İnsan olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu

Dr. Semih Dikkatli yazdı

İnsan olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu

Çocukluğumun güzel günlerinden kareler geliyor aklıma… Her şeyin saf ve temiz olduğu, insanların hayatı paylaştığı, aşkla, sevgiyle birbirine sarıldığı mutlu kareler… Tüketmek yerine üretmenin erdemine inandığımız, kendi ürettiklerimizle yaşamı sürdürmeye çalıştığımız büyülü günlerden umut dolu kareler…

Bazı zamanlarda aniden zihnime gelen bir film repliği var o günlerden kalma, havalı bir masanın arkasında, kocaman bir sandalyeye oturmuş ve arkası dönük vaziyette filmin kahramanının söylediği; “Hatırlar mısın, fakir ama onurlu bir genç vardı.” Namuslu, çalışkan ama horlanmış olurdu bu cümlenin sahibi… Filmlerde aile değerleri, sevgi, aşk bir de işçi hakları olurdu ve hep iyiler kazanırdı sonunda…

Ülkede milyoner deyince akla toru topu üç aile gelirdi. Anadol, Murat 124, Ford vardı hayatımızda en afilisinden… Ne kadar az olursa olsun yemeğimizi paylaşırdık yanımızdakiyle. Salçalı ekmek, ramazan aylarında pidenin üzerine tereyağ, arada bir bulursak çikolatayla şenlenirdik. Henüz her yer betona gömülmemişti, mahallemizde çamurlu top alanları vardı. Analarımız fanilamıza ve dedemizin pazen donunun yanına kırmızı kurdela diktiğinde, bizim için dünyanın en güzel futbol forması ve şortu oluverirdi. Ayakkabımız tek bir taneydi ve eskitemezdik, ama futbol bu, topa da çok sert vurmayı isterdik. Eh yırtılınca ayakkabı, akşama dayağımızı da yerdik.

Sofralarımız öyle çok zengin olmazdı, ama çok şükür aç da kalmazdık. Hiçbir şeyden eksik kalmadık, ama en önemlisi harika bir eğitim aldık. Zaten az olan harçlıklarımızı kitaplara yatırır, sıramıza her yol devrim, kahrolsun faşizm yazardık. Kuran kursuna da giderdik, tiyatroda Şeyh Bedrettin Destanı’na da…

Sessiz severdik kadınları, utanırdık aşk kelimesinden. Sezen’den şarkılar dinlerken hüzünlenir, Cem Karaca, Zülfü Livaneli, Melike Demirağ ve Selda Bağcan’ın sesi için korsan makara kasetler doldururduk. Onlar ülkeye dönsün isterdik, ama daha Nazım’ın mezarının dönmediğini bilir, bunun için de ayrıca çok üzülürdük.

Gericilik o zaman da vardı; kötüler aynıydı yine ama sayıları çok çok azdı. Adalet diye bir kavram vardı ülkede, kimse verilen kararın doğruluğunu sorgulamazdı. Polisin solcusu vardı mesela, askerin komünisti.

Her yerde fukaralık vardı, ama umutsuzluk hiç yoktu coğrafyada. Herkes yokluk içinde okuturken çocuklarını onların geleceğinin güzel olacağına yürekten inanırdı.

O yokluktan çıktık bizler de ve umut hep vardı yüreğimizde. Cumhuriyet bizi asla yalnız bırakmamıştı eksiklerine ve yanlışlarına rağmen… Hep daha iyisi için uğraşan bir dolu insan vardı topraklarımızda, hain bu kadar çok değildi.

Tezek yakarken sobada, buz gibi suda el yıkarken, dışarıda bir tuvalete otururken eksi yirmi derecede, mutluyduk. Gelecek güzel günlere, biraz da ağabeyimden duymayla devrime inanırdık.

Kısaca, umut dolu yüreklerimizle inandığımız güzel bir gelecek vardı aklımızda… Üstelik tüm inancımıza rağmen bir türlü gelmiyordu… Olsun yine de düşledik biz o günleri, hayalini kurduk dostlarımızla, inandık hakça paylaşacağımız günlere, özgürlüğe, aşka, barışa inandık. Halkımıza inandık, onların Pir Sultan’dan, Mevlana’dan, Yunus’tan, Hacı Bektaş’tan gelen duyarlılığına hep güvendik.

Doğacak güne inanırdık o eski günlerde tüm kalbimizle. Çalışmaya, emeğe, üretime dair konuşurduk.

Şimdilerde birçok insanımız çoktan umudunu kaybetmiş, hepimizin bildiği ve çok özlediği o güzelim geçmişimizdeki değerlerin yok olduğuna şahit olmuştur.

İşte bu nedenle, Cuma akşamı açıklanan “sokağa çıkma yasağı” sonrası sokaklara dökülen halkımızın davranış modelini ele alırken ülkemizde yaşanan büyük değişimi de göz ardı etmemeliyiz.

Bundan 30-40 yıl önce halkımız daha azla yetinmeyi bilir ve en önemlisi çoğunlukla devletine güvenirdi. Özellikle böyle felaket günlerinde birlik olur, kimseyi aç-açık bırakmazdı. En zengininden en fakirine kişilerin davranışlarını insani ve ahlaki değerleri belirlerdi. Çoğunlukla tek tip insanlık ve ahlak anlayışı mevcuttu.

Oysa 1980 ihtilalinin ardından ülkeye hızla enjekte edilen liberal ekonomi ve gerici hareketler tüm toplumsal değerlerimizi alt üst etti. Hızla paraya, mala, mülke, kariyere tapınan nesiller yetiştirildi.

Böylece hırsızlık, arsızlık, namussuzluk gibi hedefe giden her yol mubah sayılmaya başlandı. Eskiden okumuş, namusuyla hayatını kazanan, herkesin saygısını kazanmış, var olanla yetinmeyi bilen, vatansever insanların oluşturduğu bir ekonomik ve ahlaki katman yok edildi. Bu insanlar hızla fakirleştirilirken, çocukları okullar ve medya aracılığıyla değerlerinden uzaklaştırıldı. Onlara çalma, adam öldürme, tecavüz, üçkâğıtçılık normalmiş gibi öğretildi. Okumak, namuslu olmak, dürüst olmak gibi kavramlar enayilik olarak algılanmaya başlandı. Toplum her anlamda parçalara ayrıldı ve düşmanlaştırıldı. Komşuluk ilişkileri, yardımseverlik, paylaşmak gibi meziyetler yok edildi.

Tüm bu kırk yılın sonunda ortaya iki temel insan kitlesi çıktı.

Birinci grup tüm yaşananlara rağmen, ahlaki, insani ve kültürel değerlerini koruyabilen ancak bu nedenle bedel ödemeye devam eden bir kitledir.

İkinci grup ise kendi geleceği ve çıkarları için her şeyi ve herkesi satabilecek, aymaz, bencil, tüm değerlerini yitirmiş bir kitledir.

Artık ülkemizde etnik, mezhepsel, ideolojik nedenlerle yaşanan ayrışmalar önemini çoktan yitirmiştir. Artık geldiğimiz nokta, ahlaki ve insani değerlere sahip olanlarla, olmayanlar arasındaki derin ayrışmanın getirdiği büyük çatışma zeminidir.

Dün de sokağa çıkanlar bu nedenle ikiye ayrılabilir:

İlk grup gerçekten ihtiyaçları için sokağa çıkmıştır. Bu insanlar ahlaki ve insani tüm değerleriyle, diğer gruba karşı güvenini yitirdiğinden kendisi ve ailesini korumak içgüdüsüyle davranmıştır. Bu ilk grup içinde bulunan maddi durumu iyi olanlar ve evinde yeterince malzemesi olanlar dışarı çıkmayı düşünmediler bile… Ancak yine ilk grup içinde olup hayatını günübirlik kazanan ve evinin ihtiyacını günübirlik alabilenler mecburen evindeki eksiklikleri gidermek için dışarı çıktılar.

İkinci grup ise; insani ve ahlaki değerlerini yitirmiş ve bunun yarattığı, doymak bilmez, sınırsız, bencil bir zihin yapısıyla dışarı çıkmıştır. Ekonomik durumundan bağımsız olarak bu kitle, doymak bilmeyen egosunun aç kalması korkusuyla sokaklara dökülmüştür. Onlara tüm marketi verseniz, diğer markete giderek alabileceklerini almak isteğiyle yanıp tutuşacaklardır. Her şeyin sahibi olmak onlar için en önemli konudur. Dün geceye dair eleştirilmesi gerekenler bu yapıdaki ahlaksızlardır.

Aslında binlerce yıllık kültür, sanat, devlet geleneğinden bugünlere gelmiş ülkemizin içinde bulunduğu durum en çok bu açıdan hazindir.

Bu kriz günlerinden ders çıkararak; ideolojilerden, mezheplerden, etnik kimliklerden, bölgecilikten bağımsız olarak iyi ve kötü arasında bir ayırım yapabilirsek bu süreç inanılmaz bir kazanca dönüşebilir. Belki o zaman çok uzun yıllardır beklediğimiz güzellikler tüm ülkemizi kuşatabilir.

Dün yaşanan, insanla insan olmayanın sokağa dökülmesi üzerinden, sosyal medyada yaşanan insan olan ve olmayan arasındaki bir tartışmadır. Dün sokağa çıkanları eleştiren birçok dostumun sorununun bu ikinci grupla olduğunu çok iyi biliyorum.

Evet, koronayla mücadelemizde dün gece çok büyük bir yara aldık ama insan olmak, ahlaki değerler üzerinde yükselebilmek konusunda kararlı olmak zorundayız. Bir gün bu koronada gidecek elbet ama insan olmayan alçaklarla mücadelemiz devam edecek…

Hadi o zaman insanlık için sürdürelim mücadelemizi…

Şimdi evde kalalım, paylaşalım aşımızı ihtiyaç sahibiyle, daha düzgün konuşalım birbirimizle, kavgalı olduklarımızla neden kavgalı olduğumuzu hatırlayalım ve barışmaya çalışalım. İnsanlık olsun dilimizde, yüreğimizde sevgi, zihnimizde ahlak…

Yürüyelim, hainin, hırsızın, namussuzun üstüne… İdeolojileri bırakalım bir kenara ve insan kalmaya devam edelim…

İlk kez gerici davranalım ve 40 yıl öncesinin insani ve ahlaki değerlerine dönelim belki de…