İnsanlığın beka sorunu: Teokrasi

Yiğit Kalcı yazdı

İnsanlığın beka sorunu: Teokrasi

Teokratik yönetimlerin toplumsal yaşamda ve devlet düzeninde yarattığı tahribatın etkilerine önceki yazılarımızda birkaç cümle ile değinmiştik. Batı toplumlarında Skolastik Avrupa örneğinden yola çıkarak dar bir çerçevede ele alınan “Din – Toplum – Devlet” ilişkisi, sosyal bilimlerin çalışma alanı içinde sübjektif analizlere muhatap olan ilk üç konu başlığı arasında yer alır. Sekülerizmin emperyalizm eliyle bertaraf edilmesi sonucu yeniden şekillenen Orta Doğu ülkelerinin içinde bulunduğu durumun kritiğini sağlıklı bir biçimde yapabilmek için Siyaset Bilimi ve Teoloji disiplinlerinin verilerinden istifade etmek, aynı zamanda ‘’Din – Devlet – Toplum’’ ilişkisini zamana ve mekâna bağlı olarak objektif perspektiften ele almak gerekir.

Dinler ve düşünsel öğretiler, insan yaşamının realitesi içinde hatırı sayılır bir role sahiptirler. İnanç yahut inanma arzusu, ilk insandan günümüze kadar uzanan geniş bir zaman diliminde çeşitli şekillerde varlık göstermiştir. Teoloji (İlahiyat) bilimi dahilinde insan ile inanç ilişkisi farklı ekoller tarafından açıklanmış ancak soyut kavramlara hatta kimileri tarafından varsayım olarak ifade edilen tezlere dayanan bu ilişkinin doğuşu noktasında fikir birliğine varılamamıştır. Natüralistler, Materyalistler, Monoteistler, Politeistler ve diğer yaklaşımları temsil eden gruplar arasında günümüzde de devam eden sert bir mücadele vardır. Batılı sosyal bilimciler, teokrasi konusunu ele alırken “Din” ile kastettikleri “Kilise” kurumunun uygulamalarıdır. Türkiye’deki meslektaşlarının (En azından bir bölümünün) özellikle uluslararası literatürden istifade ederken düştükleri en büyük hata, Kilise ile sınırlandırılmış bir kavrama ilişkin açıklamaları referans almak ve hiçbir adaptasyon sürecine dahil etmeden İslam Coğrafyası üzerine yaptıkları çalışmaların merkezine oturtmaktır. Fen bilimleri ile Sosyal bilimleri ayıran en büyük metodolojik fark yok sayıldığı takdirde üretilen tezlerin büyük kısmı eksik hatta isabetsiz olacaktır.

Orta Doğu’nun içinde bulunduğu vahim tablonun başlıca nedeni, her türlü yoruma ve istismara açık olan inanç faktörünün, siyasal ve sosyal alanda güç kazanması hatta belirleyici olması durumudur. İnanç faktörünün kişinin ve toplumun hayatına yön vermesi, insanlığın ortak eseri olan evrensel ahlak ilkelerinin dış dünyaya tatbiki bakımından destekleyici bir unsur olması, tanrısal iradenin yeryüzündeki yansıması olarak izah edilebilir zira insanlığın ortak eseri olan evrensel ahlak ilkelerinin de kökeninde bu iradenin kodları mevcuttur. Buna karşın, doğrudan veya dolaylı biçimde dini referanslarla hareket eden siyasal otoritelerin tanrısal irade ile uzaktan yakından bir ilgisi olmamakla birlikte, inanç kavramının istismar edildiği ortamın hazırlanmasında ve işletilmesinde öncülük eden bu yapılar, insanlık için şer ve zulüm üretme merkezleri haline gelmişlerdir.

İslam Tarihi, Asr-ı Saadet adı verilen dönemin ardından, ilk dört halifenin hüküm sürdüğü Hulefa-i Raşidin dönemi de dahil olmak üzere, dünyevi ve siyasi gayelere din istismarı ile ulaşmak için üretilen fitnelerle ve türlü zulümlerle doludur. Emevilerin (Ümeyyeoğulları) siyaset sahnesinde kaybettikleri otoriteyi Hz. Osman’ın hilafeti döneminde çeşitli entrikalarla tekrar ele geçirmeleri sonucu, günümüze kadar süregelen “Dincilik” kavramının girdiği her coğrafyada kötülükten ve sefaletten başka bir şey getirmediği tartışmasız bir gerçektir. Türkiye’nin jeopolitik konumu ve kültürel kodları, din referanslı istismar araçlarının sıklıkla hayata geçirildiği bir toplum mühendisliği metodu ile karşı karşıya kalmasına yol açmaktadır. Osmanlı İnterlandı olarak adlandırılan coğrafyanın içinde bulunduğu durum, cehalet ve siyasal fanatizm kıskacında kalmış çoğunluklar için ibret tablosu olmaktan ziyade, ilham kaynağı haline gelmektedir. İran İslam Devrimi’nin ve eş zamanlı kabul edilebilecek 12 Eylül Askeri Darbesi’nin arından Türkiye’de varlık gösteren Siyasal İslamcı protest grupların eylemleri, bu konuda verilebilecek en bariz örnektir. Aydınlık ile karanlığın savaşında, fikri hür, vicdanı hür, neye inandığını veya inanmadığını bilen, provoke olmayan, hayatı realistik bir çerçeveden okumayı başarabilen genç nüfusun tesis edilmesi, bir idealden çok, bir beka meselesidir.

En derin saygılarımla.