ve son olarak Muaviye’nin vefatının ardından emirlik makamına, liyakati ve kişiliği uygun olmadığı halde saltanat yoluyla geçen Yezid bin Muaviye’nin, kendisine biat etmeyen Hüseyin’i Kerbela’da vahşice katletmesi sonucu ortaya çıkan manzara, Din ve Gelenek ikilisine bir bileşen daha ekleyerek Din- Gelenek – Siyaset üçlüsünün oluşmasına yol açmıştır.

Din – Gelenek – Siyaset üçlüsünü bir araya getiren hadiselere, her biri başlı başına bir makale hatta kitap olabilecek hacimde olmalarına rağmen ana konumuzdan uzaklaşmamak adına kısaca değindik ve bu üçlünün günümüz toplumundaki etkilerini ele alacağız. İslam Coğrafyasının içinde bulunduğu vahim tabloya baktığımızda, bu tabloya yol açan temel sebebin, bu üç bileşeni birbirinden ayıramamak olduğunu görürüz. Din alanı, gelenekten ve siyasetten bağımsız ele alınmadığı takdirde, neyin tanrının buyruğu, neyin geleneğin parçası olduğu tam manasıyla izah edilemeyecek ve bu belirsizlik, siyaset erkinin fonksiyonlarını olumsuz yönde dönüştürecek ve din, bir istismar aracı olmaktan öteye gidemeyecektir. Bu noktada yapılması gereken, inanç sistemlerinin insanı olduğundan daha erdemli bir yapıya kavuşturmak için sunduğu değerleri (hakkaniyet, tevazu, sabır, aklın verimli kullanılması, kişi hürriyetlerini ve hukuki kazanımlarını gözetmek, yeryüzünde yaşayan her canlının yaşam alanına saygı göstermek, emeği kutsamak, paylaşımcı olmak, zihnen ve bedenen arınmak, insanlığa ve doğaya faydalı üretimlere dâhil olmak, zulmü bertaraf etmek vs.) içselleştirip hayatın her alanında yaşatmaktır. Tüm bu değerler, insan ile tanrı arasındaki ilişkiyi güçlendireceği gibi, dünyayı daha yaşanılası bir yer olarak gelecek nesillere devretmek bakımından da hayati önem taşımaktadır. Bu değerlerin geri plana atıldığı, dini söylemlerin kişisel veya siyasal gayelerle toplumların üzerinde bir baskı aracı olarak kullanıldığı bir dünyada, haklı ve haksız, mazlum ve zalim, iyi ve kötü, tanrısal ve şeytani olan arasında sağlıklı bir tercih yapmak söz konusu bile olamaz. Suret-i Hak’tan görünmek, laf cambazlığı yapmak, gücü eline geçirene kadar mazlumu oynamak, köşeye her sıkıştığında mağdur edebiyatı yapmak, köşeye sıkıştığı her noktada kaba kuvvete başvurmak, kendisine ve çevresine kutsiyet atfetmek (yahut başkaları eliyle atfettirmek) gibi yöntemlerin etki alanı, kendini ve dünyayı berrak bir zihinle okumayı başarabilen insanların sayısı arttıkça daralacaktır. Bilinmelidir ki insanın olduğu her alan riskli bir alandır ve hem tarihin, hem de geleneksel kanalların bize aktardığı olaylar yahut kişiler, bir süre için kutsiyet alanının dışında tutularak ele alınmadığı takdirde, toplum üzerinde yük olmaktan öteye gitmeyen tabuları yıkarak zincirlerden kurtulmak mümkün olmayacaktır. İnsanları kutuplaştıran, kin ve nefrete sürükleyen, kendisi için hak gördüğünü başkası için görmeyen, israfı, haksızlığı ve zulmü örten hiçbir dil, kaynağını yaratıcı kudretten almış bir dil olarak kabul görmemelidir. Neyin din, neyin gelenek ve neyin siyasi hırs olduğu doğru tahlil edilmeli ve buradan hareketle yeni bir duruş, yeni bir perspektif kazanılmalıdır. Sevginin dili, nobranlığın diline baskın gelmeli ve aydınlık, karanlığı yenmelidir.

Doğanın uykuya hazırlandığı şu günlerde her şeyden belli ölçüde soyutlanarak iç dünyamıza yolculuk yapabilmek umuduyla, evrene güzel bir söz, güzel bir iş bırakan tüm dostları selamlıyorum.