İklim krizinin inekleri

Özsevi Eröz yazdı...

İklim krizinin inekleri

İnsanlığın ajandasına Sanayi Devrimi hatta Coğrafi Keşifler Çağı ile girmiş olmasına rağmen “Ozon tabakasının delinmesi”, “Sera etkisi”, “Küresel ısınma” isimleri altında hayatımıza giren ve etkilerini dünyanın her yerindeki ‘doğal’ afetler ile bizzat yaşadığımız “İklim krizi”; büyük ağabeylerin ve sinirli küçük kızların önderliğinde (!) yavaşlatılmaya çalışılıyor.

Gündemde olan Paris Anlaşması’nın BM tarafından 2016 yılında yürürlüğe sokulmasından 22 yıl önce, 1992 yılındaki Rio Zirvesi’nde Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ile temelleri atılan ‘küresel ısınma mücadelesi’nin ana fikri: insan faaliyetleri sonucunda sera gazlarının arttığı ve bunun da küresel ısınmaya sebep olduğu. İnsan faaliyetlerinin (!) ise en temeli olan beslenme ön plana çıkartılıyor. Bu konuda yıllar önce öne sürülen ilk argüman, en büyük suçlunun inekler (!) olmasıydı. (Şöyle ki endüstriyel çiftliklerde et ve süt üretimi için beslenen ineklerin sayısı o kadar çokmuş ki, affedersiniz bu ineklerin yellenmesi sonucu çıkan metan gazı küresel ısınmaya baş belası olmaktaymış.) Şimdi iş artık ‘yapay et’ konusuna kadar uzandı.

Yanlış anlaşılmasın; şahsen et ve hayvansal ürün tüketmez kişilere karşı bir konumda değilim. Özellikle veganlığın popüler kültür olarak pompalanmasına karşı konumdayım. Seneler önce izlediğim Michael Moore’un “Food Inc.” belgeselinden aklımda kalan dehşet sahneler var: Kanüllü inekler ve 2 çocuk sahibi Meksikalı göçmen bir babanın neden fast food yemek zorunda olduklarını anlatırken,“Brokoli gibi gıdaları alamıyoruz. Bir brokoli fiyatına, dört kişilik ailemin bir öğününü fast food olarak karşılıyorum” demesi gibi…

22 yılı altı çizili olarak vurgulamıştım. Küresel ısınmaya yönelik hükümetlerarası ilk girişimden Paris İklim Anlaşması’na uzanan 22 yıl… Bu zaman içinde hatta sonrasında dünyadan bazı örnekler verelim:

%60’ı Brezilya, %13’ü Peru sınırları içinde bulunan Amazon ormanlarının %25’i 2018 yılı itibarıyla ‘yok edildi’. 2009 yılında Peru’daki Amazon yerlileri direnişe başladılar. Son on yılın en kanlı direnişinde, hükümetin yabancı maden ve enerji şirketleriyle imzaladığı anlaşma ve yeni ormancılık yasasının ardından yağmalanmaya başlayan Amazon’da, yerliler ile şirket ve hükümet güçleri arasında çıkan çatışmalarda 60 kişi hayatını kaybetti, ilgili alanda iki ay süreli olağanüstü hal ilan edildi.

2015’te yine Peru’da yaşam alanlarındaki ormanların yok edilmesine karşı kaçak oduncularla mücadele eden yerlilerin 900’ünün faili meçhul cinayete kurban gittiği; 2016 yılında Brezilya’daki Amazon bölgesinde yapımı başlanan HES’lere karşı ayaklanarak inşaat şantiyesini işgal eden yerli direnişi; 2019’da çıkan büyük orman yangınları ve 2020’de topraklarının ticari amaçlı tarım ve madenciliğe açılmasını protesto etmek için bir araya gelen Amazon kabile şeflerinin haberleri tüm dünyada haber kanallarında yer aldı.

2007 yılından sonra yediğimiz içtiğimiz tüm ürünlere giren, şampuandan yakıta pek çok kullanım alanı bulan “Palm yağı”nı üretmek için kurulan palmiye ağacı plantasyonlarına yer sağlamak amacıyla Güney Amerika, Afrika ve Güney Asya’da yağmur ormanları buldozerlerle yıkılıyor. Hiçbir biyolojik çeşitlilik içermeyen bu plantasyonlar “Yeşil çöller” olarak dünyada 27 milyon hektardan fazla yer kaplıyor. Plantasyonlar için yerli halklar yerlerinden ediliyor, ormansızlaştırma ve biyolojik çeşitliliğin kaybı devasa miktarlara ulaşıyor. Ancak örneğin 2009’da bir yasa çıkartılıyor ve motorlu taşıt yakıtlarına zorunlu olarak biyoyakıt karıştırılması icat ediliyor. Küresel ısınmaya çare olarak getirilen (!) bu gibi zorunluluklar büyük şirketlerin kasasını doldururken (AB’ye ithal edilen palm yağının yarısı biyoyakıt olarak kullanılmakta) palm yağı bazlı biyoyakıtların geleneksel fosil yakıtlara göre küresel ısınmaya 3 kat daha fazla etki ettiğini kimse konuşmuyor. Üstüne üstlük Covid-19 sonrası emtia fiyatlarının fırlamasıyla palm yağı fiyatlarının son iki ay içinde %40 oranında zamlanması da cabası. Ama inekler yelleniyor, hâlâ!

Saklanan, çok imtina edilerek söz edilen bir olay daha var ki durum çok vahim. Kanada Tar Sands. Kuzey Kanada’da yerleşik yerli Cree halkının topraklarında dünyanın en büyük ve en kirli petrol rezervlerinden biri var: Dünyanın en yıkıcı petrol operasyonu Alberta Petrol Kumları. Buradan çıkarılan madde ham petrol değil “Katranlı Bitüm” dür ve onu çıkartmak için büyük bir enerji maliyetiyle buhar enjekte edilmesi gerekmektedir. Katranlı kumların çıkarılması geleneksel ham petrolün üretilmesinden 3 kat daha fazla küresel ısınma kirliliği yapmakta. Petrole dönüştürmek için ise hafif ham petrol ve kimyasallar eklenmekte. Ayrıştırma işleminden sonra kalan atıkların toplandığı ‘dev atık havuzları’, şu an için bile uzaydan görülebilecek denli büyüklükte ve dünyadaki en büyük insan yapımı yapılardan bazılarını oluşturmakta. Bu havuzlar, ayrıştırma işinden kaynaklanan ağır metal ve hidrokarbon bulamacı içermekte.

1990-2018 yılları arasında bölgede katranlı kum petrolü üretimi %456 arttı. Bölgenin gerçekleri, Kanada’nın TV’de gördüğümüz kristal berrak akarsuları ve el değmemiş orman görüntülerinden çok farklı. 170 milyar varille dünyanın en büyük üçüncü kanıtlanmış rezervi olan bölge; onlarca mahkemeye, direnişe, bilim insanlarının Antarktika buzullarının erimesini ve diğer kırılma noktalarını tetikleyeceğini uyarmasına rağmen önü alınamaz şekilde büyüyor. Kanada, dünya sahnesinde iklim değişikliği ile ilgili anlaşmaları teşvik ederken imzaladığı Paris Anlaşması ile hedeflediği karbon salınımını azaltma hedeflerinden çok uzakta görünüyor. (https://www.nationalgeographic.com/environment/article/alberta-canadas-tar-sands-is-growing-but-indigenous-people-fight-back) Ayrıca Greenpeace Raporu’na göre 5 büyük Kanada bankası, Paris İklim Anlaşması’ndan bu yana fosil yakıt kredilerini ve yatırımlarını arttırdı. (https://www.greenpeace.org/canada/en/story/3138/everything-you-need-to-know-about-the-tar-sands-and-how-they-impact-you/) Yakışıklı başbakan Trudeau, tatlış Greta ile buluşmasında “Evet ifade etmem gerekir ki Kanada dünyanın geri kalanından iki kat daha fazla hızla ısınıyor” demiyor. Greta da, Paris İklim Anlaşması’nda imzası var bahanesiyle Justin amcasına eleştirmiyor, ayrıca “Trans Mountain Petrol Boru Hattı Projesi ile kuzey ormanlarını yok ediyorsunuz” demiyor; kendine verilen görevleri yerine getiriyor, sonra çıkıyor Türkiye’yi BM’ye şikâyet ediyor (!) Bizlerin kafasına sokulan ise inek yellenmesi.

Yazının başında değindiğimiz gibi coğrafi keşiflerle başlayarak Sanayi Devrimi’ni yaratan yağma ve talan hız kesmedi, devam ediyor. Talanın başında bulunanlar “Elysium” filmindeki gibi kendilerine ayrı bir yaşam alanı-gezegen yaratana kadar kârlarından ve yağma-talandan vazgeçmeyecek gibi görünüyorlar. Çevre sorunlarının, zengin ülke vatandaşlarını da tehdit eder hâle geldiğinde dillendirilmesinin sonucu; fakir ülkelerin vatandaşlarının yapay et ile öyle ya da böyle tanışacak olmalarıdır. “Diğerleri”, bir yandan reklamlara, masallara inanarak tüketmeye devam edecek, bir yandan sonu bitmez krizlerle zapturapt altında tutulacak. “ Bir kriz sona erdiği zaman, o sırada sınırlarımızı yalamakta olan bir diğer kriz onun yerini almak üzere içeri giriyor (…) Çalgıcılar değişmiş fakat şarkı değişmemiştir.” (Zygmunt Baumann- Kriz Hâli ve Devlet) Çete başları, kendilerinin en birincil önlemleri aldıkları algısını dünyaya satacak, öte yandan her zamanki gibi 1 doğrunun yanında 3 yalana insanları inandırarak sisteme değil, ineklere odaklanmamızı sağlayacak.

“Belli soruları sormamak, gündemi işgal eden sorulara yanıt bulamamaktan daha tehlikeli sonuçlara gebedir (…) sürüklenme ile yön belirleme arasındaki farkı yaratan, nihayetinde, doğru soruları sormaktır.” (Zygmunt Baumann, Küreselleşme, Toplumsal Sonuçları)