Hukuk si(s)temi

Av. Mihriban Ünal yazdı

Hukuk si(s)temi

İletişim ve ulaşım imkânlarının boyumuzu aştığı şu günlerde beklediğimiz, herhangi bir konuda gerçeğe hızlıca ulaşmak. Oysa dört bir yanımızı kuşatan saptırma ve yönlendirmelerin de etkisiyle tüm bu imkânlarla çelişen şekilde gittikçe bağımsız düşünemeyip gerçekten uzaklaşan ve ona yabancılaşan insanlara dönüşüyor, haklarımızı sorgusuz sualsiz kendi ellerimizle teslim ediyoruz.

Böyle insanlardan oluşan bir toplumda ise tıpkı gerçek ile gerçek olmayan arasındaki farkın ortadan kalkması gibi iyi ile kötü arasındaki fark da ortadan kalkıyor, kötülük Hannah Arendt’in deyimiyle “genel bir düşünmeme hali” olarak sıradanlaşıyor, kurumsallaşıyor, hukuksuzluklar artıyor, iyi herhangi bir şey yapan veya yapmak isteyen her zaman daha çok yorulup yıpranıyor, tükeniyor, bu da yetmiyor ortaya çıkan sonuç her durumda kötülük üretenlere yarıyor, kötülük adeta kutsanıyor.

Ben bu düşüncelere dalıp güzel ülkemin tüm iyi insanlarının yorgunluk ve yıpranmışlıklarına içten içe dertlenirken sayın Erdem Atay şakayla karışık: “Mihriban Hanım yazı bekliyoruz sizden yeni, hukuk konuşalım biraz.” diyerek mesaj attı, ben de az önce bahsettiğim ruh haliyle : “Kaldıysa konuşalım.” dedim, evet gerçekten de kaldıysa ve istiyorsak, bir anlamı olacaksa konuşalım.

Bir milletin kendine layık görmediğini bir başkası ona bahşetmez çünkü çok iyi biliyorum! Biz kendi içimizde birbirimize adil davranmadığımız sürece dışarıdan, uluslararası kuruluşlardan merhamet dilenmek boşuna! Başka hiçbir şeye gerek yok, tek bir soru soralım dürüstçe, yüksek sesle: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundaki temel ilke “Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir.” ilkesi iken, üstelik bu “egemenlik” ten kast edilen sadece siyasi değil, ekonomik, sosyal, kültürel… egemenlik iken ve bu ilkeden Kurtuluş Savaşı koşullarında dahi taviz verilmemişken bu egemenlik (siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel…) nasıl oluyor da o milletin adını bile söylemekten kaçınan bir grubun, cemaatin, örgütün, ailenin, kişinin… elinde oradan oraya top gibi fırlatılıyor?

Neden bizler yüzlerce yıllık kazanımlarımızı bir kalemde silip çoktan tarihin çöplüğünde yerini almış ilkel yönetim ve devlet biçimleriyle yönetilmekte, kendi vatanımızda tutsak olmakta ısrar istiyoruz? Kendimizi iyi herhangi bir şeye layık görmek için AB’nin, NATO’nun direktiflerine mi ihtiyacımız var, önceki eylemlerimiz ve tarihimiz bu gücü kendimizde bulmamız için yetmez mi? Yoksa böyle bir egemenlik biçimi ile hukuk devletinde yaşam isteği bizler için lüksten mi ibaret? Merak ediyorum doğrusu, çoğu tabeladan ibaret ve hukuk fakültesi demeye bile dilimizin varmadığı yerlerde hukuk felsefesi, anayasa hukuku gibi derslerde bu sorular sorulup bunlara açık yüreklilikle cevaplar verilebiliyor mu?

Herhalde bu sorular hiç sorulmuyor olacak ki, Cumhuriyetin yüksek kültür ve değerleri ile temel ilkeleri bizlere sizler bu ülkenin yurttaşısınız, hukuk önünde eşitsiniz, toprağın sahibi sizsiniz, her türlü zenginlik eşit ve adil şekilde bölüşerek sizlere ait, hakkınızı aramaktan korkmayın, bağımsızlığınızdan ödün vermeyin, tutsak olmayın, üretin, tarih ve kültürünüze sahip çıkın dedikçe bizler vatandaş değil filanca kabilenin üyesi, toprağın sahibi değil kölesi, zenginliği elinde tutan değil zengin derebeylerinin oyuncağı, hakkını arayan değil hukuk araç kılınarak ezilen, üreten değil tüketen, kültürünü unutan ve tarihinden ders almayan şuursuzlar olma yolunda ısrarla gidiyoruz.

Üstelik bu kötülüğü biz kendi kendimize ediyoruz, sorunu da çareyi de dışarıda aramaya, sorumluluktan kaçmaya gerek yok, zaten herhangi bir sorun içeirde ve aramızda çözülemeyince asıl o zaman dış müdahaleye açık hale geliyor. Dış müdahaleye açık hale gelen bir sorunun da asla hayrımıza çözülmediğinin örnekleriyle dolu tarihimiz. “Hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin?” diyen Atatürk’ten başkası değil, çünkü O da biliyor milletin kendine layık görmediğini düşmanlarının doğal olarak görmeyeceğini…

Öyle bir ülke düşünün ki partisiyle, siyasetçisiyle, milletvekiliyle, meclisiyle, kurumlarıyla kendi halkından kaçıp ona kapılarını kapatarak çareyi sürekli dışarıda arıyor. Önce konuşturmuyor, dinlemiyor, umursamıyor, ilgili ve bilgilisine sormuyor, önerileri, eleştirileri dikkate almıyor, böldükçe bölüyor, gittikçe daha da kıyı köşeye itiyor insanları, sonra da neden o köşede duruyorsun diye keyfince sorgulayıp istediği muamelede bulunuyor!

Bunun en yakın örneği, çoklu baro düzenlemesine karşı çıkan barolara, baro başkanlarına, avukatlara ve aslında hepimize yapılan utançla izlediğimiz muamelelerdir. Hukukçuların doğrudan kendilerini ilgilendiren bir kanuni düzenleme ile ilgili itirazlarının dikkate alınmaması üzerine anayasal haklarını kullanmaları sonucunda o ülkenin başkentine, meclisine sokulmamaları, muhatap alınmamaları, aç, susuz, uykusuz fiilen gözaltında tutulmaları, hele de salgın bahane edilerek hukuka aykırı gerekçelerle engellenmeleri ve kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırılmaya çalışılmaları kabul edilemez. Sormak lazım kimin meclisine kimi almıyorsunuz?

Bir ülkede yurttaşların çalacağı son kapı avukat, hâkim ve savcısıyla bağımsız, tarafsız, adil, iyi yetişmiş hukukçulardan oluşan ve herhangi bir güç tarafından kuşatılıp bölünmemiş yargıdır, ancak bu son kapıdan da umut kesildiğinde hukuk güvenliği de devletin varlık amacı da ortadan kalkar.

Emir talimatlarla, şahsi ilişkilerle, adamcılıkla, bir gruba mensubiyetle kuşatılıp bölünen ve yönetilen bir yargı teşkilatının başımıza ne belalar açtığını yakın zamanda 2010 referandumuyla ve devamında kumpas davalar süreciyle gördük. O dönemde de söyleye söyleye dilimizde tüy bitmişti, bu referandumun asıl amacı FETÖ’nün yargıyı bölüp ele geçirmesi, sakın ola göstermelik demokrasi söylemlerine kanmayın diye. Bizler bunları söylerken duymazdan gelenler gerçeği acı şekilde yaşayıp gördü, çoklu baro sistemini öngören düzenlemenin de sonuçları bundan farklı olmaz, uyarıyoruz!

Başta fakültesi, akademisyeni, eğitimi, sınav sistemi olmak üzere, mesleğe giriş ve stajından adliyelerin fiziki şartlarına varana dek devasa sorunları olan hukuk teşkilatının bu büyük sorunlarını gündeme almak yerine baroları üçe beşe bölüp siyasallaştırarak hukukçuları kendi güç ve bilgisine dayalı bağımsız bireyler olmaktan çıkarmaya zorlayan düzenlemenin savunulacak bir yönü yoktur. Bir ülkede hukuk bile üçe beşe bölünüp pay ediliyorsa söyleyecek başka şey kalır mı? Bizler geçinemiyorum diye hayatına son veren tertemiz genç hukukçuları ve yargının asıl sorunlarını konuşmak istiyoruz artık! Hatırlatmak boynumuzun borcudur ki, Osmanlı’nın son dönemleri de halk ağır vergiler ve kapitülasyonlar altında ezilip can verirken ve alınan dış borçlar dahi devlet adamlarının zevkine harcanırken asıl sorunları konuşup çözmek yerine bölücü siyasi yapay gündem ve tartışmalarla geçti!

Hiç unutmuyorum, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası tarafından Polonya’nın Krakow şehrinde Auschwitz Birkenau ismiyle kurulan ve bir milyonu aşkın insanın zorla çalıştırılıp sonra da yakılarak yok edildiği toplama kampına girdiğimde duyduğum o ilk kokuyu! Öyle bir koku ki, zihnimde Naziler tarafından el konulan ve yığınlar oluşturan çocuk ayakkabılarının görüntüleri ile karışan… Hatırladıkça midem bulanıyor, aradan onlarca yıl geçmiş ama sanki o vahşet dün yaşanmış gibi bir koku… Hangi akıl, nasıl bir sistem milyonlarca insanı yok etmek için böyle özene bezene bir kamp kurar? Bunlar dünyamızın gerçeği ise o halde bizlerin bilim kurgu diye izlediği ne?

Tüylerimizi diken diken edip bizi insanlığımızdan utandıran bu çılgınlıktan daha beter ve utanç verici şey ne olabilir ki demeyin, coğrafyamızda yanı başımızda her gün duyduğumuz savaş çığlıkları, ölümler, yurtsuzlar, sürgünler, aç çocuklar yetmez mi? İnsan, geçmişte böylesine büyük acılar yaşayan bir toplumdan bugün daha aklı başında, adil, vicdanlı ve merhametli davranmasını bekliyor, ancak İsrail ve destekçilerinin Filistin, Irak, Suriye… gibi ülkelerde çoluk çocuk demeden yaptıklarına bakınca da hiç ders alınmadığını, o pis kokunun ruhunun hala yaşadığını, üstelik bu ruhu bir zamanlar zulme uğrayanların yaşattığını görüp hayrete düşüyor! Oysa onurlu bir insandan da toplumdan da beklenen şey başka mazlumları ezmek değil kendi zaliminden hesap sormaktır.

İşte bugün hala bu iğrenç kokuları duymamızın nedeni dünün mazlumlarının bugünün madalyalı, diplomalı zalimlerine dönüşmeleri. Gün geçtikçe şiddetini artıran öyle bir acımasızlık ki bu, artık insanları fiziken yok edip ortadan kaldırmak yetmiyor, zihinlerin, fikirlerin tutsak edilip yakıldığı, sürekli kötülük üreten devasa bir imha kampına dönüştü dünya ve bizler artık pis kokulardan nefes alamaz hale geldik.

Tarihimizde Almanya, İsrail gibi başka milletlere yönelmiş böyle saldırılarımız ve utanç kaynağımız olmadığına göre en azından kendi ülkemizde ve bölgemizde komşularımızla temiz bir hava soluyabilmek hakkımız değil mi? O halde bunun için çabalamak yerine milletçe zaten sürekli dışarıdan saldırıya uğrayıp meşru savunmada bulunmak zorunda kaldığımız da dikkate alındığında bir de kendi içimizde bitip tükenmek bilmeyen ve aralıksız kötülük üreten kavgamız neden?

Unutmayalım ki en zor zamanlarda bu kavgaları tarafsız, adil şekilde çözüp ülkemizde iç huzuru sağlayacak makam, avukatı, hakim ve savcısıyla herkese eşit mesafede duran bağımsız yargıdır. Aksi halde yargıyı siyasallaştırıp bölerek kendine bağlamak isteyen herhangi bir güç, bugün çok büyük karlar elde etmiş bir tüccar edasıyla ellerini ovuştursa da yarın ayarını bozduğu kantarda kendisi de tartılmak zorunda kalacaktır. Öyleyse Arendt’in dediği gibi genel bir düşünmeme hal ve hastalığına kapılıp düşünen insanlardan korkarak kötülük üretmek yerine onların sesine kulak verip kendimize layık gördüğümüz hukuk düzenini kurmak hepimizin önce değeri sonra amacı olmalıdır.

NOT : Bağımsız ve tarafsız duruşundan ödün vermeden ve kimseden emir talimat almadan  Büyük Türk Milleti’nin layık olduğu hukuk sistemi için mücadele eden tüm meslektaşlarıma saygı ve selamlarımı sunarım.