Hesap vakti gelirken... Amiral Cem Gürdeniz'in tarihi Balyoz manifestosu

FETÖ'nün Balyoz kumpasında görev alan 50 hakim ve savcı hakim karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Bu günleri davalar sürerken tespit eden Türk subayları, mahkeme salonunda tarihi konuşmalar yapmıştı. Onlardan biri Amiral Cem Gürdeniz'di...

Hesap vakti gelirken... Amiral Cem Gürdeniz'in tarihi Balyoz manifestosu

FETÖ kumpası Balyoz davası ve soruşturmasında görev alan 50 eski hakim ve savcıyla ilgili dosya Yargıtaya geldi. Kumpasçı hakim savcılar önümüzdeki günlerde hakim karşısına çıkacak.

Ancak Balyoz hakimlerinin yargılanması çok önce, henüz Balyoz davası sürerken zaten başlamıştı. Kumpasın hedefi olan subaylar, yaptıkları manifesto niteliğindeki konuşmalarla savunma değil adeta yargılama yapmıştı.

Emekli Amiral Cem Gürdeniz, 29 Nisan 2011 tarihinde Balyoz davasında yaptığı savunmada, "Balyoz davası Türk siyasi tarihinde dijital Dreyfus davası olarak yerini şimdiden almıştır. Bir gazete tarafından tetiklenen bu dava, gelecekte soğuk savaş sonrası Türkiye’nin sahte CD’ler ve iftiralar üzerinden kuruluş felsefesini ve 88 yıllık kazanımlarını yok ederek yeniden şekillendirilmesinde başta Deniz Kuvvetleri olmak üzere Türk Silahlı Kuvvetlerinin en büyük çaplı tasfiye hareketine teşebbüsün bir aracı olarak hatırlanacaktır" demişti.

Bugün milli politika haline gelen "Mavi Vatan" tezinin isim babası olan Gürdeniz, duruşma salonunda yine Mavi Vatan'ı savunarak, "Burada yargılanan sadece bizler değiliz, maalesef, üstüne basarak söylüyorum, tasfiye amaçlı bir dava uğruna Deniz Kuvvetleri ve onun 21’inci yüzyıldaki geleceği de burada yargılanmakta, Türkiye’nin denizlerdeki varlığı sindirilmeye çalışılmaktadır" ifadelerini kullanmıştı.

İşte Amiral Cem Gürdeniz'in "Manifestom" dediği o tarihi savunmanın tamamı:

“10. Ağır Ceza Mahkemesi Heyeti,

Yaklaşık son 2 aydır bu salonda yankılanan ve mahkeme kayıtlarına giren iddia ve savunmalar yıllar sonra Türk hukuk tarihinin ders kitaplarında geçmişte emsali görülmemiş ucube bir davanın belgeleri olarak yerini alabilir.

Ancak balyoz davası, Türk adalet tarihinde yerini alamayacaktır. Türk adalet tarihi bu davayı hafızasından silmek ve hatta kusmak isteyecektir. Gücünü hiçlikten alan, olmayan bir şeyin üzerine bina edilen traji komik hatalarla dolu böylesine hayali bir davanın yüzlerce vatanseverin emeğine, zamanına ve hepsinden önemlisi kendi ülkelerinde esir düşmelerine, özgürlüklerinin göz göre göre, resmen devlet tarafından, millet adına çalınmasına rağmen sürdürülmüş ve sürdürülüyor olması Türk adalet tarihinin kabul edemeyeceği, sindiremeyeceği kadar büyük bir lekedir.

Balyoz davası hakim ve savcıları...

Balyoz davası siyasi bir davadır. Türkiye gibi melez demokrasilerde görülmekte olan siyası davalarda, hukuki ve bilimsel bulgulara dayalı savunma yapmanın boşa bir gayret olduğunun da yaşadıklarımız paralelinde farkındayım.

Eğer bunun aksi varit ve gerçek anlamda ileri bir demokrasi rejimi söz konusu olsaydı, Sayın Çetin Doğan ve Özden Örnek’in savunmalarına bile gerek kalmadan 11 Şubat 2011 tarihindeki 13’üncü duruşma sonrası sadece avukatlarımızın iddianameye yönelik çarpıcı tespitleri sonucu bu dava düşerdi. Aksine savunma hakkı reddedilerek verilmiş 163 tutuklama kararı, Cumhuriyet adalet tarihinin bana göre kara cuması, kara 11 Şubat’ı olarak kayıtlara geçmiş, Mahmut Esat Bozkurt’un kemikleri sızlamıştır.

Ancak unutulmamalıdır ki, bir devletin ordusu yenilirse, yerine yenisi konur. Analar ne yiğitler doğurur. Bir ülkenin ekonomisi bozulursa, düzelir. Ne tüccarlar çıkar. Bir devletin eğitimi çökerse, düzelir. Ne âlimler çıkar. Ama adalet sistemi çökerse yerine yenisi konmaz. Toplumun vicdanı yaralanır. Adalete güven kalmaz. Devlet güvenini kaybeder. İşlevini kaybeder. Kimse devlete ve onun adaletine inanmaz. Başka adalete sığınır. Devletinin adaletine güvenmeyen, devletinin kendisine de güvenmeyeceği için o devleti çıkarmıştır gönlünden. Bir devletin yıkımı işte böyle başlar; adaleti zayıflatarak.

10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi Heyeti,

Deniz Kuvvetlerimize ve Silahlı Kuvvetlerimize emsalsiz hizmetleri sonucu emekli olmuş çok değerli büyüklerim ve silah arkadaşlarımla beraber Türkiye Cumhuriyeti tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir dijital terör mağduru olarak karşınızdayım. Günümüzde Sayın Çetin Doğan’ın mahşerin 4 atlısı olarak nitelendirdiği bir çetenin taşeronluğunda, bilişim teknolojileri ile vatana ihanet düzeyinde kötü niyetin birleştiğinde neler yapılabileceğini herhalde bu davadan daha iyi anlatacak dava yoktur.

Adaletten bahsedebilmek için gerçeklerin olması gerekir. Oysa hepimiz biliyoruz ki sözde Balyoz davası gibi siyasi davalarda gerçeklerden çok sahte kurgular, sanal planlar, olaylar ve iftiralar vardır.

Balyoz davası da Türk siyasi tarihinde dijital Dreyfus davası olarak yerini şimdiden almıştır. Bir gazete tarafından tetiklenen bu dava, gelecekte soğuk savaş sonrası Türkiye’nin sahte CD’ler ve iftiralar üzerinden kuruluş felsefesini ve 88 yıllık kazanımlarını yok ederek yeniden şekillendirilmesinde başta Deniz Kuvvetleri olmak üzere Türk Silahlı Kuvvetlerinin en büyük çaplı tasfiye hareketine teşebbüsün bir aracı olarak hatırlanacaktır.

20 Ocak 2010’da Taraf gazetesinde yayınlanıp bir ay içinde binlerce sayfa dokümanın emniyet ve savcılar tarafından soruşturmaya dönüştürülüp ben dâhil, onlarca vatansever Atatürkçü general, Amiral, subay ve astsubayın aynen İstanbul’un İngiliz işgal günlerindeki Nemrut Mustafa paşanın örfi idare mahkemesinin yaptığı gibi apar topar tutuklanmaları, siyasi ve askeri tarihimizde yerini almıştır. Yapılanların yanlışlığını tarih, özellikle Türklerin tarihi asla unutmayacaktır.

Amiral Cem Aziz Çakmak/Hasdal Cezaevi

Bu kapsamda ne acıdır ki Wikileaks olarak kamuoyunu meşgul eden sızıntı haberlerde, ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffery bizlerin 23 Şubat 2010 akşamı ilk dalgada tutuklanmamızı bakın başkentine nasıl rapor etmiş.

“Bunların hepsi her ne kadar bel altından olsa da aslında seçim siyasetiyle ilgili. Bu olanların hepsi toplumda zaten var olan polis ve yargının otoriter kabadayı davranışı ile daha da kötüye taşındı. ABD’de böyle bir durum olsa, savcı veya dedektif söz konusu generalleri sadece ziyaret eder ve soru tevcih ederdi. Gerekli delillerin toplanmasından ve dava açıldığı takdirde iddia makamının kazanmasının açık bir şekilde anlaşılmasından sonra, ancak o zaman generali emniyete davet eder, haklarını okur ve tutuklayabilirdi. Ama burada değil. Burada en ufak bilgisi olduğundan kuşkulanan biri otomatik silahlı polislerin önünde sürüklenir, basının huzurunda açıkça küçük düşürülür. Burada her gün yeni bir gün. Kimse tüm bu kurgunun nerede çökeceğini bilemez.”

İşte kuruluşundan 88 yıl sonra donanmasına ve ordusuna komplo kurulan Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti.

10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi Heyeti;

Herhalde hukuk dünyasında en zor şey olmayan bir şeyi savunmaktır. Son birkaç aydır salondaki sanıklar ve avukatlar buna çabalıyor. Hayali bir darbe planına eklenen hayali bir deniz harekât planında hayali bir örgüt içinde hayali görevlendirmeler sonucu bir yıl arayla, 2 ayrı gerçek şubat gecesi gerçek bir mahkemede yargılanarak 2010 yılının 37 gerçek gününü 2011 yılının kara 11 Şubat’ından bu yana geçen günlerimi suçsuz yere mağdur olarak Hasdal ceza evinde geçirmeye devam ediyorum. En temel hakkım olan özgürlüğümün hukuk adına çalınmasına devam ediliyor.

Amiral Cem Gürdeniz'in tüm yazıları için tıklayınız...

Bu nasıl bir kin ya da nefrettir ki, bu güzelim ülkede bir gecede hukuk adına hiç bir somut delil olmadan dijital terör ürünü delillere dayanarak ülkesine devletine ve milletine onlarca yıl hizmet etmiş onlarca vatansever muvazzaf ve emekli subay, Amiral ve general tutuklanabilmiştir. Benzer şekilde bir 23 Temmuz sabahı 102 muvazzaf ve emekli personelin, sırf Ağustos şurasında bazı ve general, Amiral ve subayların terfilerinin önlenebilmesi için hukuk adına hukuk katledilerek tutuklanmaları istenebilmiş, ABD’li Büyükelçi’nin başkentine rapor ettiği gibi medyada bu şerefli insanlar aşağılayıcı bir şekilde nasıl küçük düşürülebilmiştir. ?

Soruşturmanın gizliliği ilkesi ile masumiyet karinesi nasıl ayaklar altına alınabilmiş, adalet sistemimiz medya yargılamasına, nasıl izin verebilmiştir.

Şüphe yok ki Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek var olacaktır. Bu topraklar medeniyetlerin kurulduğu ve dünya tarihinin yazıldığı topraklardır. Hiç şüpheniz olmasın 21’inci yüzyılda Avrasya’nın kalbi ve aklı yine bu topraklarda şekillenecektir. Türkiye 21’inci yüzyılda geçmişinde olmadığı fırsatlarla karşılaşacaktır. Dünyada yaşanan olayların sunduğu fırsatlar eşsiz coğrafyası ve çalışkan insanları ile Türkiye jeopolitiğini, jeoekonomik ekseni ile çakıştırmaktadır.

Ama tarihin bu kritik döneminde adalet ekseninin rotasını koruyamamış, bizlerin ve diğer dijital terör mağduru vatandaşlarımızın durumlarında örneklendiği üzere adalet terazisinin dengesini bozmuş ve hatta teraziyi bir kenara itmiş, temel hak ve hürriyetlerin esirgendiği bir ülke, dünyanın ilk üç ekonomisinde yer alsa ne olur. Sadece maddi refahın ve baskı rejiminin hüküm sürdüğü bir Türkiye mi?

Şair ne diyor? Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım. İstiklal marşımız hangi kelime ile başlıyor. Korkma….

10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi Heyeti;

Biz esarete ve emperyalizme karşı verilmiş muazzam bir kurtuluş savaşını başaranların torunlarıyız. Biz hür doğanların ve hür yaşayanların çocukları, hür yaşayacakların babaları ve dedeleriyiz.

Sahte Balyoz davası gibi dijital terör ürünü davalar ile adalet sistemimizin lekelenmesine izin vermeyiniz. Melez demokrasimizin polis devleti rejimine dönüşmesine izin vermeyiniz. Türk tarihi, Türk insanının bu tip rejim ve uygulamaları bünyesinde tutmadığının ve kustuğunun yüzlerce örneğiyle doludur.

Burada mahkeme salonunda bulunan tüm sanıkların Balyoz kurgusunu oluşturan iç ve dış dinamiklerin kuklası bir çetenin ve onun işbirlikçilerinin gözünde asıl suçları sahte darbecilik değildir. Ben dâhil hepimizin asıl suçu vatanı sevmektir. Ancak ünlü bir Türk yazarın kelimeleri ile “hukukun yurt sevdası üzerine bir silah gibi doğrultulması ne acı. Vatan onu sevenler kadar büyüktür. O sevgiyi tutuklayamazsınız. “

Eğer bir tasfiyeyi gerçekleştirmek için darbeci iftirasına uğramışsam ve bunun arkasındaki gerçek neden, vatan sevgim ise yaşadığım bunca haksızlıklara rağmen, vatanımı ve Atatürk’ü sevmeye daha büyük bir coşku ile devam ediyorum halâ.

Bu kapsamda, sözde Balyoz tertibini tasarlayan, uygulayan ve suçsuz insanlara hak etmedikleri bir acı çekmelerine taşeronluk yapan çete üyelerinin bir gün mutlaka Türk adaletine hesap vereceğine inancım tamdır. Bu süreçte hukukun bana sağladığı yurt içi ve yurt dışı bütün yolları tüketeceğim. Sonuçta yapılan tüm haksızlıkların karşılıksız kalmayacağından da eminim.

Bu çerçevede 2010 Temmuz ayında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 22 Şubat 2010 tutuklamalarının hukuksuzluğu üzerine çok üzülerek, tekrar ediyorum, çok üzülerek yaptığım müracaatın kabul edildiğini ve dava sürecinin AİHM’de başladığını burada açıklamak isterim.

Amiraller Cem Gürdeniz ve Soner Polat görüş gününde...

10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi Heyeti;

Türkiye Cumhuriyeti bir deniz devletidir. Bu devlet bir deniz devletinin sahip olması gereken deniz kuvvetinin de sahibidir. Ancak bu kuvvet, onu sevk ve idare edecek, strateji üretebilecek, geliştirebilecek Amiral ve subay kadroları kadar güçlüdür.

Bugün Balyoz davası nedeni ile karşınızda 40’ı muvazzaf, 52 denizci personel vardır. Burada bulunan 12 emekli Deniz Kuvvetleri personeli aktif hizmetlerinde Deniz Kuvvetlerine sundukları katma değerler ile öne çıkmış çok seçkin şahsiyetlerdir. 12’si Amiral olmak üzere toplam 40 muvazzaf personel ise Deniz Kuvvetlerinin halen çok kritik görevlerinde bulunan ve eminim ki sicil ortalaması alınsa 100 üzerinden 100 çıkacak karatta ve kalitede personelidir. Bırakın ağır ceza mahkemelerinde yargılanmayı, iddia ederim ki, hayatlarında bir kez dahi disiplin cezası dahi almamışlardır.

Gölcük’ten çıkan sahte deliller ile isimleri bu seçkin gruba eklenen Amiral sayısı 12’den 27’ye, albay ve yarbayların sayısı ise 28’den, 175’e çıkmıştır. Deniz Kuvvetlerindeki Amiral sayısı 54’tür. Diğer taraftan bilgi notu ve eklerinde iddia makamının ifadesi ile toplam 1895 denizci personel vardır. Bu da son tahlilde herhalde tasfiyeden amaçlanan personel miktarını göstermektedir. Eğer mahşerin 4 atlısına kimse dur demez ise.

Diğer bir deyişle ismi bir çetenin sahte ve iftira kaynaklı komploları ile lekelenmeye ve tasfiyeye çalışılan bu kitle, Deniz Kuvvetlerinin geleceğidir veya Türkiye’nin ulusal çıkar odaklı denizlerdeki egemenliğinin sürekliliğinin, milli gemi TCG Heybeliada korvetinde somutlaştırdığımız savunma sanayinde kendi kendine yeterliliğinin ve liderliğin temsilcileridirler.

Dünyada hiç bir ülke başarılı kurumlarını göz göre göre sahte, sanal, hayali davalar ile oyalamaz ve yıpratmaz. Son 3 yıldır Deniz Kuvvetleri, Poyrazköy, amirallere suikast, kafes, casusluk ve şantaj gibi dijital terör ve iftira kaynaklı davalar ile oyalanmakta ve yıpratılmaktadır.

Maalesef dijital çete ürettiği sahte deliller ile Akdeniz’in ilk 4 ve dünyanın ilk 12 sayılı Deniz Kuvvetleri arasında olan ve son 88 yılda başını asla eğmemiş, ulusal çıkarları her zaman korumuş Cumhuriyet Donanmasının Amiral kadrosunun yarısını, albay ve yarbaylarının en verimli en seçkin şahsiyetlerini tasfiyeye teşebbüs etmektedir.

Unutulmamalıdır ki bir Amiral öğrencilikten itibaren 33 yılda, bir fırkateyn komutanı 28 yılda yetişmektedir. Bu sözde dijital terör kaynaklı davalar ile isimleri tasfiyeye eklenen personelin kaybının Türk deniz gücüne etkisini hayal bile edemezsiniz. Bu kayıpların yaratacağı etki Çeşme, Navarin, Sinop ve Haliç baskınlarının kayıplarını aratmaz. Bu baskınların sonrasında Osmanlı İmparatorluğunun yaşadığı toprak, can ve onur kayıplarını bu sefil komploları düzenleyen çete mensupları ile onlara ve olanlara sessiz kalanlar umarım, üşenmeyip tarih kitaplarından okuyarak öğrenirler.

Burada yargılanan sadece bizler değiliz, maalesef, üstüne basarak söylüyorum, tasfiye amaçlı bir dava uğruna Deniz Kuvvetleri ve onun 21’inci yüzyıldaki geleceği de burada yargılanmakta, Türkiye’nin denizlerdeki varlığı sindirilmeye çalışılmaktadır.

Deniz Kuvvetlerini ilgilendiren diğer sahte davalarda olduğu gibi burada da kurgulanan senaryo aynıdır. Tasfiye edilmek istenen isimler sözde bir plana veya eklerine eklenir, sahte bilişim ürünleri, beyni yıkanmış sütü bozuk çete işbirlikçileri ile bir yerlere saklanır veya servis edilir, daha sonra elle konmuş gibi bulunur; daha sonra taraflı medyaya servis edilir, 14 Mart 2011 günü öğleden sonra burada NATO’dan ve dış temsilciliklerimizden gelen general ve subayların ilk duruşmalarında yaşandığı üzere, önce medya yargılaması yapılır, tutuklama kararları Türk milleti adına karar veren yüce mahkemeden önce çete kontrolünde veya çeteye boyun eğmiş medya tarafından alt yazı geçilerek ilan edilir, Beşiktaş adliyesi, beyaz minibüsler, TEM armalı polis görüntüleri ile kamuoyu psikolojik harekâtla şekillendirilir ve çoğunluğu 27 Mayıs 1960’ta henüz doğmamış, 12 Mart’ta ilkokul ya da ortaokul öğrencisi, 12 Eylül’de lisede ya da teğmen çıkmış muvazzaf görevdeki nesiller, sözde darbeci olarak ağır ceza mahkemelerine ve cezaevlerine sevk edilir.

Balyoz davası tasfiye amaçlı bir perspektifte Kara Kuvvetleri ve Jandarma Genel Komutanlığı için bir ağacın dalı ise, Deniz Kuvvetleri İçin ağacın ta kendisidir. Bırakın Türk deniz tarihini, dünya deniz tarihinde amirallerinin yarısını sahte delillere dayanan hayali davalar ile tasfiyeye odaklı davalar mevcut olmamıştır.

Bu süreçte beni en çok etkileyen ve düşündüren husus, beni ve benim gibi yüzlerce silah arkadaşımı tasfiye edebilmek için sözde Balyoz darbe planına ve darbe kavramına ihtiyaç duyulmasıdır. Sadece Türkiye’de değil dünyanın diğer ülkelerindeki hiç bir darbe sürecinde denizciler kitlesel olarak darbeye iştirak etmemişlerdir.

Zira onların asli görev alanı denizlerdir. Darbeler karada olur. Çetenin senaryo yazarları üşenmeyip biraz tarih okusalardı bu gerçeği herhalde görürlerdi. Söz konusu çete zaten sonu gelmeyen Deniz Kuvvetleri aleyhindeki sahte davalar ile bu tasfiyeye eklemek istediği isimleri akla hayale gelmeyen yalanlar ve çirkin iftiralar ile zaten eklemektedir.

Denizciler sözde Balyoz ve Suga planlarına çok acemice ve yangından mal kaçırıcısına eklenmişlerdir. Buradaki denizcilerin hiç biri seminere iştirak etmemiştir. Haklarında objektif hukukun reddedemeyeceği gerçek, imzalı, mühürlü yazılı bir belge, ses kaydı, görüntü kaydı, telefon muhaberesi, Balyoz veya Suga planına yönelik en ufak bir gerçek kayıt ya da tanık veya sanık ifadesi mevzu bahis değildir.

Ancak, bu isimleri ekleyenler, ekletilmesini tavsiye edenler veya emredenler şu gerçeği asla unutmasınlar. Denizciler tarihsel süreç içinde sadece Türkiye’de değil tüm dünyada sosyolojik ve psikososyal bir gerçek olarak silahlı kuvvetlerin en demokrat, açık fikirli ve dinamik kesimini oluştururlar.

Zira Deniz Kuvvetlerinde ana birim gemidir. Ana tehdit deniz yani doğadır. Gemide doğa disiplini ile teknolojik disiplin her şeyin üzerindedir. Dolayısı ile deniz subayları akılcı, sorgulayıcı ve hesap verici tarzda yetiştirilir ve görev yaparlar.

Hemen hepsi yurt dışında görev yapmıştır. En az bir yabancı dil bilirler. Çok kitap okurlar. Deniz savaşının gereği daima bir sonraki anı planlar ve yaşarlar. Ufkun ötesini hayal ederler. Gemi gibi küçük ve dar bir hacimde yüzlerce kişi ile bir arada karadan uzak yaşadıklarından demokrasi ve uzlaşma kültürleri çok gelişmiştir.

Karada insanlar silahla donatılırken, denizde gemiler ve silahlar insanlarla donatılır. Denizciler hukuku ve özellikle uluslar arası hukuku iyi bilmek zorundadırlar, zira kara sularını terk eden her gemi komutanı, açık denizde, artık vatan toprağını ve devleti temsil eder.

Bu temel farklılıklar bizlerin yaşam tarzına ve meslek felsefesine de yansımıştır. Bu nedenle bir deniz subayının pusulası Atatürk, cumhuriyet, demokrasi, hukuk, akıl ve bilimdir. Taşıdığı bayrağın onuru, emrine verilen personelin can güvenliği ve neredeyse bir baraj değerindeki savaş gemisinin emanet edildiği gemi komutanı ve genelde deniz subayı macera peşinde koşmaz.

Bu gerçekler ne Osmanlı döneminde değişmiştir ne de gelecekte değişecektir. Bu hasletler günümüzde cumhuriyet kazanımları ve Atatürk sayesinde daha da güçlenmiştir. Bu şekilde yetişen ve yetişecek insanlar ancak dijital terör ürünü belgeler, sözde darbe planları ve sahte davalarda sözde darbeci yapılabilir. Bu süreçte sözde Balyoz planına ve diğer sahte davalara ismi eklenen denizcilerin tümü sonuçta aklanacak ve her türlü iftira, komplo ve baskıya rağmen Deniz Kuvvetleri personelin sosyogenetik kodları değişmeyecektir. Deniz Kuvvetlerinin pusulası ulusal çıkarlar ve cumhuriyetin kuruluş felsefesinin değişmeyecek doğrularını göstermeye devam edecektir.

10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi Heyeti

21’inci yüzyıl enerji kaynakları mücadelesi, özellikle denizlerde şekillenecektir. Açık kaynaklarda, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin petrol olarak 60 yıl, doğal gaz olarak ise yüzlerce yıllık, benzer şekilde AB üyesi ülkelerin 70 yıllık doğal gaz ihtiyacını karşılamaya yetebilecek rezervlerin bulunduğu, yönünde haberler yer almaktadır.

Türkiye’nin bu kaynaklardan istifade edebilmesi ise ancak deniz yetki alanlarının ülkemiz menfaatleri doğrultusunda sahiplenilmesi, sınırlandırılması ve korunması ile alakalıdır.

Hâlihazırda Doğu Akdeniz’de yaşanan son gelişmeler; Türkiye’yi, İspanya’nın Seville üniversitesi tarafından yayınlanan bir haritada gösterildiği üzere, hakkı olan deniz yetki alanının yaklaşık 5’te birine tekabül eden Antalya körfezi açıklarında dar bir deniz alanına mahkûm edebilecek son derece tehlikeli bir hal almaktadır.

Son dönemdeki bu gelişmeler karşısında uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarımızı koruyacak tedbirleri almak, ekonomimize büyük katkı sağlayacak bu doğal kaynaklardan istifade etmek devlet olarak gelecek nesillere bırakabileceğimiz en büyük mirastır. Türk Deniz Kuvvetleri ise gerek uygulamaları ve gerekse fikirleri ile denizlerdeki bu mücadelede aziz Türk milleti’nin haklarını savunmak için var gücü ile çalışmaktadır. Özellikle Doğu Akdeniz’deki bu faaliyetleri nedeniyle de 2009 AB ilerleme raporunda da açıkça ismi zikredilerek şikâyet edilmiştir.

Cumhuriyet Donanması bugüne kadar çevrelendiğimiz her üç deniz alanında çıkarlarımızı korumuş, mavi vatan dediğimiz Karadeniz Ege ve Akdeniz’de ilan edilmiş veya edilmemiş deniz yetki alanlarımızı gelecek kuşaklar için sahiplenmiş, Kıbrıs’ta 20 Temmuz 1974’te başarılı bir amfibi harekât ile kıyı başını tutup, stratejik başarı sağlamış, Karadeniz’de barış ve dengeyi korumuş, Montreux sözleşmesinin son 75 yılda en yakın koruyucusu ve takipçisi olmuş, Kardak’ta oluşan krizi lehimize çevirmiş, ama hepsinden önemlisi Deniz Kuvvetlerimizin savaş yeteneğini ülke yetenekleriyle oluşturmak için savunma sanayimizin lokomotifi olmuştur.

Bugün dünya üzerinde 164 ülkenin Deniz Kuvvetleri vardır. Ama sadece 14 ülke büyük savaş gemisi tasarım ve inşa edebilme yeteneğine sahiptir. Türkiye Cumhuriyeti, Deniz Kuvvetleri sayesinde bu 14 ülke arasında yer almıştır. Bu, Türklerin tarihinin en önemli başarılarından biridir. TCG Heybeliada korveti Temmuz ayında kutsal sancağımızla ve mavi vatanla buluşacak ve Deniz Kuvvetlerindeki şerefli görevine başlayacaktır.

Özetle Cumhuriyet Donanması tarihinden ders almasını bilmiş, geçmişteki hataları tekrar etmemiş ve son 88 yıldır aziz Türk milletine sadece başarı ve zafer hediye etmiştir.

Elbette bunlar büyük Türk milleti’nin haklarını gasp etmeye çalışanları rahatsız etmekte, önlerine engel çıkartanları, bedhahlarla işbirliği yaparak, asimetrik psikolojik ve asimetrik hukuk savaşları yolu ile engellemeye çalışmaktadır.

Unutulmamalıdır ki günümüz deniz savaşları doğrudan gemi batırmaktan ziyade barış zamanından itibaren filolara ve gemilere kumanda eden personelin çeşitli boyutları ile etkisiz hale getirilmesini hedeflemektedir.

Ne acıdır ki, biraz önce size özetlemeye çalıştığım, bahriyenin tüm bu başarılı faaliyetlerin fikir sahipleri ve uygulayıcılarının birçok emekli ve muvazzaf temsilcileri bu salonda ya da diğer sahte davaların mahkeme salonlarında bulunmaktadır.

Deniz tarihimize kayıt düşülmesi maksadıyla bahriye üzerindeki dijital terörün dış dinamiklerini ilgilendiren başlıca sebepleri anlatmaya çalıştım. Aziz milletimiz bunları bilmeli, heyetiniz bunun farkında olmalı ve vatansever yetkililer bu dijital terör ve iftira saldırılarını durdurarak, milletin bu fedakâr evlatlarını korumalıdır.

Aksi takdirde morali çökertilmiş, ulusal refleksleri köreltilmiş bir deniz kuvvetinin Çeşme, Navarin, Sinop ve Haliç baskınları sonrası yaşananları tekrar yaşaması kaçınılmaz olacaktır. Biliyorsunuz Çeşme sonrası Kırım ve Boğazların tam kontrolünü, Navarin sonrası Yunanistan’ı, Sinop sonrası büyük ekonomik çıkarlarımızı, Haliç baskını sonrası donanmasızlık nedeni ile Kıbrıs, Balkanlar, Ege adaları, 12 adalar, Girit ve Libya’yı kaybettik. En önemlisi donanmasızlık nedeni ile Çanakkale’de anayurdumuz Anadolu’nun işgaline gelen armadayı denizde durduramadık ve 100 bin vatan evladını şehit verdik..

Anadolu coğrafyasının donanmasızlığa ve tırnakları sökülmüş, ulusal koruma refleksini kaybetmiş donanmalara tahammülü yoktur.

Bu dijital terör saldırısı sonunda eğer bahriye kan kaybeder, seçkin denizcilerinin tasfiyesi başarılı olur ve bunun yansımaları gelecek günlerde denizlerimizde ulusal çıkarlarımızın aleyhine tecelli ederse, tarih ve gelecek nesiller önünde, bahriye üzerinde bu oyunu oynayanlar kadar, bu oyuna alet olanlar ile sessiz kalanlar da suçlu olacaktır.

Takdir aziz milletimizindir. “

Amiral Cem Gürdeniz'in tüm yazıları için tıklayınız...